Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  7.  A'RÂF SÛRESİ       الاعرا
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
المص
1-) Eliyf, Lâââm, Miiiym, Saaad;
Eliyf, Lâm, Miym, Sad.
كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
2-) Kitabün ünzile ileyke fela yekün fiy sadrike harecün minhü li tünzire Bihi ve zikra lil mu’miniyn;
(O,) sana inzal edilen bir Kitab’tır... Onunla (B sırrınca) uyarman ve mü’minlere öğüt (vermen) /hatırlatman için... Artık sadrında ondan bir sıkıntı olmasın.
اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ
3-) İttebiu ma ünzile ileyküm min Rabbiküm ve la tettebiu min duniHİ evliya'* kaliylen ma tezekkerun;
Rabbinizden size inzal olunana tabi olun... O’ndan gayrı velilere tabi olmayın... Ne kadar da az tezekkür ediyorsunuz!.
وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ
4-) Ve kem min karyetin ehleknaha fecaeha be'süna beyaten ev hüm kailun;
Nice karye’ler (şehir, topluluk; beden, nefs) helak ettik; beyaten (geceleyin) veya onlar kaylule (gündüz uykusu) yaparlarken, azabımız ona (karye’ye) geldi.
فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
5-) Fema kâne da'vahüm iz caehüm be'süna illâ en kalu inna künna zalimiyn;
Azabımız onlara geldiğinde, onların çağırmaları: “Doğrusu biz zalimler imişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.
فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ
6-) Felenes'elennelleziyne ürsile ileyhim velenes'elennel murseliyn;
Andolsun ki, kendilerine (Rasûl) irsal edilenlere (ümmetlere) de soracağız, murseliyn’e (irsal olunan Rasûller’e) de elbette soracağız (zira onlar şahidlerdir?).
فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ
7-) Felenekussanne aleyhim Bi ilmin ve ma künna ğaibiyn;
Ve elbette onlara (Bi-) ilim ile (B sırrınca, olup-biteni) kıssa edeceğiz... Biz gaibler (onlardan öte, olanlardan habersiz) değil idik.
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
8-) Vel veznü yevmeizinil Hakk* femen sekulet mevaziynuhu feülaike hümül müflihun;
O gün vezn (ölçü) Hak’tır... Artık kimin miyzanları (terazileri) ağır gelirse, işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ
9-) Ve men haffet mevaziynuhu feülaikelleziyne hasiru enfüsehüm Bi ma kânu Bi ayatina yazlimun;
Kimin de miyzanları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize (sıfatlarımıza) zulmetmeleri dolayısıyla (B gerçeğince) kendi nefslerini hüsrana uğratanların ta kendileridir.
وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ
10-) Ve lekad mekkennaküm fiyl Ardı ve cealna leküm fiyha meayiş* kaliylen ma teşkürun;
Andolsun ki (biz) sizi Arz’da temkiyn ettik (yerleştirdik) ve sizin için orada meayiş (maişetler, geçimlikler) oluşturduk... Ne kadar az şükrediyorsunuz!.
وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ
11-) Ve lekad halaknaküm sümme savvernaküm sümme kulna lil melaiketiscüdu liAdeme, fesecedu illâ ibliys* lem yekün mines sacidiyn;
(Ey Ademoğlu) andolsun (ki) sizi halkettik (insani manayı takdir ve izhar ettik)... Sonra sizi tasvir ettik (sûretlendirdik)... Sonra melaike’ye (kuvvelere): “Secde edin Adem’e” dedik... İblis (vehim) hariç (hepsi) secde ettiler... (O) secde edenlerden olmadı.
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
12-) Kale ma meneake ella tescüde iz emertük* kale ene hayrun minhu, halakteniy min narin ve halaktehu min tıyn;
Buyurdu: “Sana emrettiğimde seni secde etmekten ne menetti?”... “Ben daha hayırlıyım ondan; beni Nar’dan (manyetik beden?) halkettin, onu tıyn’den (hücresel yapıdan) halkettin” dedi.
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ
13-) Kale fehbıt minha fema yekûnü leke en tetekebbera fiyha fahruc inneke mines sağıriyn;
Buyurdu: “(O halde) in oradan!.. Orada büyüklük taslamak senin için olacak şey değildir... Çık!.. Muhakkak ki sen küçülenlerdensin”.
قَالَ أَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
14-) Kale enzırniy ila yevmi yüb'asun;
“(İnsanların) ba’solacakları güne (vefatlarına) kadar bana mühlet ver” dedi.
قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ
15-) Kale inneke minel münzariyn;
Buyurdu: “Muhakkak ki sen mühlet verilmişlerdensin”.
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ
16-) Kale feBima ağveyteniy leak'udenne lehüm sıratakel müstekıym;
“Beni (B sırrınca) sapıttırmana (mukabil, sebebiyle, onun gereği) yemin ederim ki (Hakkın Zatından gafil?), elbette senin sırat-ı müstakiym’ine onlar için oturacağım (onlara engel olacağım; da vasıl olamiyacaklar)”.
ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
17-) Sümme leatiyennehüm min beyni eydiyhim ve min halfihim ve an eymanihim ve an şemailihim* ve la tecidü ekserehüm şakiriyn;
“Sonra, andolsun ki onlara ön/eller yönlerinden, arka yönlerinden, sağ yönlerinden ve sol yönlerinden geleceğim... Onların ekseriyetini şükredenler bulamayacaksın”.
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ

18-) Kalahruc minha mez'umen medhura* lemen tebiake minhüm leemleenne cehenneme minküm ecmeıyn;

Buyurdu: “Çık oradan, aşağılanmış ve tard edilmiş olarak... Andolsun ki, onlardan kim sana tabi olursa, elbette cehennemi tamamen sizden dolduracağım”.
وَيَا ءَادَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
19-) Ve ya Ademüskün ente ve zevcükel cennete feküla min haysü şi'tüma ve la takreba hazihiş şecerete feteküna minez zalimiyn;
“Ya Adem!... Sen ve eş’in cenneti mesken edinin... İkiniz de istediğiniz yerden yiyin... (Ancak) şu şecere’ye yaklaşmayın... (O zaman) zalimlerden olursunuz”.
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
20-) Fe vesvese lehümeş şeytanu liyübdiye lehüma ma vuriye anhüma min sev'atihima ve kale ma nehaküma Rabbüküma an hazihiş şecereti illâ en teküna melekeyni ev teküna minel halidiyn;
Derken şeytan, SEV’AT’larından (yani cesedlerinden kendilerine örtülüp gizlenen yerleri) ortaya çıkarmak için onlara vesvese verdi... Dedi ki: “Rabbinizin, işte şu şecere’den sizi nehyetmesi, iki melek/veya iki melik olmayasınız yahut ebediler (ölümsüzler) den olmayasınız, diyedir”.
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
21-) Ve kasemehüma inniy leküma le minen nasıhıyn;
Ve onlara: “kesinlikle ben size nasihat edicilerdenim” diye de kasem etti.
فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَد
22-) Fedellahüma Biğurur* felemma zâkaş şecerete bedet lehüma sev'atühüma ve tafika yahsifani aleyhima min verekıl cenneti, ve nadahüma Rabbühüma elem enheküma an tilkümeş şecereti ve ekul leküma inneş şeytane leküma adüvvün mübiyn;
Böylece onları (B sırrınca) aldatarak aşağı sarkıttı... O ikisi, o malum şecere’den TADınca, SEV’ATları (cesedleri, avret yerleri) kendilerine zahir oldu... Cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar... Rableri (akıl) onlara nida etti: “Ben size şu şecereyi nehyetmedim mi; ve ben size demedim mi muhakkak şeytan sizin için apaçık düşmandır?”.
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
23-) Kala Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfir lena ve terhamna lenekûnenne minel hasiriyn;
Dediler ki: “Rabbimiz!... Zulmettik nefsimize... Eğer bizi mağfiret etmez ve bize rahmet etmez isen, muhakkak ki biz hüsrana uğrayanlardan oluruz”.
قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
24-) Kalehbitu ba'duküm li ba'din adüvv* ve leküm fiyl Ardı müstekarrun ve metaun ila hıyn;
Buyurdu: “Bazınız bazınıza düşman olarak inin... Sizin için Arz’da müstakarr (istikrar bulma yeri; karargah) ve belli bir zamana kadar faydalanma, nasip almak vardır”.
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
25-) Kale fiyha tahyevne ve fiyha temutune ve minha tuhrecun;
“Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.
يَابَنِي ءَادَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ ءَايَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
26-) Ya Beniy Ademe kad enzelna aleyküm libasen yüvariy sev'atiküm ve riyşa* ve libasüt takva zâlike hayr* zâlike min ayatillahi leallehüm yezzekkerun;
Ya AdemOğulları... Hakikaten size SEV’AT’ınızı (cesed, avret mahalli) örtecek libas ve süs-zinet olan giysi İNZAL ettik... Takva Libası elbette en hayırlısıdır... İşte bu Allah Ayetlerindendir; ki belki düşünüp öğüt alırlar.
يَابَنِي ءَادَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِي
27-) Ya Beniy Ademe la yeftinennekümüş şeytanu kema ahrece ebeveyküm minel cenneti yenziu anhüma libasehüma li yüriyehüma sev'atihima* innehu yeraküm huve ve kabılühu min haysü la teravnehüm* inna cealneş şeyatıyne evliyae lilleziyne la yu'minun;
Ya AdemOğulları!... Şeytan, sizin ebeveyninizi (baba-ananızı), SEV’AT’larını (cesed, avret mahalli) kendilerine göstermek için libaslarını onlardan soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin (26.ayetteki libas?) !.. Çünkü o ve onun kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler... Biz, şeytanları iman etmeyenler için evliya/dostlar kıldık.
وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا ءَابَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
28-) Ve iza fealu fahışeten kalu vecedna aleyha abaena vAllahu emerena Biha* kul innAllahe la ye'muru Bil fahşa'* etekulune alellahi ma la ta'lemun;
(Onlar) fahişet (hayasızlık, şirk) işlediklerinde: “Babalarımızı da bunun üzerinde bulduk ve Allah da bununla bizi emretti” dediler... De ki: “Kesinlikle Allah (Bi-) fahşa’yı (sünnetullah’a uymayan amelleri) emretmez... Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”.
قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ
29-) Kul emera Rabbiy Bil kıst* ve ekıymu vücuheküm ınde külli mescidin veduhu muhlisıyne lehüddiyn* kema bedeeküm teudun;
De ki: “Rabbim beni Bil-kıst ile (sünnetullah’a göre muamele ile) emretti... Her mescid (secde yeri) indinde vechlerinizi ikame edin (O’na döndürün) ve Diyn’i yalnız O’na has kılan (ihlaslılar) olarak O’na dua edin/yalnızca O’nu çağırın... Sizi (ilk) izhar ettiği (başlangıcınızdaki) gibi, (O’na) döneceksiniz”.
فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

30-) Feriykan heda ve feriykan hakka aleyhimüd dalaletü, innehümüt tehazüş şeyatıyne evliyae min dunillahi ve yahsebune ennehüm mühtedun;

Bir fırka’ya hidayet etti, bir fırka üzerine de dalalet hak oldu... Muhakkak ki onlar Allah’ı bırakıp şeytanları (hakikatleri olan Allah’dan engelleyenleri) dostlar edindiler... Ve sanıyorlar ki kendileri hidayete erenlerdir.
يَابَنِي ءَادَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
31-) Ya Beniy Ademe huzu ziyneteküm ınde külli mescidin ve külu veşrebu ve la tüsrifu* inneHU la yuhıbbul müsrifiyn;
Ya AdemOğulları her mescid (secde yeri) indinde ziynetinizi alın... Yeyin, için, israf etmeyin... Çünkü O, israfedenleri sevmez (vasıfları ile vasıflamaz).
قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ ءَامَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
32-) Kul men harrame ziynetellahilletiy ahrece li ıbadiHİ vettayyibati miner rızk* kul hiye lilleziyne amenu fiyl hayatid dünya halisaten yevmel kıyameti, kezâlike nufassılul ayati li kavmin ya'lemun;
De ki: “Kim haram etti Allah Ziyneti’ni -ki kulları için çıkarmıştır- ve rızkın tayyibatını?”... De ki: “O, dünya hayatında iman edenlerindir, kiyamet gününde ise yalnız (onlarındır; zira amellerinin hasılasıdır)”... Bilen bir kavim için ayetleri işte böyle tafsil ediyoruz.
قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
33-) Kul innema harrame Rabbiyel fevahışe ma zahera minha ve ma betane vel isme vel bağye Bi ğayril hakkı ve en tüşriku Billahi ma lem yünezzil Bihi sültanen ve en tekulu alellahi ma la ta'lemun;
De ki: “Rabbim, ancak fevahiş’i (hayvani dürtü ve davranışları), ondan (fevahiş’den) zahir olanını ve batın olanını, ismi (günahı; vicdanı rahatsız eden ameli; dil vasıtasıyla işlenen günahı), haksız bir şekilde bağy’i (zulmü, saldırmayı), onunla ilgili (B sırrınca) hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a (B gerçeğince) ortak koşmanızı ve Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri konuşmanızı haram kılmıştır”.
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
34-) Ve li külli ümmetin ecel* feiza cae ecelehüm la yeste'hırune saaten ve la yestakdimun;
Her ümmetin bir eceli (ilmi ilahide hükmedilmiş bir kemalatı) vardır... Onların eceli geldiğinde, ne bir saat tehir edebilirler, ne de öne alabilirler.
يَابَنِي ءَادَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ ءَايَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
35-) Ya Beniy Ademe imma ye'tiyenneküm Rusulün minküm yekussune aleyküm ayatİY, femenitteka ve asleha fela havfün aleyhim ve lahüm yahzenun;
Ya AdemOğulları!... Sizden (sizin cinsinizden), ayetlerimi size kıssa eden Rasûller size geldiğinde, (artık) kim ittika eder ve (halini) ıslah eder ise, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar (Akıllarını değerlend.
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
36-) Velleziyne kezzebu Bi ayatina vestekberu anha ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;
Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayanlar ve onlara karşı kibirlenenler (var ya), işte onlar Nar ashabıdır... Onlar orada ebedi kalıcılardır.
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُولَئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُوا أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا
37-) Femen azlemü mimmeniftera alellahi keziben ev kezzebe Bi ayatiHİ, ülaike yenalühüm nasıybuhüm minel Kitab* hatta iza caethüm Rusulüna yeteveffevnehüm kalu eyne ma küntüm ted'une min dunillah* kalu dallu anna ve şehidu alâ enfüsihim ennehüm kânu kafiriyn;
Allah üzerine yalan uydurandan (Allah yanısıra kendini var sanan) yahut O’nun ayetlerini (sıfatlarını B gerçeğince) yalanlayandan daha zalim kimdir?.. İşte onlara Kitab’tan kendi nasipleri nail olur... Nihayet onları vefat ettirmek için Rasûllerimiz (kuvvelerimiz) kendilerine geldiği vakit: “Allah’ın gayrından dua edip çağırdıklarınız (isimlendirip var sandıklarınız) nerede?” dediler... “Bizden kaybolup gittiler” dediler ve (böylece) kafir (Hakk’dan perdeli; genel gaflet üzre) olduklarına dair kendi aleyhlerine şahidlik ettiler.
قَالَ ادْخُلُوا فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فِي النَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ ع
38-) Kaledhulu fiy ümemin kad halet min kabliküm minel cinni vel’insi fiyn nar* küllema dehalet ümmetün leanet uhteha* hatta ized dareku fiyha cemiy’an kalet uhrahüm li ulahüm Rabbena haülai edalluna featihim azaben dı'fen minen nar* kale li küllin dı'fün ve lâkin la ta'lemun;
Buyurdu: “Sizden önce geçmiş cinn’den ve ins’den ümmetler içinde (siz de) Nar’a dahil olun”... Her ümmet (Nar’a) dahil oldukça, kızkardeşine (Nar ehli, nefs ehlidir?.. Ruhani kuvveler oğullar, nefsani kuvveler kızlardır!) la’net etti... Nihayet hepsi orada bir araya gelip birikince, sonrakileri öncekileri için: “Rabbimiz!.. İşte bunlar bizi saptırdılar... Onlara Nar’dan iki kat azab ver” dedi... Buyurdu: “Hepsi için bir katı vardır, fakat siz bilmezsiniz”.
وَقَالَتْ أُولَاهُمْ لِأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
39-) Ve kalet ulahüm li uhrahüm fema kâne leküm aleyna min fadlin fezukul azabe Bi ma küntüm teksibun;
Öncekileri de sonrakilerine: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok... Kazandıklarınızdan dolayı (B sırrınca) tadın azabı!” dedi.
إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ
40-) İnnelleziyne kezzebu Bi ayatina vestekberu anha la tüfettehu lehüm ebvabüs Semai ve la yedhulunel cennete hatta yelicel cemelü fiy semmilhıyat* ve kezâlike neczil mücrimiyn;
Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayıp, onlara karşı kibirlenenlerler (var ya muhakakkak ki) onlara Sema kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar (onlar) cennete dahil olamazlar... Mücrimleri işte böyle cezalandırırız (mücrim olmanın karşılığı budur).
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ
41-) Lehüm min cehenneme mihadün ve min fevkıhim ğavaş* ve kezâlike necziyz zalimiyn;
Onlara cehennem’den bir döşek ve fevklerinden ğavaş (örtüler, perdeler, kılıflar) vardır... Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
وَالَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
42-) Velleziyne amenu ve amilus salihati la nükellifü nefsen illâ vüs'aha* ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun;
İman edip salih amel işleyenlere gelince -ki (biz) hiç bir nefs’i vus’atının (kapasitesinin) üstündeki ile mükellef kılmayız- işte onlar Cennet ashabıdır... Onlar orada ebedi kalıcılardır.
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
43-) Ve neza'na ma fiy sudurihim min ğıllin tecriy min tahtihimül enhar* ve kalül hamdü Lillahilleziy hedana lihaza ve ma künna li nehtediye levla en hedanAllahu, lekad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk* ve nudu en tilkümül cennetü uristümuha Bi ma küntüm ta'melun;
(Biz) onların (cennet ashabının) sadrlarında ğıl’dan (kin, sevgisizlik) ne varsa söküp attık... Onların altlarından nehirler akar... “Bizi, buna hidayet eden Allah’a aittir HAMD (O’nun sıfatları ile oldu bu iş)... Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz buna ulaşamazdık... Andolsun ki Rabbimizin Rasûlleri Bil-Hakk (Hak olarak) gelmiştir” dediler... “İşte size, yaptığınız çalışmalar sebebiyle (B sırrınca) ona mirasçı kılındığınız cennet” diye (onlara) nida edilir.
وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ
44-) Ve nada ashabül cenneti ashaben nari en kad vecedna ma veadena Rabbüna hakkan fehel vecedtüm ma veade Rabbüküm hakka* kalu neam* feezzene müezzinün beynehüm en la'netullahi alez zalimiyn;
Cennet ashabı, Nar ashabına: “Rabbimizin bize va’dettiğini Hak bulduk... (Siz de) Rabbinizin va’dettiğini Hak buldunuz mu?” diye nida ettiler... Onlar da: “Evet” dediler... (Derken) aralarında bir müezzin: “Allah’ın la’neti zalimler üzerinedir” diye ilan eder.
الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ كَافِرُونَ
45-) Elleziyne yesuddune an sebiylillâhi ve yebğuneha ıveca* ve hüm Bil ahireti kafirun;
Onlar ki, Allah yolundan engellerler ve onu eğriltmek isterler... Onlar ahirete de (B sırrınca) kafirlerdir.
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ
46-) Ve beynehüma hıcab* ve alel a'rafi ricalun ya'rifune küllen Bisiymahüm* ve nadev ashabel cenneti en selâmün aleyküm lem yedhuluha ve hüm yatmeun;
Onların ikisi (cennet ve cehennem ashabı) arasında bir hicab vardır... A’raf üzerinde ise (B sırrınca) her birini onların simalarından tanıyan RİCAL (Allah Adamları) vardır... Cennet ashabına: “Selamun aleyküm” diye nida ederler (onları selamete taşırlar)... (Bu Rical) cennete dahil olmamıştır... Onlar (ise) umarlar.
وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاءَ أَصْحَابِ النَّارِ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

47-) Ve iza surifet ebsaruhüm tilkae ashabin nari kalu Rabbena la tec'alna maal kavmiz zalimiyn;

Basarları (görme duyuları, idrakları) Nar ashabı yönüne çevrildiği vakit: “Rabbimiz!.. Bizi zalimler kavmi ile beraber kılma” dediler.
وَنَادَى أَصْحَابُ الْأَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ قَالُوا مَا أَغْنَى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ

48-) Ve nada ashabül a'rafi ricalen ya'rifunehüm Bisiymahüm kalu ma ağna anküm cem'uküm ve ma küntüm testekbirun;

Ashab-ı A’raf, (B sırrınca) simalarından kendilerini tanıdıkları (bazı) rical’e (adamlara) nida ederek şöyle dediler: “Ne cem’inizin/cemaatınızın (ya da toplayıp güvendiğiniz amellerinizin, nesnelerinizin) ne de büyüklenmenizin size hiç bir faydası olmadı!”.
أَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللَّهُ بِرَحْمَةٍ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَا أَنْتُمْ تَحْزَنُونَ
49-) Ehaülailleziyne aksemtüm la yenaluhumullahu Bi rahmetin, üdhulül cennete la havfün aleyküm ve la entüm tahzenun;
“Allah kendilerini (Bi-) rahmete nail etmez, diye yemin ettiğiniz kimseler şunlar mıydı?.. (Oysa onlara): “Dahil olun cennete!.. Size bir korku yoktur... Ve siz mahzun da olmayacaksınız (denilmiş; yani velayet verilmiş?)”.
وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ
50-) Ve nada ashabün nari ashabel cenneti en efıdu aleyna minelmai ev mimma razekakümüllah* kalu innAllahe harramehüma alel kafiriyn;
Nar ashabı, Cennet ashabına: “O Su’dan (ilim) veya Allah’ın sizi rızıklandırdıklarından (takva, cennet halini sağlayan ilahi kuvveler) bizim üzerimize de akıtın” diye nida ettiler... (Cennet ashabı da): “Muhakkak ki Allah o ikisini kafirler üzerine haram kılmıştır” dediler.
الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ نَنْسَاهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَاءَ يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
51-) Elleziynet’tehazu diynehüm lehven ve leiben ve ğarrethümül hayattüd dünya* fel yevme nensahüm kema nesu lıkae yevmihim haza, ve ma kânu Bi ayatina yechadun;
Onlar, dinlerini (selim itikatlarını, sistem’i) bir eğlence ve bir oyun edinmiş, dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerdir... Onlar bu günlerine kavuşacaklarını unuttukları gibi, (onlar) ayetlerimizi (B sırrınca nasıl) bile bile inkar ediyorlardı ise, biz de bu gün onları unuturuz.
وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
52-) Ve lekad ci'nahüm Bi Kitabin fassalnahü alâ ılmin hüden ve rahmeten likavmin yu'minun;
Andolsun ki onlara (onları), iman eden kavme bir rahmet ve bir hidayet rehberi olarak, bir ilim üzere O’nu tafsil ettiğimizi (B sırrınca) “B”ir Kitab (olarak) getirdik.
هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُو

53-) Hel yenzurune illâ te'vıleh* yevme ye'tiy te'viyluhu yekulülleziyne nesuhu min kablü kad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk* fehel lena min şüfeae feyeşfeu lena ev nureddü fena'mele ğayrelleziy künna na'mel* kad hasiru enfüsehüm ve dalle anhüm ma kânu yefterun;

O’nun ancak te’vilini (asıl manasını) bekliyorlar?.. O’nun te’vilinin geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar şöyle derler: “Gerçekten Rabbimizin Rasûlleri (B sırrınca) Hakkı getirmiş... Aceba bizim için şefaatçılardan var mı ki, bize şefaat etsinler; yahut (mümkün mü ki tekrar geri) döndürülelim de (daha önce) yaptıklarımızın gayrını yapalım (yeni ruh beden inşa edelim?)”... (Onlar) gerçekten kendilerini hüsrana uğrattılar ve uydurup durdukları şeyler onlardan uzaklaşıp kayboldu.
إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَم
54-) İnne Rabbekümullahulleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arşi yuğşil leylen nehare yatlubuhu hasiysen veşŞemse velKamera venNücume musahharatin BiemriHİ, ela leHUl halku vel emr* tebarekâllahu Rabbül alemiyn;
Muhakkak Rabbiniz O Allah’dır ki, Semavat ve Arz’ı altı günde halketti, sonra Arş’a istiva etti (Allah’ın istiva ettiği Arş?)... Gündüz’e, hasis (sür’atli, aralıksız) olarak onu talep eden geceyi bürür... Güneş’i, ay’ı, yıldızlar’ı (Bi-) EMRine musahhar (boyun eğdirilmiş halde yaratan O’dur)... Dikkat edin, halk (yaratma) da O’nundur, Emr de... Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!.
ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
55-) Üd'u Rabbeküm tedarruan ve hufyeten, inneHU la yuhıbbul mu'tediyn;
Rabbinize tazarru’ (içten yalvararak, nefsinizde boyun eğerek) ve gizlice (sırren, munacat halinde) dua edin... Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.
وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَةَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ
56-) Ve la tüfsidu fiyl Ardı ba'de ıslahıha ved'uhu havfen ve tame’an, inne rahmetAllahi kariybun minel muhsiniyn;
Islah edildikten sonra Arz’da ifsad yapmayın... Korkarak ve umarak O’na dua edin/O’nu çağırın... Muhakkak ki Allah Rahmeti muhsinlere/muhsinlerden (size) yakındır.
وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَنْزَلْنَا بِهِ الْمَاءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّ
57-) Ve HUvelleziy yursilurRiyaha büşran beyne yedey rahmetiHİ, hatta iza ekallet sehaben sikalen suknahu libeledin meyyitin feenzelna Bihilmae feahrecna Bihi min küllis semerat* kezâlike nuhricül mevta lealleküm tezekkerun;
Rahmetinin önünden rüzgarları (ilahi nefhaları) müjdeci olarak irsal eden O’dur... Nihayet (rüzgarlar) ağır bulutları (sıfatları) yüklenip ref’edince, onu ölü bir beldeye sevk eder, onunla (B sırrınca) su inzal eder ve onunla (B sırrınca) her türlü semereden (meyva; marifet, kemalat) çıkarırız... İşte (biz), ölüleri böyle çıkarırız... Umulur ki tezekkür edersiniz.
وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَالَّذِي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ إِلَّا نَكِدًا كَذَلِكَ نُصَرِّفُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ
58-) Vel beledüt tayyibu yahrucü nebatuhu Bi izni Rabbihi, velleziy habüse la yahrucü illâ nekida* kezâlike nusarrifül ayati likavmin yeşkürun;
Tayyib belde’nin (said, kalb) nebatı (o beldenin) Rabbinin izni ile (Bi-izni RabbiHİ) çıkar... Habis olandan (şaki, nefs) ise, faydasız/fos (nebattan) başkası çıkmaz... İşte böyle, şükreden bir kavim için ayetleri tasrif ediyoruz (evirip çevirip anlatıyoruz).
لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

59-) Lekad erselna Nuhan ila kavmihi fekale ya kavmı'budullahe maleküm min ilahin ğayruHU, inniy ehafü aleyküm azabe yevmin azîym;

Andolsun ki Nuh’u kavmiNE irsal ettik de: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Muhakkak ki ben, sizin üzerinize (inecek) aziym günün azabından korkuyorum” dedi.
قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
60-) Kalel meleü min kavmihi inna lenerake fiy dalalin mübiyn;
Kavminden Mele’ (aynı görüşü paylaşan meclis, geleneksel toplumun ileri gelenleri) dedi ki: “Doğrusu biz seni apaçık dalalet içinde görüyoruz (bugüne kadar duymadığımız, bilmediğimiz şeyler söylüyorsun?)”.
قَالَ يَاقَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلَالَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
61-) Kale ya kavmi leyse Biy dalaletün ve lakinniy Rasûlün min Rabbil alemiyn;
(Nuh) dedi ki: “Ey kavmim!.. Bir dalalet yok (B sırrınca) bende... Fakat ben, Rabbul’Alemiyn’den bir Rasûl’üm”.
أُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَأَنْصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
62-) Übelliğuküm risalati Rabbiy ve ensahu leküm ve a'lemü minAllahi ma la ta'lemun;
“Rabbimin risaletlerini size tebliğ ediyorum... Size nasihat ediyorum (sizi halisleştiriyorum)... Ve ‘Allah’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum”.
أَوَعَجِبْتُمْ أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
63-) Eve acibtüm en caeküm zikrün min Rabbiküm alâ raculin minküm liyünzireküm ve litetteku ve lealleküm turhamun;
“(Şirk halinden, birimsellik özelliklerinden) Korunasınız ve belki rahmete (sıfat tecellisine) eresiniz diye, sizi uyarmak için, sizden bir adam üzerine, rabbinizden bir zikr’in (hatırlatma, öğüt) size gelmesine şaştınız mı?”.
فَكَذَّبُوهُ فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَمِينَ
64-) Fekezzebuhu feenceynahu velleziyne meahu fiyl fülki ve ağraknelleziyne kezzebu Bi ayatina* innehüm kânu kavmen ‘amiyn;
O’nu (Diyn’i) yalanladılar... (Biz de) o’nu ve onunla beraber olanları gemide (şeriatı ile) kurtardık... Ayetlerimizi yalanlayanları ise (su’da?) boğduk... Muhakkak ki onlar a’ma bir kavim idi.
وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ
65-) Ve ila Adin ehahüm Huda* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, efela tettekun;
Ad’a (Ad kavmine) de kardeşleri Hud’u (irsal ettik)... (O da): “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Hala korunmayacakmısınız?” dedi.
قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ وَإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
66-) Kalel meleülleziyne keferu min kavmihî inna lenerake fiy sefahetin ve inna le nezunnüke minel kazibiyn;
(Hud’un) kavminden (Vahdet’ten, Sistem’den) kafir olan Mele’ (o toplumun ileri gelenleri) dedi ki: “Doğrusu biz seni sefahet’te (aptallık, çılgınlık içinde) görüyoruz... Ve biz seni yalancılardan zannediyoruz”.
قَالَ يَاقَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
67-) Kale ya kavmi leyse Biy sefahetün ve lakinniy Rasûlün min Rabbil alemiyn;
(Hud) dedi ki: “Ey kavmim!.. Bir sefahet (akıl hafifliği) yok (B sırrınca) bende... Fakat ben, Rabbul’Alemiyn’den bir Rasûl’üm”.
أُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَأَنَا لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ
68-) Übelliğuküm risalati Rabbiy ve ene leküm nasıhun emiyn;
“Rabbimin risaletlerini size tebliğ ediyorum... Ve ben sizin için emiyn bir nasihat ediciyim”.
أَوَعَجِبْتُمْ أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُوا ءَالَاءَ اللَّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
69-) Eve acibtüm en caeküm zikrun min Rabbiküm alâ racülin minküm li yünzireküm* vezküru iz cealeküm hulefae min ba'di kavmi Nuhın ve zadeküm fiyl halkı bestaten, fezküru alâAllahi lealleküm tüflihun;
“sizi uyarmak için, sizden bir adam üzerine, rabbinizden bir zikr’in (hatırlatma, öğüt) size gelmesine şaştınız mı?... Zikredin (hatırlayın, düşünün) ki (Allah) sizi, Nuh kavminden sonra halifeler kıldı ve sizi, yaratılışta besta (ilmen ve cismen genişlik, derinlik) olarak ziyade etti... Allah nimetlerini (Rabbinizle) zikredin ki felaha eresiniz”.
قَالُوا أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللَّهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ ءَابَاؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
70-) Kalu eci'tena lina'budAllahe vahdeHU ve nezere ma kâne ya'büdü abaüna* fe'tina Bima teıdüna in künte mines sadikıyn;
Dediler ki: “Allah’a O’nun TEKliği ile kulluk edelim, babalarımızın kulluk etmekte olduklarını bırakalım diye mi bize geldin?.. Eğer sadıklardan isen bizi tehdit ettiğini (B sırrınca hadi) bize getir”.
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاءٍ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَءَابَاؤُكُمْ مَا نَزَّلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ
71-) Kale kad vekaa aleyküm min Rabbiküm ricsün ve ğadab* etücadiluneniy fiy esmain semmeytümuha entüm ve abaüküm ma nezzelAllahu Biha min sültan* fentezıru inni meaküm minel müntezırın;
(Hud) dedi ki: “Gerçek ki Rabbinizden, üzerinize bir rics (azab, engellenme) ve gadab (şirk hali) vaki olmuş (zaten?)... (Varolduklarına dair) Allah’ın (B sırrınca) hiç bir kanıt-kuvve inzal etmediği, (sadece) sizin ve babalarınızın taktığı (o isimlerin karşılığı bir varlık sözkonusu olmaksızın bir takım kuru) isimler hakkında benimle tartışıyormusunuz?.. Bekleyin (o halde), ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim”.
فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ
72-) Feenceynahu velleziyne meahu Bi rahmetin minna ve kata'na dabiralleziyne kezzebu Bi ayatina ve ma kânu mu’miniyn;
(Biz de) onu ve onunla beraber olanları, bizden (Bi-) rahmet ile kurtardık... Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayanların ise kökünü kestik... (Onlar) mü’minler olmadılar.
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ ءَايَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذ

73-) Ve ila Semude ehahüm Saliha* kale ya kavmi'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm* hazihi nakatullahi leküm ayeten fezeruha te'kül fiy Ardıllahi ve la temessuha Bi suin feye'huzeküm azabün eliym;

Semud’a da kardeşleri Salih’i (irsal ettik)... (O da): “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Size Rabbinizden bir beyyine (vazıh hüccet, apaçık kanıt) geldi... İşte şu Nakatullah (Allah’ın dişi devesi; mübarek nefs), sizin için bir ayet (mucize) dir... Bırakın onu, Allah’ın Arz’ında yesin (de süt alalım)... (Sakın) ona (B sırrınca) kötülük ile dokunmayın... (Yoksa) sizi eliym bir azab yakalar”dedi.
وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِي الْأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا فَاذْكُرُوا ءَالَاءَ اللَّهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
74-) Vezküru iz cealeküm hulefae min ba'di âdin ve bevveeküm fiyl Ardı tettehızune min sühuliha kusuran ve tenhıtunel cibale buyuta* fezküru alâAllahi ve la ta'sev fiyl Ardı müfsidiyn;
“Hani (düşünün ki Allah) sizi, Ad’dan sonra halifeler kıldı ve sizi Arz’da yerleştirdi... O (Arz’ın) ovalarından kasırlar (köşkler) ediniyor ve dağlarını da evler olarak yontup-oyuyorsunuz... (O halde) Allah ni’metlerini zikredin (tefekkür edin) ve ifsad ediciler olarak Arz’da taşkınlık yapmayın”.
قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ ءَامَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّهِ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ
75-) Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi lilleziynes tud'ıfu limen amene minhüm eta'lemune enne salihan murselün min Rabbih* kalu inna Bi ma ursile Bihi mu'minun;
(Salih’in) kavminden müstekbir olan (kibre sapan) Mele’ (o örfün ileri gelenleri), mustad’af olanlara (ezilen zayıflara), yani kendilerinden iman edenlere: “Salih’in Rabbinden mürsel biri olduğunu biliyormusunuz?” dedi... (Onlar da): “Doğrusu biz onunla (B sırrınca) irsal olunana (B sırrınca) mü’minleriz” dediler.
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا بِالَّذِي ءَامَنْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ
76-) Kalelleziynestekberu inna Billeziy amentüm Bihi kafirun;
O müstekbir olanlar: “Doğrusu biz (de), sizin (B sırrınca) o iman ettiğinize kafirleriz”, dediler.
فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ
77-) Feakarun nakate ve atev an emri Rabbihim ve kalu ya salihu'tina Bi ma teıdüna in künte minel murseliyn;
(Derken) dişi deve’yi boğazladılar, Rablerinin emrine itaattan çıktılar/haddi aştılar ve: “Ya Salih!.. Eğer mürseliyn’den isen bizi tehdit ettiğini (B sırrınca hadi) bize getir” dediler.
فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ
78-) Fe ehazethümür recfetü fe asbehu fiy darihim casimiyn;
(Bunun üzerine; Can çekilince?) onları o racfe (o şiddetli sarsıntı, ölüm) yakaladı... Yurtlarında (kudretsiz) çökekaldılar.
فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَاقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ

79-) Fetevella anhüm va kale ya kavmi lekad eblağtüküm risalete Rabbiy ve nesahtü leküm ve lâkin la tuhıbbunen nasıhıyn;

(Salih de) onlardan yüz çevirdi ve: “Ey kavmim!.. Andolsun ki Rabbimin risaletlerini size tebliğ ettim ve size nasihat ettim; fakat siz nasihat verenleri (rafine edenleri; arındıranları) sevmiyorsunuz” dedi.
وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ

80-) Ve Lutan iz kale li kavmihi ete'tunel fahışete ma sebekaküm Biha min ehadin minel alemiyn;

Ve Lut... Hani kavmine dedi ki: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin (B gerçeğince) yapmadığı o fahişet’i mi yapıyorsunuz?”.
إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

81-) İnneküm lete'tuner Ricale şehveten min dunin nisa'* bel entüm kavmün müsrifun;

“Muhakkak ki siz, kadınlar’ı bırakıp şehvetle rical’e (erkeklere) vasıl oluyorsunuz!.. Hayır siz israf eden bir kavimsiniz”.
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
82-) Ve ma kâne cevabe kavmihi illâ en kalu ahricuhüm min karyetiküm* innehüm ünasün yetetahherun;
Kavminin cevabı ancak: “Çıkarın onları karyeniz (şehriniz)’den... Çünkü onlar çok temizlenen İNSANLARdır” demek oldu.
فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ
83-) Feenceynahu ve ehlehu illemraetehu, kânet minel ğabiriyn;
(Biz de) onu ve onun ehlini kurtardık... Karısı müstesna... (O), kalıp yere geçenlerden oldu.
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ
84-) Ve emtarna aleyhim metara* fenzur keyfe kâne akıbetül mücrimiyn;
Ve onların üzerine bir yağmur yağdırdık ki!... Mücrimlerin akibeti nasıl oldu bir bak!.
وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَأَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بَعْ
85-) Ve ila Medyene ehahüm Şüayba* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm feevfül keyle vel miyzane ve la tebhasünNase eşyaehüm ve la tüfsidu fiyl Ardı ba'de ıslahıha* zâliküm hayrun leküm in küntüm mu’miniyn;
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (irsal ettik)... (O da): “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Size Rabbinizden bir beyyine (vazıh hüccet, apaçık kanıt) geldi... (Artık) ölçmeyi ve tartmayı tam yapın... İnsanların eşyalarını eksiltmeyin/hakkını vermezlik etmeyin... Islahından sonra Arz’da ifsad yapmayın... Eğer mü’minler iseniz böylesi sizin için daha hayırlıdır”.
وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ ءَامَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاذْكُرُوا إِذْ كُنْتُمْ قَلِيلًا فَكَثَّرَكُمْ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
86-) Ve la tak'udu Bi külli sıratın tuıdune ve tesuddune an sebiylillâhi men amene Bihi ve tebğuneha ıveca* vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm venzuru keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;
“Tehdit ederek, O’na (B sırrıyla) iman edenleri Allah yolundan alakoyarak ve o yolun eğriliğini isteyerek (öyle) her (bir) sırat’a oturmayın... Düşünün ki hani siz az idiniz, (O) sizi çoğalttı...Bir bakın nasıl oldu müfsidlerin akibeti!”.
وَإِنْ كَانَ طَائِفَةٌ مِنْكُمْ ءَامَنُوا بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
87-) Ve in kâne taifetün minküm amenu Billeziy ursiltü Bihi ve taifetün lem yu'minu fasbiru hatta yahkümAllahu beynena* ve HUve hayrul hakimiyn;
“Şayet sizden bir taife (B sırrınca) kendisiyle irsal olunduğuma (B sırrıyla) iman etmiş ve bir taife de iman etmemişse, aramızda Allah hükmedinceye kadar sabredin... O, hakiymlerin (hükmedenlerin) en hayırlısıdır”.



قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لَنُخْرِجَنَّكَ يَاشُعَيْبُ وَالَّذِينَ ءَامَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ
88-) Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi lenuhricenneke ya Şuaybü velleziyne amenu meake min karyetina ev leteudünne fiy milletina* kale eve lev künna karihiyn;
(Şuayb’ın) kavminden müstekbir olan (büyüklük güden) Mele’ (o örfün kodamanları): “Ya Şuayb!... Kesinlikle ya seni ve seninle beraber iman edenleri karyemiz (şehrimiz) den çıkaracağız, yahut mutlaka bizim milletimize (örf dinimize) döneceksiniz” dedi... (Şuayb da): “Eğer istemesek de mi (zorla mı) ?” dedi.
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللَّهُ مِنْهَا وَمَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَعُودَ فِيهَا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ رَبُّنَا وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا عَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَ
89-) Kadiftereyna alellahi keziben in udna fiy milletiküm ba'de iz neccanAllahu minha* ve ma yekunü lena en neude fiyha illâ en yeşaAllahu Rabbüna* vesia Rabbüna külle şey'in ılma* alellahi tevekkelna* Rabbeneftah beynena ve beyne kavmina Bil Hakkı ve ente hayrul fatihıyn;
“Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, eğer sizin milletinize (örf dininize, şirkinize) geri dönersek, gerçekten Allah üzerine yalan uydurmuş oluruz... Ona (milletinize, inancınıza) dönmemiz bizim için olacak şey değildir... Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesna... Rabbimiz, ilmen herşeyi kuşatmıştır... Allah’a tevekkül ettik... Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasını Bil-Hakk (Hak olarak) fethet (hükmet; aç);Sen fatiyhler (fethedenler) in en hayırlısısın”.
وَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ
90-) Ve kalel meleülleziyne keferu min kavmihi leinitteba'tüm Şuayben inneküm izen lehasirun;
Kavminden kafir olan Mele’ (ileri gelenler): “Eğer Şuayb’a tabi olursanız, o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz” dedi.
فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ
91-) Feehazethümürrecfetü feasbehu fiy darihim casimiyn;
(Bunun üzerine) onları o racfe (o şiddetli sarsıntı) yakaladı... Yurtlarında diz üstü (kudretsiz) çökekaldılar.
الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِرِينَ
92-) Elleziyne kezzebu Şuayben keen lem yağnev fiyha* elleziyne kezzebu Şuayben kânu hümül hasiriyn;
Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibi (oldular)... Şuayb’ı yalanlayanlar (var ya işte) hüsrana uğrayanlar onlar oldular.
فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَاقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ ءَاسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ
93-) Fetevella anhüm ve kale ya kavmi lekad eblağtüküm risalati Rabbiy ve nesahtü leküm* fekeyfe asa alâ kavmin kafiriyn;
(Bunun üzerine Şuayb) onlardan yüz çevirdi ve: “Ey kavmim!.. Andolsun ki Rabbimin risaletlerini size tebliğ ettim... Ve size nasihat ettim... (Artık) kafir bir kavme nasıl üzülürüm?”.
وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ
94-) Ve ma erselna fiy karyetin min Nebîyyin illâ ehazna ehleha Bil be'sai veddarrai leallehüm yeddarraun;
Biz (hangi) bir karye’de (ülke’de) bir Nebî irsal ettiysek, mutlaka onun ehlini (halkını) sıkıntı/fakirlik/zorluk, hastalık ile (B sırrınca) yakaladık ki, tazarru etsinler (içten yönelsinler).
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتَّى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ ءَابَاءَنَا الضَّرَّاءُ وَالسَّرَّاءُ فَأَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
95-) Sümme beddelna mekanes seyyietil hasenete hatta afev ve kalu kad messe abaened darraü ves serraü feahaznahüm bağteten ve hüm la yeş'urun;
Sonra kötülüğün mekanını iyilik ile tebdil ettik (değiştirdik)... Nihayet (mal, evlad) çoğaldılar ve: “Babalarımıza da hastalık/darlık ve bolluk/saadet dokunmuştur (bizim arınmamız ve ibret almamızla bir ilgisi, hikmeti yok)” dediler... Biz de onları, kendileri farkına varmadan aniden yakaladık.
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى ءَامَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
96-) Velev enne ehlel kura amenu vettekav le fetahna aleyhim berakatin mines Semai vel Ardı ve lâkin kezzebu feehaznahüm Bi ma kânu yeksibun;
Eğer o karyeler (ülkeler, şehirler) ehli (halkı) iman edip ve korunsalardı, elbette onlar üzerine Sema’dan ve Arz’dan bereketler fethederdik (açardık)... Fakat onlar yalanladılar... Biz de onları kazanmakta oldukları ile (B gerçeğince) yakalayıverdik.
أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَائِمُونَ
97-) Efeemine ehlül kura en ye'tiyehüm be'süna beyaten ve hüm naimun;
O karyeler (şehirler) ehli, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden (yana) emin mi oldular?.
أَوَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ
98-) Eve emine ehlül kura en ye'tiyehüm be'süna duhan ve hüm yel'abun;
Yoksa o karyeler ehli, kuşluk vakti oynarlarken azabımızın kendilerine geleceğinden (yana) emin mi oldular?.
أَفَأَمِنُوا مَكْرَ اللَّهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ
99-) Efeeminu mekrAllahi fela ye'menü mekrAllahi illel kavmül hasirun;
(Yoksa) Allah’ın mekri’nden emin mi oldular?.. Hüsrana uğrayan kavimden başkası Allah’ın mekri’nden emin olamaz.
أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِ أَهْلِهَا أَنْ لَوْ نَشَاءُ أَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
100-) Eve lem yehdi lilleziyne yerisunel Arda min ba'di ehliha en lev neşaü esabnahüm Bi zünubihim* ve natbeu alâ kulubihim fehüm la yesmeun;
(O arz’ın) ehlinden sonra Arz’a mirasçı olanlara (hala) şu gerçek belli olmadı mı: Eğer dilesek onların günahları ile (B sırrınca) onlara (musibetler) isabet ettirir, kalbleri üzere (mühür) tab’ederiz de artık onlar işitemezler.
تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَائِهَا وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الْكَافِرِينَ
101-) Tilkel kura nekussu aleyke min enbaiha* ve lekad caethüm Rusulühüm Bil beyyinat* fema kânu li yu'minu Bi ma kezzebu min kabl* kezâlike yatbeullahu alâ kulubil kafiriyn;
İşte o karyeler (şehirler, ülkeler);ki onun haberlerinden sana kıssa ediyoruz (ard arda anlatıyoruz)... Andolsun ki Rasûlleri onlara (B sırrınca) beyyineler (akledebilecekleri açık kanıtlar) ile gelmiştir... (Fakat) önceden yalanladıklarına (Diyn’e, B sırrınca) iman etmediler... İşte Allah, kafirlerin kalblerini böyle tab’eder (mühürler).
وَمَا وَجَدْنَا لِأَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ وَإِنْ وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ
102-) Ve ma vecedna liekserihim min ahd* ve in vecedna ekserehüm lefasikıyn;
Onların ekseriyetinde ahd (e vefa) bulamadık... Onların ekseriyetini fasıklar bulduk (bilinçleri bozulduğu için fıtrattan düştüler).
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَظَلَمُوا بِهَا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
103-) Sümme beasna min ba'dihim Musa Bi ayatina ila fir'avne ve meleihi fezalemu Bi ha* fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;
Sonra, onların ardından Musa’yı (B sırrınca) ayetlerimiz ile Fravun ve onun Mele’sine (aynı fikirdeki ileri gelenlerine) ba’settik/gönderdik... (Fravun ve mele’si ise) onlara (ayetlerimize) zulmettiler... Müfsidlerin akibeti nasıl oldu, bir bak!.
وَقَالَ مُوسَى يَافِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
104-) Ve kale Musa ya fir'avnü inniy Rasûlün min Rabbil alemiyn;
Musa dedi ki: “Ey Fravun!.. Muhakkak ki ben alemlerin Rabbinden bir Rasûlüm”.
حَقِيقٌ عَلَى أَنْ لَا أَقُولَ عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ

105-) Hakıykun alâ en la ekule alellahi illel Hakk* kad ci'tüküm Bi beyyinetin min Rabbiküm feersil meıye beniy israiyl;

“Allah üzerine Hak olmayanı söylememek (Allah hakkında ancak Hak olanı söylemek) benim üzerime hakiki bir borçtur/bir görevdir... Gerçekten ben size Rabbinizden bir (Bi-) beyyine ile geldim... (O halde) İsrailOğullarını benimle beraber irsal et/gönder!”.
قَالَ إِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
106-) Kale in künte ci'te Bi ayetin fe'ti Bi ha in künte mines sadikıyn;
(Fravun): “Eğer bir (Bi-) ayet (mucize) ile geldin ise, hadi (B sırrınca) onu getir; eğer sadıklardan isen” dedi.
فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ
107-) Feelka asahu feiza hiye su'banün mübiyn;
(Bunun üzerine Musa), asa’sını attı/bıraktı (asa’sı ile ortaya çıkıp onlara karşılık verdi), birden o (asa) apaçık bir sü’ban (kocaman ejderha oluverdi).
وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ
108-) Ve nezea yedehu feiza hiye beydaü linnazıriyn;
Ve (Musa) elini çekip çıkardı, birden o (el) bakanlar için bembeyaz (idi).
قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ
109-) Kalel meleü min kavmi fir'avne inne haza lesahırun ‘aliym;
Fravun’un kavminden Mele’ (ileri gelenler): “Muhakkak ki bu aliym bir büyücü” dedi.
يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
110-) Yüriydu en yuhriceküm min Ardıküm* fema zâ te'mürun;
“Sizi Arzınız’dan çıkarmak diliyor”... (Bunun üzerine Fravun sordu): “(O halde siz) ne buyurursunuz?”.
قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَأَرْسِلْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
111-) Kalu ercih ve ehahü ve ersil fiyl medaini haşiriyn;
Dediler ki: “O’nu ve kardeşini geri bırak/alakoy... Medineler’e (şehirlere) de haşrediciler irsal et”.
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ
112-) Ye'tuke Bi külli sahırin ‘alîym;
“Bütün aliym sihirbazları/büyücüleri sana getirsinler”.
وَجَاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ
113-) Ve caes seharetü fir'avne kalu inne lena leecren in künna nahnül ğalibiyn;
O sihirbazlar fravun’a geldi... Dediler ki: “Eğer biz galipler olur isek, muhakkak ki bize bir ecir (mükafat) var, değil mi?”.
قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
114-) Kale neam ve inneküm le minel mukarrebiyn;
(Fravun): “Evet” dedi... “Muhakkak ki siz benim mukarreblerim den olacaksınız”.
قَالُوا يَامُوسَى إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ
11 5-) Kalu ya Musa imma en tulkıye ve imma en nekûne nahnül mulkıyn;
(Sihirbazlar): “Ey Musa!... Ya sen (ilk) atacaksın, ya da (ilk) atanlar biz oluruz” dediler.
قَالَ أَلْقُوا فَلَمَّا أَلْقَوْا سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَاءُوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ
11 6-) Kale elku* felemma elkav seharu a'yunen Nasi vesterhebuhüm ve cau Bi sıhrin azîym;
(Musa): “Siz atın” dedi... (Sihirbazlar) atınca, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar... (Sihirbazlar B sırrınca) aziym bir sihir getirdiler.
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
117-) Ve evhayna ila Musa en elkı asak* feiza hiye telkafü ma ye'fikûn;
Biz de Musa’ya: “Asa’nı at (hünerini göstersin)” diye vahyettik... Bir de ne görsünler, o (asa), onların uydurdukları şeyleri kapıp yutuyor!.
فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
118-) Fevekaal Hakku ve betale ma kânu ya'melun;
İşte böylece Hak vaki’ oldu ve onların yapmakta oldukları batıl olup (boşa gitti).
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ
119-) Feğulibu hünalike venkalebu sağıriyn;
Orada mağlub oldular... Küçülmüşler olarak inkılab ettiler (döndüler).
وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ
120-) Ve ulkıyes seharetü sacidiyn;
Sihirbazlar (ise), sacidiyn (secde edenler) olarak atıldılar (secdeye kapandılar; yakiyn hasıl oldu).
قَالُوا ءَامَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
121-) Kalu amenna Bi Rabbil alemiyn;
Dediler ki: “İman ettik Rabbul’Alemiyn’e”.
رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ
122-) Rabbi Musa ve Harun;
“Musa ve Harun’un Rabbi’ne”.
قَالَ فِرْعَوْنُ ءَامَنْتُمْ بِهِ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَا أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
123-) Kale fir'avnü amentüm Bihi kable en azene leküm* inne hazâ le mekrun mekertümuhu fiyl mediyneti li tuhricu minha ehleha* fesevfe ta'lemun;
Fravun (kendini var zanneden birimsel-nesnel benlik bilinci): “Ben size izin vermeden önce mi O’na (B sırrınca) iman ettiniz?... Muhakkak ki bu bir mekr’dir (tuzak), (öyle ki) onu mediyne’de (şehirde) tezgahlayıp kurdunuz, onun ehlini (nefsani kuvveleri) oradan çıkarmanız için... (Ama) yakında bileceksiniz” dedi.
لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ
124-) Le ukattıanne eydiyeküm ve ercüleküm min hılafin sümme le usallibenneküm ecmeıyn;
“Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim... Sonra da sizin hepinizi toptan asacağım”.
قَالُوا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ
125-) Kalu inna ila Rabbina münkalibun;
(İman eden sihirbazlar da): “Doğrusu biz (zaten) Rabbimize munkalibleriz (dönücüleriz)” dediler.
وَمَا تَنْقِمُ مِنَّا إِلَّا أَنْ ءَامَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءَتْنَا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ
126-) Ve ma tenkımü minna illâ en amenna Bi ayati Rabbina lemma caetna* Rabbena efrığ aleyna sabren ve teveffena müslimiyn;
“Sen, bizden ancak, Rabbimizin ayetlerine (B sırrınca), onlar bize geldiğinde iman ettik diye intikam alıyorsun... Rabbimiz üzerimize sabır boşalt ve bizi müslimler olarak vefat ettir”.
وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَءَالِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءَهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ
127-) Ve kalel meleü min kavmi fir'avne etezeru Musa ve kavmehu li yüfsidu fiyl Ardı ve yezerake ve alihetek* kale senukattilu ebnaehüm ve nestahyiy nisaehüm* ve inna fevkahüm kahirun;
Fravun kavminden mele’ (ileri gelenler): “Musa’yı ve kavmini Arz’da fesadçılık yapsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi bırakıyorsun?” dediler... (Fravun da): “Oğullarını öldürüp, kadınlarını diri bırakacağız... Ve (hem) biz onların fevkınde kahirleriz” dedi.
قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِاللَّهِ وَاصْبِرُوا إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
128-) Kale Musa li kavmihisteıynu Billahi vasbiru* innel Arda Lillah* yurisüha men yeşaü min ıbadiHİ, vel akıbetü lil müttekıyn;
Musa kavmine dedi ki: “(B sırrıyla) Allah’dan (özünüzdeki uluhiyyet hakikatından) yardım isteyin ve sabredin... Muhakkak ki o Arz (Allah’a ait özelliklerin açığa çıktığı o yer) Allah’ındır... Kullarından dilediğine onu miras yapar... Akıbet ise muttekiylerindir”.
قَالُوا أُوذِينَا مِنْ قَبْلِ أَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
129-) Kalu uziyna min kabli en te'tiyena ve min ba'di ma ci'tena* kale asa Rabbüküm en yühlike adüvveküm ve yestahlifeküm fiyl Ardı feyenzure keyfe ta'melun;
(Musa’nın kavmi) dediler ki: “Senin bize gelişinden önce de eziyet edildik, gelişinden sonra da”... (Musa) dedi ki: “Umulur ki Rabbiniz, düşmanınızı helak eder ve (onların yerine) Arz’da sizi halifeler kılar da nasıl amel edeceğinize bakar”.
وَلَقَدْ أَخَذْنَا ءَالَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
130-) Ve lekad ehazna ale fir'avne Bissiniyne ve naksın mines semerati leallehüm yezzekkerun;
Andolsun ki Al-u Fravun’u, belki tezekkür ederler diye senelerle (kuraklık yılları ile) ve semerattan (meyva ve ürünlerden) noksanlaştırma ile (B sırrınca) yakaladık.
فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَذِهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
131-) Feiza caethümül hasenetü kalu lena hazih* ve in tusıbhüm seyyietün yettayyeru Bi Musa ve men meahu, elâ innema tairuhüm ındAllahi ve lâkinne ekserehüm la ya'lemun;
Onlara bir hasene geldiğinde: “Bu bizimdir” dediler... Eğer onlara bir kötülük isabet eder ise, (Bi-) Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna yorarlar... Dikkat edin, onların uğursuzluğu/uğursuzluk kuşu ancak Allah indindedir... Fakat onların ekseriyeti bilmezler.
وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِنْ ءَايَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
132-) Ve kalu mehma te'tina Bihi min ayetin li tesharena Biha, fema nahnü leke Bi mu’miniyn;
Ve dediler ki: “Onunla bizi büyülemek için (B sırrınca) her ne ayet (mucize) getirirsen getir, biz sana (Bi-) mü’minler değiliz”.
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ ءَايَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ
133-) Feerselna aleyhimüt tufane vel cerade vel kummele veddafadia veddeme ayatin mufassalatin festekberu ve kânu kavmen mücrimiyn;
Biz de onların üzerine mufassal ayetler olarak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan irsal ettik... (Yine de) kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَامُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ
134-) Ve lemma vekaa aleyhimürriczü kalu ya Mused'u lena Rabbeke Bi ma ahide ındek* lein keşefte annerricze lenu'minenne leke ve le nursilenne meake beniy israiyl;
Üzerlerine bu azab vaki olunca: “Ey Musa!... (B sırrınca) senin indindeki ahdi ile bizim için Rabbine dua et... Şayet bu azabı bizden keşfeder isen, muhakkak ki sana iman edeceğiz ve mutlaka İsrailOğullarını seninle beraber irsal edeceğiz” dediler.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
135-) Felemma keşefna anhümürricze ila ecelin hüm baliğuhu iza hüm yenküsun;
Ona ulaşacakları (bitecek) bir ecel’e kadar onlardan bu azabı keşfettiğimizde, bir de bakarsın ki onlar ahidlerini bozuyorlar.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ
136-) Fentekamna minhüm feağraknahüm fiyl yemmi Bi ennehüm kezzebu Bi ayatina ve kânu anha ğafiliyn;
(Biz de bu sebeple) onlardan intikam aldık ve onları yemm’de (deniz’de) boğduk, ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyla.
وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَ
137-) Ve evresnel kavmelleziyne kânu yüstad'afune meşarikal’Ardı ve meğaribehelletiy barekna fıyha* ve temmet kelimetü Rabbikel husna alâ beniy israiyle Bi ma saberu* ve demmerna ma kâne yasneu fir'avnü ve kavmühu ve ma kânu ya'rişun;
Hor görülüp zaafa uğratılagelmiş kavmi, içinde bereketler oluşturduğumuz Arz’ın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık... Rabbinin İsrailOğullarına olan o en güzel kelimesi, (onların) sabretmeleri dolayısıyla (B sırrınca) tamamlandı... Fravun ve kavminin (sanayi, san’at cinsinden) yapageldikleri şeyleri ve dikip yükselttikleri nesneleri dumura uğrattık (yerle bir ettik).
وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْا عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَهُمْ قَالُوا يَامُوسَى اجْعَلْ لَنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ ءَالِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
138-) Ve cavezna Bi beniy israiylel bahre feetev alâ kavmin ya'küfune alâ asnamin lehüm* kalu ya Musec'al lena ilahen kema lehüm aliheh* kale inneküm kavmün techelun;
İsrailOğullarına (B sırrınca) deniz’i geçirttik/atlattık... Kendilerine ait putlara ibadete kapanmış bir kavim üzerine vardılar... Dediler ki: “Ey Musa!... Onların sahip olduğu (özel) ilahlar gibi bizim için bir ilah oluştur”... (Musa) dedi ki: “Muhakkak ki siz cahillik eden bir kavimsiniz”.
إِنَّ هَؤُلَاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
139-) İnne haülai mütebberun mahüm fiyhi ve batılün ma kânu ya'melun;
“Muhakkak ki onların içinde bulundukları çöküp helak olmuştur... Ve yapıyor oldukları da batıldır”.
قَالَ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ
140-) Kale eğayrAllahi ebğıyküm ilâhen ve HUve faddaleküm alel alemiyn;
“O sizi alemlere üstün kılmışken, sizin için Allah’dan gayrı bir ilah mı arayayım” da dedi.
وَإِذْ أَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ ءَالِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ
141-) Ve iz enceynaküm min ali fir'avne yesumuneküm suel azab* yükattilune ebnaeküm ve yestahyune nisaeküm* ve fiy zâliküm belaün min Rabbiküm azîym;
Hani (şunu da hatırlayın) sizi Al-u Fravun’dan kurtarmıştık... (Hani onlar) azabın (engellemenin) en kötüsünü size (devamlı) tattırıyorlardı; (akıl,...gibi) erkek çocuklarınızı öldürüyorlar, (duygular, vehim,.. gibi) kadınlarınızı diri bırakıyorlardı... İşte bunda (kurtulmanızda) sizin için, Rabbiniz tarafından aziym bir bela (büyük imtihan) vardı.
وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلَاثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسَى لِأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ
142-) Ve vaadna Musa selasiyne leyleten ve etmemnaha Bi aşrin fetemme miykatü Rabbihi erbeıyne leyleten, ve kale Musa liehıyhi Harunahlüfniy fiy kavmiy ve aslıh ve la tettebı' sebiylel müfsidiyn;
Musa’ya Otuz Gece’yi (perdelerin kalkmasını) va’dettik... Ve onu (B sırrınca) on ile tamamladık; böylece (Musa’nın) Rabbinin mi’kat’ı (tayin ettiği süreç) Kırk Gece’ye tamamlandı... Musa, kardeşi Harun’a: “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et ve ifsadcıların yoluna tabi olma!”, dedi.



وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ م
143-) Ve lemma cae Musa limiykatina ve kellemehu Rabbuhu, kale Rabbi eriniy enzur ileyKE, kale len teraNİY ve lakininzur ilelcebeli feinistekarre mekanehu fesevfe teraNİY* felemma tecella Rabbuhu lilcebeli cealehu dekken ve harra Musa saıka* felemma efaka kale subhaneKE tübtü ileyKE ve ene evvelül mu’miniyn;
Musa, miykatımız’a (tayin ettiğimiz vakt’e, yer’e) geldiğinde ve Rabbi de ona konuşunca, (şöyle) dedi: “Rabbim rü’yet ettir/göster bana (kendini), nazar edeyim sana!”... (Rabbi) buyurdu: “Beni, asla göremeyeceksin!.. Fakat şu dağa (teşbih dağı) nazar et... Şayet o (dağ) mekanında istikrar eder ise, beni göreceksin!”... (Musa’nın) Rabbi dağa tecelli edince, onu darmadağın-dümdüz (yok) etti... Musa da baygın (şuursuz; varlıksız) olarak düştü... (Musa fena’dan sonra) ayılınca: “Subhansın sen (Seni tenzih ederim) !.. Sana tevbe (rücu’) ettim (senin gayrın vücud yok)... Ve ben mü’minlerin ilkiyim” dedi.
قَالَ يَامُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا ءَاتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ
144-) Kale ya Musa innistafeytüke alenNasi Bi risalatiy ve Bi kelamiy* fehuz ma ateytüke ve kün mineş şakiriyn;
Buyurdu ki: “Ya Musa!... Muhakkak ki Ben seni, (Bi-) risaletlerimle (ilahi hükümlerin tebliği ile) ve (Bi-) kelamım (konuşmam; manalara vukufun) ile insanlar üzerine ıstıfa ettim (seçtim)... Al, sana verdiğimi ve ol şükredenlerden!”.
وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْأَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِأَحْسَنِهَا سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ
145-) Ve ketebna lehu fiyl’elvahı min külli şey’in mev’izaten ve tafsıylen li külli şey'in, fehuzha Bi kuvvetin ve'mür kavmeke ye'huzu Bi ahseniha* seüriyküm darel fasikıyn;
Ve biz Musa için levhalar’da mev’ize (ibrete şayan, idraka vesile) ve her şey için tafsile dair (yaşamın gerçeğine ait) ne varsa hepsinden yazdık... “Bunları (Bi-) kuvvetle tut ve kavmine, bunları en güzel şekilde (himmetle, B sırrınca) tutmalarını emret... (Bu levhalara sarılmayan) fasıkların yurdunu göstereceğim size”.
سَأَصْرِفُ عَنْ ءَايَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ ءَايَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا ذَلِكَ ب
146-) Seasrifü an ayatiyellezine yetekebberune fiyl Ardı Bi ğayril Hakk* ve in yerav külle ayetin la yu'minu Biha* ve in yerav sebiyler rüşdi la yettehızuhu sebiyla* ve in yerav sebiylel ğayyi yettehızuhu sebiyla* zâlike Bi ennehüm kezzebu Bi ayatina ve kânu anha ğafiliyn;
Bi-gayri Hak (Hakkın gayrı olarak) Arz’da büyüklenenleri, ayetlerimdem (sıfatlarımdan) uzak tutacağım... Şayet (onlar) her ayeti görseler, onlara (B sırrıyla) iman etmezler... Rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler... Ğay (azgınlık, sapma) yolunu görseler, onu yol edinirler... Bu, onların ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlamaları ve onlardan gafiller olmaları dolayısıyladır.
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الْآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
147-) Velleziyne kezzebu Bi ayatiNA ve Lıkail Ahireti habitat a'malühüm* hel yüczevne illâ ma kânu ya'melun;
(B sırrınca) ayetlerimizi ve ahiret lika’sını (ahiret kavuşmasını; ahiretin varlıklarında açığa çıktığını yaşamayı) yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir... (Onlar) ancak yapmakta oldukları ile (B sırrınca) cezalanmıyorlar mı?.
وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ
148-) Vettehaze kavmü Musa min ba'dihi min huliyyihim ıclen ceseden lehu huvar* elem yerav ennehu la yükellimühüm ve la yehdiyhim sebiyla* ittehazuhu ve kânu zalimiyn;
Musa’nın kavmi, ondan sonra (yani: Musa’nın Tur’a çıkışından sonra), kendilerinin (bedensel) süs eşyalarından meydana gelen, (buzağı gibi) böğürebilen İCLEN CESEDEN (buzağı cesedi) edindiler (yani bir buzağı edindiler ki ondan maksad böğürebilen bir CESEDdir; cesed kişi, hayvani bilinç)... Görmediler mi ki o (cesed) onlarla ne kelam edebiliyor ne de bir yola hidayet edebiliyor (bütün bunlar insani ruhun özellikleri) ?.. Onu (ilah) edindiler (bedensel bilincin hükmüne girdiler, sırf o oldular) ve zalimler oldular (nefslerine zulmettiler).
وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
149-) Ve lemma sükıta fiy eydiyhim ve raev ennehüm kad dallu, kalu lein lem yerhamna Rabbuna ve yağfir lena lenekûnenne minel hasiriyn;
Vaktaki (nedametlerinden başları) ellerinin içine düşürüldü (düşündüler) ve gördüler ki kendileri gerçekten sapmışlar: “Yemin olsun ki, eğer Rabbimiz bize rahmet etmez ve bizi mağfiret etmez ise, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُ
150-) Ve lemma racea Musa ila kavmihi ğadbane esifen, kale bi'sema haleftümuniy min ba'diy, eaciltüm emre Rabbiküm* ve elkal’elvaha ve ehaze Bi re'si ehıyhi yecurruhu ileyh* kalebne ümme innel kavmestad'afuniy ve kâdu yaktüluneniy* fela tüşmit Biyel a'dae ve la tec'alniy maal kavmiz zalimiyn;
Musa kavmine gadaplı ve üzgün olarak döndüğünde dedi ki: “Benden sonra, bana ne kötü halef oldunuz (arkamdan ne kötü işler yaptınız) !.. Rabbinizin emrini acele ettiniz (bir an önce gelmesini istediniz, bekleyemediniz) mi?”... (Derken) Levhaları ilka etti (attı) ve kardeşinin başını (B sırrınca) tuttu, onu kendine çekiyor (du)... (Harun) dedi ki: “Anamın oğlu!.. Muhakkak ki bu kavim beni zayıf-güçsüz buldu ve nerede ise beni öldüreceklerdi... (B sırrınca) bana düşmanları güldürme/sevindirme ve beni şu zalimler kavmi ile bir tutma”.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِأَخِي وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
151-) Kale Rabbığfirliy ve liehıy ve edhılna fiy rahmetiKE, ve ENTE Erhamür Rahîymiyn;
(Musa) dedi ki: “Rabbim!.. Beni de kardeşimi de mağfiret et (setr et) ve bizi rahmetine (sıfat makamına) dahil et... Sen, ErhamurRahımiyn (Rahiymlerin en Rahiymi)’sin”.
إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ
152-) İnnelleziynet tehazül ıcle seyenalühüm ğadabün min Rabbihim ve zilletün fiyl hayatid dünya* ve kezâlike neczil müfteriyn;
Muhakkak ki buzağıyı (ilah) edinenlere Rablerinden bir gadap ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır... İftiracıları böyle cezalandırırız biz.
وَالَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَءَامَنُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
153-) Velleziyne amilüs seyyiati sümme tabu min ba'diha ve amenu* inne Rabbeke min ba'diha le Ğafurun Rahîym;
(Fakat) o kimseler (de var) ki, kötülükler işlediler, sonra onun ardından tevbe yaptılar ve iman ettiler... Muhakkak ki senin Rabbin ondan (tevbe ve imandan) sonra elbette Ğafur’dur, Rahıym’dir.
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
154-) Ve lemma sekete am Musel ğadabü ahazel elvah* ve fiy nüshatiha hüden ve rahmetün lilleziyne hüm liRabbihim yerhebun;
Gadap, Musa’dan sükut edince, (Musa) levhaları (tekrar) aldı... Onların nüshasının (yazı sûretinin; Musa’ya inzal olunanın) içinde, Rablerinden korkanlar için huda (klavuz, hidayet) ve rahmet vardır.
وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَا فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا إِنْ هِيَ إِلَّا فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاء
155-) Vahtâre Musa kavmehu seb'ıyne racülen limiykatiNA* felemma ehazethümür recfetü kale Rabbi lev şi'te ehlektehüm min kablü ve iyyaye, etühliküna Bi ma feales süfehaü minna* in hiye illâ fitnetüKE, tudıllü Biha men teşaü ve tehdiy men teşa'* ENTE Veliyyüna fağfir lena verhamna ve ENTE hayrul Ğafiriyn;
Musa, miykatımız için kavminden yetmiş adam seçti... Ne zaman ki racfe (şiddetli sarsıntı; tecelli?) onları (ın bedenlerini) yakaladı, (Musa şöyle) dedi: “Rabbim... Eğer dileseydin (perdelilikten dolayı) onları da beni de daha önce helak ederdin... Bizden süfeha’nın (anlayışı kıtların) yaptığı dolayısıyla, (B gerçeğince) bizi helak mı edeceksin?... (Zaten) o ancak senin bir fitnendir; kimi dilersen onunla (B sırrınca) saptırır ve kimi dilersen hidayet edersin... Sen Veliy’mizsin; (o halde) bizi mağfiret et ve bize rahmet kıl... Sen Ğaafir’lerin (mağfiret edenlerin) en hayırlısısın”.
وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُ
156-) Vektüb lena fiy hazihid dünya haseneten ve fiyl ahireti inna hüdna ileyKE, kale azabiy usıybu Bihi men eşa'* ve rahmetiy vesiat külle şey'* feseektübüha lilleziyne yettekune ve yü'tunez Zekate velleziyne hüm Bi ayatina yu'minun;
“Bize hem şu dünyada hasene (ölüm ötesinde de geçerliliği olan iyilik; arınma, yakin, ihsan hali) yaz hem ahirette... Doğrusu biz sana yöneldik”... Buyurdu ki: “Kimi dilersem azabımı (bana düşkünlüğü) ona (B sırrınca) isabet ettiririm... Rahmetim herşeyi kuşatıcı genişliktedir... Onu, bilfiil korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize (B sırrıyla) iman edenlere yazacağım”.
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِث
157-) Elleziyne yettebiuner Rasûlen Nebîyyel Ümmiyyelleziy yecidunehu mektuben ındehüm fitTevrati vel’ İnciyl* ye'müruhüm Bil ma'rufi ve yenhahüm anil münkeri ve yuhıllu lehümüt tayyibati ve yüharrimü aleyhimül habaise ve yedau anhüm ısrahüm vel ağlalelletiy kânet aleyhim* felleziyne amenu Bihi ve azzeruhu ve nasaruhu vettebeunNuralleziy ünzile maahu, ülaike hümül mülflihun;
Onlar ki nezdlerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulacakları O Rasûl’e, (yani) Ümmiy Nebî’ye tabi olurlar... (İşte O Ümmiy Nebî Rasûl) onlara marufu (B sırrınca) emreder ve onları münkerden nehyeder; onlara tayyibatı (her halde temiz, hiç haram olma gereği, helal olmasının sınırı yok; hakikat ilmi, ma’rifetler) helal, habisleri (murdar; şirk düşüncesi) haram kılar; onlardan ağırlıklarını (beden kayıtlarını) ve üzerlerindeki zincirleri (şartlanmaları, bağımlılıkları) kaldırır... İşte Ona (B sırrıyla) iman eden, Ona saygı gösteren (destekleyen), Ona yardım eden ve Onunla birlikte inzal olunan (Muhammedi) Nur’a tabi olanlar var ya, işte onlardır felaha erenlerin ta kendileri.
قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَات
158-) Kul ya eyyühenNasü inniy Rasûlullahi ileyküm cemiy’anilleziy leHU mülküs Semavati vel Ard* la ilahe illâ HUve yuhyiy ve yümiyt* fe aminu Billahi ve Rasûlihin Nebîyyil Ümmiyyilleziy yu'minu Billahi ve kelimatiHİ vettebiuhu lealleküm tehtedun;
De ki: “Ey insanlar!.. Muhakkak ki ben sizin tümünüze Allah Rasûlü’yüm... (O Allah) ki, Semaların ve Arz’ın mülkü O’nundur... İlah (vücud, müessir) yoktur O’ndan ğayrı... (O) diriltir, (O) öldürür... O halde iman edin (B sırrıyla) Allah’a ve Ümmiy Nebî olan O Rasûl’e -ki O (B sırrıyla) Allah’a ve O’nun Kelimeleri’ne iman eder- ve O’na tabi olun ki (Şuhud-i Zat’a) hidayet olunasınız”.
وَمِنْ قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
159-) Ve min kavmi Musa ümmetün yehdune Bil Hakkı ve Bihi ya'dilun;
Musa kavminden (tevhid ehli) bir ümmet bulunur ki Bil-Hakkı (B sırrınca Hak olarak) hidayet ederler ve Bi-Hİ (B sırrınca Onunla/O olarak) adil olurlar (hakkını verirler).
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْ
160-) Ve katta'na hümüsnetey aşrete esbatan ümema* ve evhayna ila Musa izisteskahü kavmühu enıdrib Bi asakel hacer* fenbeceset minhüsneta aşrete ayna* kad alime küllü ünasin meşrabehüm* ve zallelna aleyhimül ğamame ve enzelna aleyhimül menne vesselva* külu min tayyibati ma razaknaküm* ve ma zalemuna ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun;
Biz onları (İsrailOğullarını) on iki toruna (nükeba), (yani on iki) ümmetlere ayırdık... Kavmi ondan (Musa’dan) su istediklerinde Musa’ya: “Asanı (B sırrınca) taşa vur” diye vahyettik... Ondan (taştan, beyinden?) on iki kaynak fışkırdı... Her insan topluluğu kendi meşrebini (içeceği yeri) hakikaten bildi... Onları bulutla (rahmetimizle) gölgeledik/bulutu üzerlerine gölge yaptık ve üzerlerine Menn (kudret helvası) ve Selva (bıldırcın kuşu) inzal ettik... (Dedik): “Sizi rızıklandırdığımız tayyibattan (fıtratınızdaki rızıktan) yiyin”... Onlar bize zulmetmediler, lakin nefslerine/kendilerine zulmetmekteydiler.
وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هَذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ
161-) Ve iz kıyle lehümüskünu hazihil karyete ve külu minha haysü şi'tüm ve kulu hıttatün vedhulül babe sücceden nağfir leküm hatıy'atiküm* seneziydül muhsiniyn;
Hani onlara: “Şu karye’de (şehirde; ruh boyutunda) iskan edin... Ondan istediğiniz yerden (ruhani gıdalar) yiyin... ‘Hıttah= mağfiret et’, deyin ve kapısından secde ederek girin ki hatalarınızı (beşeri birimsellik özelliklerinizi) sizin için mağfiret edelim... Muhsinlere daha da ziyade edeceğiz” denildi.
فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ
162-) Febeddelelleziyne zalemu minhüm kavlen ğayrelleziy kıyle lehüm feerselna aleyhim riczen mines Semai Bi ma kânu yazlimun;
Onlardan bilfiil zulmedenler Kavl’i/söz’ü, kendilerine söylenenden başka (söz) ile değiştirdiler... Bunun üzerine onlar üzerine yapmakta oldukları zulümleri ile (B gerçeğince) Sema’dan ricz (pislik, vehim, azap) irsal ettik.
وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
163-) Ves'elhüm anilkaryetilletiy kanet hadıratel bahr* iz ya'dune fiys sebti iz te'tiyhim hıytanühüm yevme sebtihim şürrean ve yevme la yesbitune la te'tiyhim* kezâlike nebluhüm Bi ma kânu yefsükun;
Onlara, deniz kıyısında olan karye’den (o şehir halkından) sor!.. Hani (onlar) sebt’te (Cumartesi gününde) haddi aşmışlardı... Hani kendilerinin (balina) balıkları onlara, sebt (dünyadan istirahat) yaptıkları günde ortaya çıkıp görünerek gelirdi... Sebt yapmadıkları gün onlara gelmezdi... Yapmakta oldukları fasıklıkları ile (B sırrınca) onları böyle (nefse hoş gelen şeylerle) deneriz.
وَإِذْ قَالَتْ أُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللَّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُوا مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
164-) Ve iz kalet ümmetün minhüm lime teızune kavmanillahu mühlikühüm ev müazzibühüm azaben şediyda* kalu ma'ziraten ila Rabbiküm ve leallehüm yettekun;
Hani onlardan bir ümmet şöyle dedi: “Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir azabla azablandıracağı bir kavme niçin va’z ediyorsunuz/öğüt veriyorsunuz?”... Dediler ki: “Rabbinize bir ma’zeret (olsun diye) ve belki onlar da bilfiil korunurlar (diye)”.
فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ أَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
165-) Felemma nesu ma zükkiru Bihi enceynelleziyne yenhevne anissui ve ahaznelleziyne zalemu Bi azabin beiysin Bima kânu yefsükun;
Onunla (B sırrınca) hatırlatıldıklarını (kendilerine yapılan öğütleri) unuttuklarında, (biz) kötülükten nehyedenleri kurtardık ve zulmedenleri yapmakta oldukları fasıklıkları dolayısıyla (B gerçeğince), çetin bir (Bi-) azab ile yakaladık.
فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ
166-) Felemma atev an ma nühu anhü kulna lehüm kûnu kıradeten hasiiyn;
Ne zaman ki kendisinden nehyedildiklerinden kibirlenip haddi tecavüz ettiler, kendilerine “Aşağılık/zelil/hakir maymunlar olun” dedik.
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
167-) Ve iz teezzene Rabbüke leyeb'asenne aleyhim ila yevmil kıyameti men yesumühüm suel azab* inne Rabbeke le seriy’ul ıkab* ve inneHU leĞafurun Rahîym;
Rabbin (onlara şunu) ilan edip bildirmiştir ki: “Kiyamet gününe kadar kendilerine azabın en kötüsünü yapacak kimseleri mutlaka onlara ba’sedecektir”... Muhakkak ki Rabbin, elbette seri’ül hisab’dır... Ve muhakkak ki O elbette Ğafur’dur, Rahıym’dir.
وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْأَرْضِ أُمَمًا مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
168-) Ve katta'nahüm fiyl Ardı ümema* minhümüs salihune ve minhüm dune zâlik* ve belevnahüm Bil hasenati vesseyyiati leallehüm yerciun;
Onları Arz’da ümmetler halinde parçaladık... Onlardan salihler vardır... Ve onlardan bunun altında olanları da vardır... Belki rücu’ ederler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle (B sırrınca) denedik.
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الْأَدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ مِيثَاقُ الْكِتَابِ أَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْح
169-) Fehalefe min ba'dihim halfün verisül Kitabe ye'huzune arada hazel edna ve yekulune seyuğferulena* ve in ye'tihim aradun mislühu ye'huzuh* elem yü'haz aleyhim miysakul Kitabi en la yekulü alellahi illel Hakka ve deresu ma fiyh* veddarul ahıretü hayrun lilleziyne yettekun* efela ta'kılun;
Onlardan sonra, yerlerine geçen halef (ler) geldi... (Öyle ki) Kitab’a da varis oldular... Şu en aşağı (dünya) nın arazı’nı (malını, menfaatını) alıyorlar ve şöyle diyorlar (dı): “(Nasıl olsa) mağfiret olunacağız”... Şayet onlara onun misli bir araz gelse, onu da alırlar... (Peki) kendilerinden, Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyecekler diye Kitab Miysak’ı alınmamış mıydı?.. Onun içinde olanı ders edip incelemediler mi?... Bilfiil korunanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır... Akletmiyor musunuz?.
وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ
170-) Velleziyne yümessiküne Bil Kitabi ve ekamüs Salate, inna la nudıy'u ecral muslihıyn;
Kitab’a (B sırrıyla) sımsıkı sarılanlar ve namazı ikame edenler (e gelince);doğrusu biz ıslah edicilerin ecrini zayi etmeyiz.
وَإِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّوا أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ خُذُوا مَا ءَاتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

171-) Ve iz netaknel cebele fevkahüm keennehu zulletün ve zannu ennehu vakıun Bihim* huzu ma ateynaküm Bi kuvvetin vezküru ma fiyhi lealleküm tettekun;

Hani o dağı sanki bir gölgelik gibi fevklerine ref’edip kaldırmıştık da onu kendilerine (kendileri olarak) vaki (olan) zannettiler (bildiler?)... “Size verdiğimizi (B sırrınca) kuvvetle tutun ve onda olanı zikredin ki korunabilesiniz”.
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي ءَادَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
172-) Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim* elestü BiRabbiküm* kalu bela şehidna* en tekulu yevmel kıyameti inna künna an haza ğafiliyn;
Hani Rabbin AdemoğulLARından, onların bellerinden (sülblerinden, genlerinden) kendi zürriyyetlerini ahzedip (alıp);onları kendi enfüslerine (nefslerine) işhad ederek (şahidlendirerek; ruhlarını kuvveden fiile çıkararak): “Elestu Bi-Rabbiküm= (Ben) değilmiyim Bi-Rabbiniz (olarak) ?”, (onlar da) “KALU=dediler, BELA=evet, Şehidna=bilfiil şahidiz”... Kıyamet Günü, “Biz bundan gafil idik” demeyesiniz.
أَوْ تَقُولُوا إِنَّمَا أَشْرَكَ ءَابَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ
 173-) Ev tekulu innema eşrake abaüna min kablü ve künna zürriyyeten min ba'dihim* efetühliküna Bima fealel mubtılun;
Ve bir de “Daha önce atalarımız yalnızca müşrik olarak yaşarlardı; biz de onlardan sonra (onların devamı) bir zürriyetiz; batıl işleyenler (Hakkı inkar edenler) yüzünden (B sırrınca) bizi helak mı edeceksin?” demeyesiniz (için).
وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
174-) Ve kezâlike nufessılul ayati ve leallehüm yerciun;
Belki rücu’ ederler diye işte böylece ayetleri tafsile getiriyoruz.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي ءَاتَيْنَاهُ ءَايَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ
175-) Vetlü aleyhim nebeelleziy ateynahu ayatina fenseleha minha feetbeahüş şeytanü fekâne minel ğaviyn;
Onlara şol kimsenin haberini tilavet et; ki ona ayetlerimizi (sıfatlarımızı) verdik de onlardan sıyrılıp çıktı (nefsi ile zuhur etti)... (Derken) şeytan (vehim) onu (kendine) tabi kıldı ve (nihayet o) azgınlardan oldu.
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذَلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ ل

176-) Ve lev şi'na lerafa'nahu Biha ve lakinnehu ahlede ilel Ardı vettebea hevahu, femeseluhu kemeselil kelb* in tahmil aleyhi yelhes ev tetrükhü yelhes* zâlike meselül kavmilleziyne kezzebu Bi ayatina* faksusıl kasasa leallehüm yetefekkerun;

Eğer dileseydik onu bunlarla (ayetlerimizle B sırrınca) ref’ederdik (yükseltirdik)... Fakat o Arz’a yerleşti ve hevasına tabi oldu... Artık onun (nefs halini yaşayanın) meseli şu köpeğin meseli gibidir: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, terketsen de dilini sarkıtıp solur... İşte ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayan (beşeri birimsellik özellikleri ile zuhur eden, Rasûl’e iman etmeyen) kavmin meseli budur... (Sen bu) kıssayı anlat, belki tefekkür ederler.
سَاءَ مَثَلًا الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَأَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ
177-) Sae meselanilkavmülleziyne kezzebu Bi ayatina ve enfüsehüm kânu yazlimun;
Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayan ve (böylece) nefslerine zulmetmiş olan kavmin meseli ne kötüdür!.
مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
178-) men yehdillahu fe huvel mühtediy* ve men yudlil feülaike hümül hasirun;
Allah kime hidayet eder ise, odur hidayete eren... Kimi de saptırır ise, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ ءَاذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
179-) Ve lekad zere'na licehenneme kesiyran minel cinni vel ins* lehüm kulubün la yefkahune Biha, ve lehüm a’yünün la yubsırune Biha, ve lehüm azânun la yesmeune Biha* ülaike kel en'ami belhüm edall* ülaike hümül ğafilun;
Andolsun ki Cinn ve İns’den (o katmanlardan meydana gelen) çok’u cehennem (göresel evren) için yaratıp çoğalttık... Ki, onların kalbleri var, onlarla (kalbleri ile hakikatleri B sırrınca) anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla (idrak edip B sırrınca) görmezler; kulakları var bunların, onlarla (algılayıp B sırrınca) işitmezler... İşte bunlar en’am (hayvanları, davarlar) gibidirler... Belki daha da sapkın... Onlar gafillerin ta kendileridir.
وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
180-) Ve Lillahil Esmaül Husna fed'uHU Biha* ve zerulleziyne yulhıdune fiy EsmaiHİ, seyüczevne ma kânu ya'melun;
Esma-ül’Hüsna Allah’ındır (o isimlerin işaret ettiği sıfatlarla var olan Allah’dır... Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği sıfatlar yalnız O’nundur; ve O, ancak vahyettiği bu isimler ile tanımlanabilir, sizin tanımlamalarınızdan münezzehtir... Nitekim, Mü’minun:91’de: SubhanAllahi amma y esıfun= onların vasıflamalarından Allah münezzeh’tir, buyurulur);(o halde) O’nu onlarla (B sırrınca onlar olarak; dua işlevi realitesiyle) çağırın... O’nun Esması’nda ilhada sapanları (şirke düşenleri) terkedin... Yapıyor oldukları nın cezasını göreceklerdir.
وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
181-) Ve mimmen halakna ümmetün yehdune Bil Hakkı ve BiHİ ya'dilun;
Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki, (nefsleri ile değil) Hak ile (B sırrıyla Hak olarak) hidayet ederler ve O’nun ile (B sırrınca O olarak) adil olurlar (her boyutun hakkını verirler).
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
182-) Velleziyne kezzebu Bi ayatina senestedricühüm min haysü la ya'lemun;
Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlayanları hiç bilmedikleri taraftan tedrici olarak helake götüreceğiz (istidrac yaparız).
وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ
183-) Ve umliy lehüm* inne keydiy metiyn;
Mühlet (te) veririm onlara... Muhakkak ki benim tuzağım metiyn’dir (pek sağlamdır).
أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ
184-) Evelem yetefekkeru ma Bi sahıbihim min cinnetin, in huve illâ neziyrun mübiyn;
Düşünmediler mi ki, sahiplerinde/arkadaşlarında (B sırrınca) hiç bir cinnet (akılsızlık) yoktur... O ancak apaçık bir neziyr (uyarıcı) dır.
أَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِي مَلَكُوتِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
185-) Evelem yenzuru fiy Melekutis Semavati vel Ardı ve ma halekAllahu min şey’in, ve en asa en yeküne kadıkterebe ecelühüm* fe Bi eyyi hadiysin ba'dehu yu'minun;
Semavat ve Arz’ın melekutuna, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?.. Artık bundan sonra hangi (Bi-) söze iman ederler?.
مَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
186-) men yudlilillahu fela hadiye lehu, ve yezeruhüm fiy tuğyanihim ya'mehun;
Allah kimi saptırırsa, artık ona hidayet edecek yoktur... Onları kendi tuğyanları içerisinde kör ve şaşkın bocalar halde bırakır.
يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي لَا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلَّا هُوَ ثَقُلَتْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا تَأْتِيكُمْ إِلَّا بَغْتَةً يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِل
187-) Y es'eluneke anis saati eyyane mursaha* kul innema ılmuha ınde Rabbiy* la yücelliyha livaktiha illâ HU* sekulet fiys Semavati vel Ard* la te'tiyküm illâ bağteten, y es'eluneke keenneke hafiyyün anha* kul innema ılmuha ındAllahi ve lâkinne ekseran Nasi la ya'lemun;
Sana, ne zaman (?) gelip çatacak diye O SAATi (kiyamet vaktini?) soruyorlar... De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin indindedir... Onun VAKTi için onu aşikar edecek yalnız O’dur (o tecellide zaman-mekan, eşya-kişi sözkonusu olmaz; Rabbin önceliği aşılamaz)... (Bu nedenle) Semavat’a ve Arz’a (onun ilmi) ağır gelmiştir... (O) size ancak birden/ansızın gelir”... Sanki sen onu (deneyimleyerek) bilensin gibi sana soruyorlar... De ki: “O’nun ilmi, Allah indindedir... Fakat insanların ekseriyeti bilmiyorlar”.
قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
188-) Kul la emlikü li nefsiy nef’an ve la darren illâ maşaAllah* ve lev küntü a'lemül ğaybe lesteksertü minel hayr* ve ma messeniyessuü in ene illâ neziyrun ve beşiyrun likavmin yu'minun;
De ki: “Nefsim için Allah’ın dilediğinden başka bir fayda ve bir zarara malik değilim... Şayet gayb’ı biliyor olsaydım, elbette hayırdan çoğaltırdım... Ve bana kötülük dokunmamıştır (da)... Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden kavme bir müjdeleyiciyim”.
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَتْ دَعَوَا اللَّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ ءَاتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّ
189-) HUvelleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve ceale minha zevceha li yesküne ileyha* felemma teğaşşaha hamelet hamlen hafiyfen femerrat Bih* felemma eskalet deavAllahe Rabbehüma lein ateytena salihan lenekünenne mineş şakiriyn;
O (Allah) ki, sizi nefs-i vahide’den/tek bir nefs’den yarattı ve ondan da eşini oluşturdu, ona yerleşsin/onda sükun bulsun (nötürleşsin; kemalatını izhar etsin; çocuklarını oluştursun) diye... Onu (eşini, nefsi) örtüp bürüyünce, (eşi) hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı ve belli bir süreç) onu (B sırrınca) taşıdı/gezdirdi... Ağırlaştığında (siklet), ikisi birden Rableri olan Allah’a: “Andolsun ki, eğer bize bir salih/ (ya da salih bir çocuk) verirsen, mutlaka biz şükredenlerden oluruz” diye dua ettiler.
فَلَمَّا ءَاتَاهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَاءَ فِيمَا ءَاتَاهُمَا فَتَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
190-) Felemma atahüma salihan ceala leHU şürekae fiyma atahüma* fetealellahu amma yüşrikûn;
Onlara bir salih (salih bir evlad) verince, onlara verdiği hakkında O’na ortaklar oluşturdular... Allah onların ortak koştuklarından a’li’dir.
أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ
191-) Eyüşrikûne ma la yahluku şey’en ve hüm yuhlekun;
Kendileri yaratılıyor oldukları halde (ve) bir şey (de) yaratmayanları mı ortak koşuyorlar?.
وَلَا يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَا أَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
192-) Ve la yestetıy'une lehüm nasran ve la enfüsehüm yensurun;
(Bunlar; Allah’a ortak koşulanlar) onlara yardıma muktedir olamadıkları gibi kendi nefslerine de yardım edemezler.
وَإِنْ تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لَا يَتَّبِعُوكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنْتُمْ صَامِتُونَ
193-) Ve in ted'uhüm ilel hüda la yettebiuküm* sevaün aleyküm ede’avtümuhüm em entüm samitun;
Şayet onları huda’ya (hidayete, kılavuza) da’vet etseniz, size tabi olmazlar... Ha onları da’vet etmişsiniz ha (çağırmayıp) susmuşsunuz, size müsavidir.
إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُوا لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
194-) İnnelleziyne ted'une min dunillahi ıbadun emsalüküm fed'uhüm felyesteciybu leküm in küntüm sadikıyn;
Allah’dan mada çağırdıklarınız, muhakkak sizin emsaliniz kullardır (hiç bir güçleri yoktur)... Eğer (itikadınızda) doğru iseniz hadi çağırın onları da size icabet etsinler.
أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ ءَاذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ
195-) Elehüm ercülün yemşune Biha, em lehüm eydin yebtışune Biha, em lehüm a'yunün yubsırune Biha, em lehüm azânün yesmeune Biha* kulid'u şürekaeküm sümme kiyduni fela tunzırun;
Onlar kendileri ile (B sırrınca) yürüdükleri ayaklara mı sahip; yahut kendileri ile (B sırrınca) tuttukları ellere mi sahip; yahut kendileri ile (B sırrınca) gördükleri gözlere mi sahip; yahut kendileri ile (B sırrınca) işittikleri kulaklara mı sahip?... De ki: “Çağırın ortak (koştuk) larınızı, sonra bana tuzak kurun ve hiç göz açtırmayın bana (işimi, idaremi elinize alın)!”.
إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ
196-) İnne Veliyyiyellahulleziy nezzelel Kitabe, ve HUve yetevelles salihıyn;
Muhakkak ki benim Veliy’m, O Kitab’ı indiren Allah’dır!.. Ve O, salihleri Veliy edinir/salihlere Veliy olur.
وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَا أَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
197-) Velleziyne ted'une min duniHİ la yestetıy'une nasreküm ve la enfüsehüm yensurun;
Sizin O’ndan mada (yardıma) çağırdıklarınız ise ne size yardım etmeye muktedirdirler ve ne de kendilerine yardım edebilirler.
وَإِنْ تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لَا يَسْمَعُوا وَتَرَاهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
198-) Ve in ted'uhüm ilelhüda la yesmeu* ve terahüm yenzurune ileyke ve hüm la yubsırun;
Şayet onları huda’ya (hidayete, rehbere) çağırsanız, işitmezler... Onları sana bakıyorlar görürsün, onlar görmüyor oldukları halde.
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
199-) Huzil afve ve'mur Bil urfi ve a'rıd anil cahiliyn;
Afv’ı tut, (Bi-) ma’ruf (selim aklın kabul ettiği, ruhun huzur bulduğu şey) ile emret ve cahillerden yüzçevir.
وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
200-) Ve imma yenzeğanneke mineş şeytani nezğun festeız Billah* inneHU Semiy’un ‘Alîym;
Eğer şeytandan bir nezğ (fit, dürtme, impals) seni dürterse, hemen (B sırrıyla) Allah’a (özündeki uluhiyyet hakikatına; o bilince) sığın... Çünkü O, Semi’dir, Aliym’dir.
إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ
201-) İnnelleziynettekav iza messehüm taifün mineş şeytani tezekkeru feizahum mubsırun;
(Nefslerinden, şirk halinden) korunanlara gelince, onlara şeytandan bir taife (duygular, hormonal zaaflar,..) dokunduğunda, (Teklik realitesini, hakikatlerini) tezekkür ederler... (Tam o anda) birden onlar görürler (Hak Baki’dir).
وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
202-) Ve ıhvanühüm yemüddunehüm fiyl ğayyi sümme la yuksırun;
(Şeytanların) kardeşleri ise onları ğayy’da (aklın ters istikametinde; azgınlıkta) uzatıp yayarlar (uzaklaştırırlar; yakin’den perdelerler?)... Sonra da hiç bırakmazlar.
وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِآيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
203-) Ve iza lem te'tihim Bi ayetin kalu lev lectebeyteha* kul innema ettebiu ma yuha ileyye min Rabbiy* haza basâiru min Rabbiküm ve hüden ve rahmetün likavmin yu'minun;
Onlara bir (Bi-) ayet getirmediğinde: “Onu (kendinden) düzüp uydursaydın ya!” dediler... De ki: “Ancak, Rabbimden bana vahyolunana tabi olurum... Bu (Kur’an) Rabbinizden basiretlerdir (idrak ettirir), huda’dır (hakikat rehberi) ve iman eden kavim için rahmettir (kemalatlarını açığa çıkarır)”.
وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْءَانُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
20 4-) Ve iza kuriel Kur’anu festemiu lehu ve ensıtu lealleküm turhamun;
Kur’an kıraat edildiğinde, O’nu dinleyin ve (siz?) susun ki size rahmet edilsin.
وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ
205-) Vezkür Rabbeke fiy nefsike tedarruan ve hıyfeten ve dunel cehri minel kavli Bil ğuduvvi vel asali ve la tekün minel ğafiliyn;
Rabbini nefsinde, tazarruan (içten çağırarak) ve hıyfeten (gizli, sırren), söz cehri (nefsinizden) olmaksızın, (Bi-) sabah-akşam zikret (müşahade et) !.. Gafillerden olma!.
إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
206-) İnnelleziyne ınde Rabbike la yestekbirune an ıbadetiHİ ve yüsebbihuneHU ve leHU yescüdun;
(206. Ayet secde ayetidir.) Muhakkak ki senin Rabbinin indindekiler, O’nun ibadetinden (O’na kulluktan) asla büyüklenmezler (nefsleriyle perdelenmezler) ... O’nu tesbih (ortaktan tenzih) ederler ve O’na secde ederler (Allah Baki’dir).
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal