Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



27.    NEML SÛRESİ    النمل
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُّبِينٍ
1-) Taa Siiiyn* tilke ayatul Kur’âni ve Kitabin mübiyn;
Ta, Siyn... İşte bunlar Kur’an’ın ve Kitab-ı Mübiyn’in ayetleridir.
هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
2-) Hüden ve büşra lil mu’miniyn;
Mü’minler için huda (hidayet, rehber) ve büşra (müjde) olarak.
الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
3-) Elleziyne yukıymunes Salate ve yü'tunez Zekate ve hüm Bil ahireti hüm yukınun;
Onlar (o mü’minler) ki, salat (namaz)’ı ikame ederler, zekat’ı verirler ve onlar ahirete de (B manasınca) ikan ederler.
إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ
4-) İnnelleziyne la yu'minune Bil ahireti zeyyenna lehüm a'malehüm fehüm ya'mehun;
Ahirete (B sırrıyla) iman etmeyenlere gelince, onların amellerini kendilerine süsledik; artık onlar kör ve şaşkın bocalar dururlar.
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ
5-) Ülaikelleziyne lehüm suül azâbi ve hüm fiyl ahireti hümül ahserun;
İşte bunlar var ya, azabın kötüsü onlaradır... Ahirette en hüsrana uğrayacak olanlar da onlardır.
وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ
6-) Ve inneke letülakkal Kur’âne min ledün Hakiymin Aliym;
Muhakkak ki sen Kurân’a, Hakiym ve Aliym’in ledünnünden (vasıtasız) telakkı ediliyorsun (nail olunuyorsun).
إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَاراً سَآتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
7-) İz kale Musa li ehlihi inniy anestü nara* seatiyküm minha Bi haberin ev atiyküm Bi şihabin kabesin lealleküm tastalun;
Hani Musa kendi ehline: “Doğrusu ben bir ateş üns ettim (hissettim, algıladım, gördüm)... Ondan (o ateşten) size bir (Bi-) haber getireceğim yahut bir (Bi-) şıhab (parlak ateş), (yani) kabes (ateş koru, şu’le) getiririm, belki ısınırsınız” dedi.
فَلَمَّا جَاءهَا نُودِيَ أَن بُورِكَ مَن فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
8-) Felemma caeha nudiye en burike men fiynnari ve men havleha* ve subhanAllahi Rabbil alemiyn;
 (Musa) ona (ateşe) geldiğinde: “O Nar’ın (ateş’in) içindeki kimse de onun havlinde (havalesinde) olan kimse de mübarek kılınmıştır... Rabb’ül Alemiyn olan Allah Subhan’dır!” diye nida olundu.
يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
9-) Ya Musa inneHU ENAllahul Aziyzül Hakiym;
 “Ya Musa!... Muhakkak ki O, (yani;) Ben, Aziyz, Hakiym olan Allah’ım!”.
وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ
10-) Ve elkı asak* felemma reaha tehtezzü keenneha cannün vella müdbiren ve lem yuakkıb* ya Musa la tehaf inniy la yehafü ledeyYEl murselun;
“Asa’nı at!”... (Musa) onu, sanki cann (ince küçük yılan) gibi titreyip hareket ediyor gördüğünde, geri dönüp (Allah’a) kaçtı ve arkasına bakmadı... (Allah buyurdu): “Ya Musa (artık) korkma!... Muhakkak ki benim katımda/huzurumda mürseliyn korkmaz!”.
إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
11-) İlla men zaleme sümme beddele hüsnen ba'de suin feinnİY Ğafurun Rahıym;
 “Ancak zulmeden müstesna... (Zulmeden) sonra kötülükten sonra iyiliğe tebdil etti ise, muhakkak ki ben Ğafur’um, Rahıym’im”.
وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ
12-) Ve edhıl yedeke fiy ceybike tahruc beydae min ğayri suin fiy tis'ı ayatin ila fir'avne ve kavmih* innehüm kânu kavmen fasikıyn;
“Elini de ceyb’ine (yakana, koynuna; sadrına) dahil et/girdir!... (Eğer elini sinene sokarsan) kötülüksüz, bembeyaz (nur) çıkar... (Ki bu ikisi: asa-el mucizeleri?) fravun ve onun kavmine (onlarla irsal olunduğun) dokuz ayet içindedir!... Muhakkak ki onlar fasık bir kavim oldular”.
فَلَمَّا جَاءتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
13-) Felemma caethüm ayatüna mübsıreten kalu hazâ sıhrun mübiyn;
Ayetlerimiz mubsıra (aydınlatan, ayan eden; idraka getiren) olarak onlara geldiğinde: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُوّاً فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
14-) Ve cehadu Biha vesteykanetha enfüsühüm zulmen ve ulüvva* fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;
Enfüsleri onlara (o ayetlere, o sıfatlara) yakin duyduğu halde zulm ve ulüvv (kibirlilik, büyüklük) ile bile bile (ilmen ve aklen öylece inanmalarına rağmen, birimselliklerine atfederek) onları (B gerçeğince) inkar ettiler... Bir bak, o ifsad edicilerin akibeti nasıl oldu!.
وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْماً وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِّنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ
15-) Ve lekad ateyna Davude ve Süleymane ılma* ve kalel Hamdü Lillahilleziy faddalena alâ kesiyrin min ıbadiHİl mu’miniyn;
Andolsun ki Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik... (O ikisi): “Hamd, (hakikatımız olarak bizden bu ilmi açığa çıkararak) mü’min kullarından pek çoğuna bizi üstün yapan Allah’a aittir” dediler (şükrettiler!).
وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ
16-) Ve verise Süleymanü Davude ve kale ya eyyühenNasu ullimna mentıkattayri ve utina min külli şey'* inne hazâ le hüvel fadlül mübiyn;
Süleyman, Davud’a varis oldu ve dedi ki: “Ey insanlar!... Bize MantıkatTayr (kuş dili; melekut lisanı; evrensel öze ait kuvveler) ta’lim edildi ve (böylece) bize herşey’den (nasip) verildi... Muhakkak ki bu, elbette apaçık fazldır (lutuf, üstünlük)”.
وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
17-) Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuzeun;
Süleyman için cinn’den, ins’den ve tayr (kuş)’dan orduları haşrolundu (toplanıldı, bir araya getirildi, cem’oldu)... Onlar hep beraber-disiplinli-düzenli-mu’tedil bir şekilde (Süleyman tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı.
حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
18-) Hatta iza etev alâ vadin nemli, kalet nemletün ya eyyühen nemlüdhulu mesakineküm* la yahtımenneküm Süleymanü ve cünudühu ve hüm la yeş'urun;
Nihayet karınca vadisi’ne geldikleri vakit, bir karınca: “Ey karıncalar!... Meskenlerinize girin... Süleyman ve Onun orduları farkında olmadıkları halde sizi ezip yok etmesinler” dedi.
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ
19-) Fetebesseme dahıken min kavliha ve kale Rabbi evzı'niy en eşküre nı'metekelletiy en'amte aleyye ve alâ valideyye ve en a'mele salihan terdahu ve edhılniy Bi rahmetiKE fiy ıbadiKEssalihıyn;
Bunun üzerine (Süleyman,) onun (karınca’nın) sözünden dolayı gülerek tebessüm etti ve şöyle dedi: “Rabbim!... Bana ve ana-babama in’am ettiğin nimete şükretmeme, razı olacağın salih amel yapmama (sevk ve idarem elinde olarak) beni muvaffak kıl ve (Bi-) rahmetinle beni salih kullarının içine dahil et”.
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ
20-) Ve tefekkadet tayre fekale maliye le eral hüdhüd* em kâne minel ğaibiyn;
 (Süleyman) tayr’ı (kuşları) inceleyip (gözden geçirip) araştırdı da: “Bana ne oluyor ki Hüdhüd’ü göremiyorum... Yoksa ğaiblerden (algılanan hazırın dışında, yok) mi oldu?” dedi.
لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَدِيداً أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
21-) Le üazzibennehu azâben şediyden ev le ezbehannehu ev leye'tiyenniy Bi sultanin mübiyn;
“(Ya) ona şiddetli bir azab edeceğim yahut onu boğazlayacağım (öldüreceğim);ya da bana sultan-ı mubiyn (apaçık bir kanıt, B sırrınca) getirecek”.
فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ
22-) Femekese ğayre baıydin fekale ehattü Bi ma lem tuhıt Bihi ve ci'tüke min Sebein Bi nebein yakıyn;
Çok kalmadan (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: “Senin ihata etmediğin bir şeyi (B sırrınca) ihata ettim ve sana Sebe’den yakiyn bir (Bi-) haber ile geldim”.
إِنِّي وَجَدتُّ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ
23-) İnniy vecedtümraeten temlikühüm ve utiyet min külli şey’in ve leha arşun azıym;
 “Doğrusu ben, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine herşeyden verilmiş ve aziym bir arşı (saltanat tahtı) olan bir kadın (EMF?) buldum”.
وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ
24-) Vecedtüha ve kavmeha yescüdune liş Şemsi min dunillahi ve zeyyene lehümüşşeytanu a'malehüm fesaddehüm anissebiyli fehüm la yehtedun;
 “Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp Güneş’e secde ediyorlar buldum... Şeytan kendilerine amellerini zinetlendirmiş (süslü göstermiş) de onları (doğru) yoldan alakoymuş... Bu yüzden onlar doğru yolu bulamazlar”.
أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
25-) Ella yescüdu Lillahilleziy yuhricül hab'e fiys Semavati vel Ardı ve ya'lemü ma tuhfune ve ma tu'linun;
(25. Ayet secde ayetidir.) “Semavat’ta ve Arz’da hab’ı (gizlenmiş, örtülmüşü), (ortaya) çıkaran (somutları yapan), gizlediğinizi ve aleni ettiğinizi bilen (fıtraten mutlak teslim halinde olduğumuz) Allah’a secde etmemeleri için”.
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
26-) Allahu la ilahe illâ HUve Rabbul Arşil Azıym;
“Kendinden gayrı vücud olmayan Allah, (o tek) Aziym Arş’ın Rabbidir”.
قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
27-) Kale senenzuru esadakte em künte minel kazibiyn;
 (Süleyman) dedi ki: “Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın?”.
اذْهَب بِّكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ
28-) İzheb Bi kitabiy hazâ feelkıh ileyhim sümme tevelle anhüm fenzur ma zâ yerciun;
“Şu (Bi-) kitabımı götür de onlara ilka et (bırak,at)... Sonra onlardan geri çekil de bak bakalım, ne rücu’ ediyorlar (neye dönüyorlar) ?”.
قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ
29-) Kalet ya eyyühel meleü inniy ulkıye ileyye kitabün keriym;
 (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Ey mele’ (ileri gelenler) !.. Muhakkak ki bana keriym bir kitab ilka edildi (atıldı, konuldu)”.
إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
30-) İnnehu min Süleymane ve innehu BismillahirRahmanirRahıym;
 “Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”.
أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
31-) Ella ta'lu aleyye ve'tuniy müslimiyn;
 “(Kitab’ta söylenen şu:) Bana karşı büyüklük taslamayın-üstünlüğe yeltenmeyin ve müslimler (teslim olmuşlar) olarak bana gelin”.
قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنتُ قَاطِعَةً أَمْراً حَتَّى تَشْهَدُونِ
32-) Kalet ya eyyühel meleü eftuniy fiy emriy* ma küntü katıaten emren hatta teşhedun;
 (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Ey mele’ (ileri gelenler) !... Şu işimde bana fetva verin (görüş/hüküm bildirin)... Siz tanık/hazır olmadıkça bir işi kestirip atmadım”.
قَالُوا نَحْنُ أُوْلُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ
33-) Kalu nahnu ülu kuvvetin ve ülu be'sin şediydin vel emru ileyki fenzuriy mazâ te'muriyn;
Dediler ki: “Biz hem kuvvet sahipleri ve hem de şiddetli harb sahibleriyiz... Emir sana aittir... Artık ne emr (hükm) edeceğine sen bak?”.
قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ
34-) Kalet innel müluke iza dehalu karyeten efseduha ve cealu eızzete ehliha ezilleten, ve kezâlike yefalun;
 (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Muhakkak ki melikler bir karye’ye (şehre, ülkeye) girdikleri vakit, onu ifsad ederler ve onun ehlinin azizlerini zeliller kılarlar... Böylece yaparlar (sünnetleri budur)”.
وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِم بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ
35-) Ve inniy mursiletün ileyhim Bi hediyyetin fenazıretün Bime yarciul murselun;
 “Doğrusu ben onlara bir (Bi-) hediyye irsal edeceğim de bakacağım (hediyeyi götüren) elçiler ne ile geri dönecekler (kabul mü, red mi görecekler) ?”.
فَلَمَّا جَاء سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِّمَّا آتَاكُم بَلْ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ
36-) Felemma cae Süleymane kale etümidduneni Bi mal* fema ataniyAllahu hayrun mimma ataküm* bel entüm Bi hediyyetiküm tefrehun;
 (Hediye getiren elçiler) Süleyman’a geldiğinde (Süleyman) dedi ki: “Bana mı (Bi-) mal ile imdad ediyorsunuz?... Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır... Bilakis (Bi-) hediyyeniz ile siz ferahlar sevinirsiniz”.
ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِّنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ
37-) İrcı’ 'ileyhim felene'tiyennehüm Bi cünudin la kıbele lehüm Biha ve le nuhricennehüm minha ezilleten ve hüm sağırun;
“Geri dön onlara!... Andolsun ki onlara karşı çıkamayacakları (Bi-) ordularla gelirim ve onları oradan zeliller ve küçülmüşler olarak çıkarırım”.
قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye'tiyniy Bi arşiha kable en ye'tuniy müslimiyn;
 (Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!... Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.
قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ
39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;
Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm... Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرّاً عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;
İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”... (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır... Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir... Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir... Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne la yehtedun;
 (Süleyman) dedi ki: “Onun arş (taht) ını ona tanınmaz hale getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?”.
فَلَمَّا جَاءتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;
 (Sebe’ melikesi kadın oraya?) geldiğinde şöyle denildi: “Senin arş (taht) ın işte böyle midir?”... (Melike de) dedi ki: “Sanki o!... Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk”.
وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَافِرِينَ
43-) Ve saddeha ma kânet ta'büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
 (Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu... Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
44-) Kıyle lehedhulis sarh* felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet an sakayha* kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr* kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillahi Rabbil alemiyn;
Ona (o kadına): “Köşke gir” denildi... (Kadın) onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını açtı... (Süleyman) dedi ki: “Muhakkak ki o iyice düzeltilmiş (cilalı), karure’den (şişe, billur cam, sırça) bir köşktür”... (Kadın da) dedi ki: “Rabbim, doğrusu ben nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a teslim oldum (O’nu gayrı bir vücudum asla sözkonusu değil)!”.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ
45-) Ve lekad erselna ila Semude ehahüm Salihan enı'budullahe feizahüm feriykani yahtesımun;
Andolsun ki Semud’a, kardeşleri Salih’i: “Allah’a kulluk edin!” diye irsal ettik... Hemen onlar birbirleriyle hasımlaşan iki fırka oldular.
قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
46-) Kale ya kavmi lime testa'cilune Bisseyyieti kablel haseneti, levla testağfirunAllahe lealleküm turhamun;
 (Salih) dedi ki: “Ey kavmim!.. İyilikten önce (Bi-) kötülüğü niye acele istiyorsunuz?... Merhamet görmeniz/Rahmete ermeniz için Allah’dan mağfiret dileseniz olmaz mı?”.
قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِندَ اللَّهِ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ
47-) Kalüt tayyerna Bike ve Bi men meak* kale tairuküm ındAllahi bel entüm kavmün tüftenun;
Dediler ki: “Sen ve sana tabi olanlar ile (B gerçeğince, sizin yüzünüzden) uğursuzluğa uğradık”... (Salih) dedi ki: “Sizin uğursuzluk kuşunuz Allah indindedir... Hayır, siz imtihan edilen bir kavimsiniz”.
وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
48-) Ve kâne fiyl mediyneti tis'atü rehtın yüfsidune fiyl Ardı ve la yuslihun;
O medine (şehir)’de, Arz’da ifsad çıkaran ve ıslah yapmayan dokuz raht (kişi, cemaat, kuvvet) vardır.
قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ
49-) Kalu tekasemu Billahi le nübeyyitennehu ve ehlehu sümme lenekulenne li veliyyihi ma şehidna mehlike ehlihi ve inna lesadikun;
“Billahi” ile aralarında kasemleşerek dediler ki: “Ona ve onun ehline gece baskını yapalım, sonra da Onun Veliysi’ne: Biz onun ehlinin helakına/helak olduğu yere şahid olmadık ve muhakkak biz doğru söyleyenleriz” deriz.
وَمَكَرُوا مَكْراً وَمَكَرْنَا مَكْراً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
50-) Ve mekeru mekren ve mekerna mekren ve hüm la yeş'urun;
Onlar bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadıkları halde onlara bir tuzak kurduk (ki?).
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ
51-) Fenzur keyfe kâne akıbetü mekrihim enna demmernahüm ve kavmehüm ecmeıyn;
Onların tuzaklarının akibeti nasıl oldu bir bak!.. Çünkü onları da onların kavimlerini de toptan dumura uğrattık.
فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
52-) Fetilke buyutühüm haviyeten Bima zalemu* inne fiy zâlike leayeten likavmin ya'lemun;
İşte zulümleri sebeyile (B gerçeğince) yıkılıp harab olmuş evleri... Muhakkak ki bunda bilen bir kavim için elbette bir ayet (ibret, sıfat) vardır.
وَأَنجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
53-) Ve enceynelleziyne amenu ve kânu yettekun;
İman edenleri ve korunmakta olanları kurtardık.
وَلُوطاً إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ
54-) Ve Lutan iz kale li kavmihi ete'tunel fahışete ve entüm tubsırun;
Ve Lut (u da irsal ettik)... Hani kavmine dedi ki: “Siz göre göre mi o fahişe’ye geliyorsunuz (o hayasızlığı, şirki işliyorsunuz) ?”.
أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
55-) Einneküm lete'tuner ricale şehveten min duninnisa'* bel entüm kavmün techelun;
 “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi geliyorsunuz?... Hayır siz cahillik yapan bir kavimsiniz”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal