Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



67. MÜLK SÛRESİ     الملك

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
1-) Tebarekelleziy BiyediHİlMülkü, ve HUve 'alâ külli şey'in Kadiyr;
Mülk (alemi B sırrınca) elinde olan ne yücedir!... O, herşeye Kadiyr’dir.

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُور
2-) Elleziy halekalmevte velhayate liyebluveküm eyyüküm ahsenu 'amela* ve HUvel'AziyzulĞafur;
Amel itibarıyla hanginiz ahsendir (diye) sizi imtihan etmek (kemalatınızı ortaya çıkartmak; cezası olan, bilinir amel haline getirmek) için ölüm’ü ve hayat’ı yaratan O’dur... O, Aziyz’dir, Ğafur’dur.

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقاً مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

3-) Elleziy haleka seb'a Semavatin tıbaka* ma tera fiy halkırRahmani min tefavut* ferci'ılbasare hel tera min futur;

Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur... Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin... Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak... Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?.

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ
4-) Sümmerci'ıl basare kerrateyni yenkalib ileykelbasaru hasien ve huve hasiyr;
Sonra basarı (gözünü, bakışını) iki kerre daha döndür de bak!.. Basar’ın (gözün, bakışın), yorgunluğun en ileri derecesine ulaşmış (aradığını bulamamış), hor-hakir olarak sana inkılab eder (döner).

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُوماً لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ
5-) Ve lekad zeyyennes Semaeddünya Bimesabiyha ve ce'alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a'tedna lehüm 'azâbesse'ıyr;
Andolsun ki Dünya Seması’nı (Bi-) mesabih (kandiller, aydınlatıcılar) ile süsledik... Onları şeytanlar için rücum (recm nesneleri) kıldık (şeytanlar, onlarla taşlanırlar; bertaraf edilirler)... Ve onlar (şeytanlar) için Saiyr (alevli ateş)’in azabını hazırladık.

وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
6-) Ve lilleziyne keferu BiRabbihim 'azâbu cehennem* ve bi'selmasıyr;
Rablerine (B gerçeği ile) kafir olanlar (perdeliler) için cehennem azabı vardır... Ne kötü dönüş yeridir o!.

إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقاً وَهِيَ تَفُورُ
7-) İza ülku fiyha semi'u leha şehiykan ve hiye tefur;
Onun içine atıldıklarında, o kaynayıp feveran ederken, onun hırıltılı teneffüsünü işitirler.

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ
8-) Tekâdu temeyyezu minelğayz* küllema ülkıye fiyha fevcun seelehüm hazenetuha elem yeti'küm neziyr;
Ğayzından (öfkesinden, hiddetinden) neredeyse çatlayacak haldedir... Onun içine herbir fevc (bölük) atıldıkça, hazinleri (muhafızları; onları zabtedenler) onlara: “Size bir neziyr (uyarıcı, Rasûl) gelmedi mi?” diye sorar.

قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ
9-) Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahu min şey'* in entüm illâ fiy dalalin kebiyr;
(Cehennem ehli de) derler ki: “Evet, gerçekten bize bir neziyr geldi de biz yalanladık ve: <Allah hiçbir şey indirmemiştir; siz büyük bir sapkınlık içindesiniz, başka değil> dedik (arınıp hakikatımızı tanımayı reddettik)”.

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ
10-) Ve kalu lev künna nesme'u ev na'kılu ma künna fiy ashabisse'ıyr;
Ve derler ki: “Eğer dinleseydik (işitip anlasaydık) yahut akletseydik, ashab-ı saiyr (alevli ateş halkı) içinde olmazdık”.

فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقاً لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ
11-) Fa'terefu Bizenbihim* fesuhkan liashabisse'ıyr;
(Diye) günahlarını (B sırrınca) itiraf ettiler... (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun ashab-ı saiyr!.

إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
12-) İnnelleziyne yahşevne Rabbehüm Bilğaybi lehüm mağfiretun ve ecrun kebiyr;
Bil-Ğayb (gaybleri olarak) Rablerinden haşyet duyanlara gelince, onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
13-) Ve esirru kavleküm evicheru Bih* inneHU 'Aliymun BiZâtissudur;
Sözünüzü ister gizleyin (içinizde tutun) ister onu (B sırrınca) açık söyleyin (hep birdir)... Muhakkak ki O, sadırların (kalblerin, şuurun) zatı (aynı) olarak (B sırrınca) Aliym’dir.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
14-) Ela ya'lemu men haleka, ve HUvel Latıyful Habiyr;
Yaratan bilmez mi (hiç yarattığını) ?... O, Latiyf’tir, Habiyr’dir.

هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ
ُ15-) HUvelleziy ce'ale lekümül'Arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kûlu min rizkıh* ve ileyHİnnuşur;
O, Arz’ı size boyun eğmiş/muti’ kıldı... Onun omuzlarında/yanlarında yürüyün ve O’nun rızkından yeyin... Nüşur (diriliş, dönüş) O’nadır.

أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ
16-) Eemintüm men fiysSemai en yahsife Bikümül'Arda feiza hiye temur;
Sema’daki’nin sizi (B sırrınca) Arz’a geçirmesinden emin mi oldunuz?... Birden o (Arz) harekete geçip çalkalanmaya başlar (o size itaat edip hizmet eden Arz, helak ve ızdırap mahalliniz oluverir).

أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ
17-) Em emintüm men fiysSemai en yursile 'aleyküm hasiba* feseta'lemune keyfe neziyr;
Yahut Sema’dakinin üzerinize bir hasıb (kasırga, taş yağdıran rüzgar) irsal etmesinden emin mi oldunuz?... Uyarım nasılmış, bileceksiniz (bir gün) !.

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
18-) Ve lekad kezzebelleziyne min kablihim fekeyfe kâne nekiyr;
Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanladı... Benim Nekiyr’im (beni inkar, redd, tanımama; ve onun sonucu cezam) nasıl oldu?.

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ
19-) Evelem yerav ilettayri fevkahüm saffatin ve yakbıdne, ma yumsikühünne illerRahman* inneHU Bikülli şey'in Basıyr;
Fevklerinde saf saf/dizi dizi, kanatlarını açıp (yukarı yükselen) kapayan (aşağı inen) halde kuşları görmediler mi?... Onları (kuşları) Rahmandan başkası tutmuyor... Muhakkak ki O, herşeyi (B sırrınca) Basıyr’dir.

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ
20-) Emmen hazelleziy huve cündün leküm yansurukum min dunirRahman* inilkafirune illâ fiy ğurur;
Yahut Rahman’a karşı size yardım edecek şu sizin ordunuz kimdir (böyle bir ordunuz veya kuvvetiniz mi var) ?... Kafirler (gerçeği reddedenler) ancak bir gurur (aldanış) içindedirler.

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
21-) Emmen hazelleziy yerzükuküm in emseke rizkaHU, bel leccu fiy 'utuvvin ve nufur;
Eğer (Rahman) rızkını tutsa, sizi rızıklandıracak kimdir şu?... Hayır, bir azgınlık (haddi aşma) ve nefret içinde inatla sürdürmektedirler.

أَفَمَن يَمْشِي مُكِبّاً عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّن يَمْشِي سَوِيّاً عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
22-) Efemen yemşiy mükibben 'alâ vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen 'alâ sıratın mustekıym;
Peki, yüzüstü kapanmış (sürünen; a’ma) olduğu halde yürüyen mi daha doğru yoldadır yoksa sırat-ı müstekıym üzerinde dimdik (önünü görerek; hakikat ilmi ile) yürüyen mi?.

قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُون
23-) Kul huvelleziy enşeeküm ve ce'ale lekümüssem'a vel'ebsare vel'ef'idete, kaliylen ma teşkûrun;
De ki: “Sizi inşa eden (mülk aleminde meydana getiren) ve sizin (kendinizi-hakikatınızı tanımanız, bilmeniz) için sem’ (işitme azası-işlevi; hakikatınızı algılama kuvvesi), ebsar (gözler; görme-idrak kuvvesi) ve fuadlar (kalbler) oluşturan O’dur... Ne kadar az şükrediyorsunuz!”.

قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
24-) Kul HUvelleziy zereeküm fiyl'Ardı ve ileyHİ tuhşerun;
De ki: “Sizi, Arz’da yaratıp yayan O’dur... Ve O’na haşrolunacaksınız”.

وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
25-) Ve yekulune meta hazelva'du in küntüm sadikıyn;
Ve derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (tehdidiniz, kıyamet, ba’s, haşr) ne zaman?”.

قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
26-) Kul innemel'ılmu 'ındAllah* ve innema ene neziyrun mübiyn;
De ki: “O ilim Allah indindedir... Ben ancak apaçık bir neziyr’im”.

فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ
27-) Felemma raevhu zulfeten si (y) et vucuhülleziyne keferu ve kıyle hazelleziy küntüm Bihi tedde'un;
Onu (va’dolunanı) yaklaşmış/yakın olduğu halde gördüklerinde, o kafir olanların yüzleri kötü oldu (karardı)... “İşte bu, kendisini (bilfiil B sırrınca) dua edip istediğinizdir” denildi.

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَن مَّعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
28-) Kul eraeytum in ehlekeniyAllahu ve men ma'ıye ev rahımena, femen yüciyrulkafiriyne min 'azâbin eliym;
De ki: “Gördünüz mü (bir düşünün) ?... Eğer Allah beni ve benimle beraber olanları (arınma ilmini, hakiki imanı) helak etse veya bize rahmet etse, kafirleri (gerçeği reddedenleri) elim bir azabtan kim kurtarır?”.

قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
29-) Kul HUverRahmanu amenna Bihi ve 'aleyhi tevekkelna* feseta'lemune men huve fiy dalalin mübiyn;
De ki: “O, Rahman’dır, O’na (B sırrıyla) iman ettik ve O’na tevekkül ettik... Kimin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu yakında bileceksiniz”.

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ
30-) Kul eraeytum in asbeha mauküm ğavren femen ye'tiyküm Bimain me'ıyn;
De ki: “Gördünüz mü (bir düşünün) ?... Eğer suyunuz (yerin dibine) çekilse, size kim (B sırrınca) maiyn (kaynak, gözle görünür akar su) bir su (ilim) getirir? (Allahu Rabbül Alemiyn!).

68.  KALEM SÛRESİ  القلم

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
1-) Nuuun velKalemi ve ma yesturun;
Nun (Evrensel Enerji) !... Kalem’e (Akıl’a) ve satır satır yazdıklarına (kader’e) kasem ederim ki,

مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
2-) Ma ente Binı'meti Rabbike Bimecnun;
Sen, Rabbinin ni’meti ile (o ni’met sayesinde; B sırrınca o ni’met olarak) bir (Bi-) mecnun (deli, aklı örtülmüş) değilsin.

وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ
3-) Ve inne leke leecren ğayre memnun;
Muhakkak ki senin için kesilmeyen bir ecir vardır.

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
4-) Ve inneke le alâ hulukın 'azıym;
Ve muhakkak ki sen aziym bir (ilahi) ahlak üzeresin.

فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ
5-) Fesetubsıru ve yubsırun;
Yakında (vefatla) sen de göreceksin, onlar da görecekler;

بِأَييِّكُمُ الْمَفْتُونُ
6-) Bieyyikümülmeftun;
(Bi-) hanginiz meftun (fitneye tutulmuş, mecnun) dur.

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
7-) İnne Rabbeke HUve a'lemu Bimen dalle 'an sebiyliHİ, ve HUve a'lemu Bilmühtediyn;
Muhakkak ki senin Rabbin, yolundan kimin saptığını (B sırrınca) daha iyi bilir... O, doğru yola/hidayete erenleri de (B sırrı gereği) daha iyi bilir.

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ
8-) Fela tutı'ıl mükezzibiyn;
O halde yalanlayanlara itaat etme!.

وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
9-) Veddu lev tudhinu feyudhinun;
Arzu ettiler ki, sen yumuşak (batıla uzlaşmacı) davranasın da onlar da yumuşak/musamahakar davransınlar.

وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ
10-) Ve la tutı' külle hallafin mehiyn;
Ve itaat etme; çokça yemin eden (Allah’dan ve sünnetullah’tan gafil, yalancı), bayaği-aşağılık (vahdet’i-diyn’i kabulde istidadı zayıf) her kişiye,

هَمَّازٍ مَّشَّاء بِنَمِيمٍ
11-) Hemmazin meşşain Binemiym;
Hammaz (çokça alay eden, ayıplayan), laf taşıyan/koğuculuk yapana (insanların arasını ifsad edene),

مَنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
12-) Menna'ın lilhayri mu'tedin esiym;
Durmadan hayra (İslam’ın yaşanılmasına) engel olan, haddi aşan, günahkara,

عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ
13-) 'utullin ba'de zâlike zeniym;
Kaba (cahil; küfründe katı, taassubu şiddetli), bunlardan sonra (bir de) zeniym (kulağı kesik, şirk-küfür’de işaretli, soysuz) a.

أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ
14-) En kâne zâ malin ve beniyn;
Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (mi itaat edeceksin sanki).

إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
15-) iza tütla aleyhi ayatuNA kale esatıyrul evveliyn;
Ayetlerimiz ona (Velid B. Muğiyre’ye) tilavet edildiğinde: “Evvelkilerin masallarıdır” dedi.

سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ
16-) Senesimuhu 'alelhurtum;
Yakında hortumunun üzerine damgalayacağız onu.

إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ
17-) İnna belevnahüm kema belevna ashabelcenneti, iz aksemu leyasri münneha musbihıyn;
Doğrusu biz onları, o cennet ashabı’nı (bahçe halkını; Darvan Oğulları’nı) belalandırdığımız (imtihan ettiğimiz) gibi belalandırdık... Hani, sabah vaktine girerlerken onu mutlaka kesip devşireceklerine kasem etmişlerdi.

وَلَا يَسْتَثْنُونَ
18-) Ve la yestesnun;
(İnşallah diye) istisna da yapmıyorlardı.

فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ
19-) Fetafe 'aleyha taifun min Rabbike ve hüm naimun;
Onlar uyurlarken, Rabbinden (gelen) bir tavaf edici (etrafını dolaşıcı) onu (o bahçeyi) tavaf etti (etrafını dolaştı; bela onu sardı).

فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ
20-) Feasbehat kessariym;
(O bahçe) sariym gibi oldu (simsiyah kesildi; münbit olmayan kara toprak oldu).

فَتَنَادَوا مُصْبِحِينَ
21-) Fetenadev musbihıyn;
Sabah vaktine girerlerken birbirlerine nida ettiler:

أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَارِمِينَ
22-) Eniğdu 'alâ harsikum in küntüm sarimiyn;
“Eğer kesip devşirecekseniz, ekininize sabah erken gidin” (diye).

فَانطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ
23-) Fentaleku ve hüm yetehafetun;
Aralarında gizlice konuşarak yola koyulup gittiler.

أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ
24-) En la yedhulennehelyevme 'aleyküm miskiyn;
“Sakın bugün hiçbir miskiyn (yoksul) ona (bahçeye) girip yanınıza gelmesin” (diye).

وَغَدَوْا عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ
25-) Ve ğadev 'alâ hardin kadiriyn;
Kasdettikleri (yoksulları) engellemeye (zanlarınca) kadirler oldukları halde sabah erkenden gittiler.

فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ
26-) Felemma raevha kalu inna ledallun;
Vaktaki onu (azab inmiş bahçelerini) gördüklerinde: “Doğrusu biz sapkınlarız (yoldan çıkmışlarız; yanlış yere geldik)” dediler.

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
27-) Bel nahnu mahrumun;
“Hayır, biz mahrumlarız” (dediler).

قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ
28-) Kale evsetuhüm elem ekul leküm levha tüsebbihun;
Onların evsatı (orta yolda-mu’tedil olanı) dedi ki: “Ben size, (Rabbinizi) tesbih (tenzih) etsenize, demedim mi?”.

قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
29-) Kalu subhane Rabbina inna künna zalimiyn;
Dediler ki: “Subhan’dır Rabbimiz!... Muhakkak ki biz zalimler imişiz”.

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ
30-) Feakbele ba'duhüm 'alâ ba'dın yetelavemun;
Ardından birbirlerine ikbal edip (dönüp, yönelip) birbirlerini levmetmeye başladılar.

قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ
31-) Kalu ya veylena inna künna tağıyn;
Dediler ki: “Yazıklar olsun bize!... Doğrusu biz tuğyan (azgınlık, nefsanilik) edenler imişiz”.

عَسَى رَبُّنَا أَن يُبْدِلَنَا خَيْراً مِّنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ
32-) 'asa Rabbuna en yubdilena hayren minha inna ila Rabbina rağıbun;
“Umulur ki Rabbimiz onun yerine bize ondan daha hayırlısını verir... Muhakkak ki biz (artık) Rabbimize rağbet edicileriz”.

كَذَلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
33-) Kezâlikel'azâb* ve le'azâbul'ahıreti ekber* lev kânu ya'lemun;
İşte böylecedir azab!.. (Tevbe nasip olmazsa) Ahiret’in azabı ise elbette ekberdir... Eğer bilselerdi.

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ
34-) İnne lilmüttekıyne 'ınde Rabbihim cennatin na'ıym;
Muhakkak ki muttekıyler için, Rableri indinde Naim cennetleri vardır.

أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ
35-) Efenec'alülmüslimiyne kelmücrimiyn;
Müslimleri, mücrimler gibi kılar mıyız hiç?.

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
36-) Ma leküm keyfe tahkümun;
Ne oluyor size?... Nasıl hüküm veriyorsunuz?.

أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ
37-) Em leküm Kitabun fiyhi tedrusun;
Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan mı ders edip okuyorsunuz?.

إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ
38-) İnne lekum fiyhi lema tehayyerun;
Ki onun içinde beğenip seçtiğiniz herşey (keyfinize göre hükümler) sizindir (Allah’ın yarattığı Sistem ve düzen’e tabi değilsiniz mi?).

أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ
39-) Em leküm eymanun 'aleyna baliğatun ila yevmilkıyameti inne leküm lema tahkümun;
Yoksa sizin bizim üzerimizde “Kendiniz ne hüküm verirseniz, muhakkak sizindir” diye kıyamet gününe kadar ulaşan (sürecek) yeminleriniz mi var?.

سَلْهُم أَيُّهُم بِذَلِكَ زَعِيمٌ
40-) Selhüm eyyuhüm Bizâlike za'ıym;
Sor onlara: Onların hangisi buna (böyle bir şeye B sırrınca) kefildir?.

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِن كَانُوا صَادِقِينَ
41-) Em lehüm şurekâ'u, felye'tu Bişürekâihim in kânu sadikıyn;
Yoksa onların ortakları mı var?... Eğer doğru söyleyenler iseler, getirsinler (Bi-) ortaklarını!.

يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ
42-) Yevme yükşefu 'an sakın ve yud'avne iles sucudi fela yestetıy'un;
Baldırdan açılacağı (herşeyin görüleceği) ve secde’ye davet olunacakları gün, (secdeye) muktedir olamayacaklardır.

خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
43-) Haşi'aten ebsaruhüm terhekuhüm zilletun, ve kad kânu yud'avne ilessucudi ve hüm salimun;
Gözleri huşu’da (dehşetten önlerine eğik), kendilerini de bir zillet kaplamış oldukları halde... Halbuki onlar salimler (sapasağlam; vefattan önce) iken de secde’ye da’vet olunuyorlardı.

فَذَرْنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
44-) Fezerniy ve men yükezzibu Bihazelhadiys* senestedricuhüm min haysü la ya'lemun;
(Rasûlüm) artık beni ve bu hadisi (Kur’an’ı B sırrınca) yalanlayanı (başbaşa) bırak... Onları hiç bilmedikleri taraftan tedrici olarak helake götüreceğiz (istidrac yaparız).

وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ
45-) Ve ümliy lehüm* inne keydiy metiyn;
Mühlet (te) veririm onlara... Muhakkak ki benim tuzağım metiyn’dir (pek sağlamdır; kurtulmak mümkün değil).

أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْراً فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
46-) Em tes'eluhüm ecren fehüm min mağremin müskalun;
Yoksa onlardan bir ecir (karşılık) istiyorsun da (haliyle) onlar borçtan ağır bir yük altına mı girmişler?.

أَمْ عِندَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
47-) Em 'ındehümülğaybu fehüm yektubun;
Yoksa ğayb onların indinde (onlara göre) de, onlar mı yazıyorlar?.

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ
48-) Fasbir lihükmi Rabbike ve la tekûn kesahıbilHut* iz nada ve huve mekzum;
Rabbinin hükmüne sabret (kazasına razı ol) ve Sahib-i Hut (balık sahibi/balığın dostu-arkadaşı; Yunus) gibi olma... Hani O gamla dolu/mahbus olduğu halde nida etmişti.

لَوْلَا أَن تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ
49-) Levla en tedarekehu nı'metun min Rabbihi lenübize Bil'arai ve huve mezmum;
Eğer Ona Rabbinden bir ni’met erişmemiş olsaydı, aşağılanmış halde (B gerçeğince) çıplak araziye atılırdı (kendine terkedilirdi).

فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
50-) Fectebahu Rabbuhu fece'alehu minessalihıyn;
Rabbi Onu ictiba etti (seçti; arındırdı) da Onu salihlerden kıldı.

وَإِن يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ
51-) Ve in yekâdülleziyne keferu leyuzlikuneke Biebsarihim lemma semi'uzZikre ve yekulune innehu lemecnun;
Muhakkak ki o kafir olanlar, Zikri işittiklerinde az kalsın (Bi-) gözleri ile seni devireceklerdi... “Muhakkak ki O, bir mecnundur” diyorlardı.

وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
52-) Ve ma huve illâ zikrun lil'alemiyn;
Halbuki O, alemler için ancak bir Zikir’dir (öğüt, düşündürücü, arındırıcı, hatırlatıcı, idrak ettiricidir).

 
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal