Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  10.  YÛNUS SÛRESİ        يونس
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
الر تِلْكَ ءَايَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ
1-) Eliyf Lâââm Ra* tilke ayatül Kitabil Hakiym;
Elif, Lâm, Ra... İşte bunlar Kitab’ı Hakiym’in (hikmet dolu Kitab’ın) ayetleridir.
أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ ءَامَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ
2-) Ekâne linNasi aceben en evhayna ila Racülin minhüm en enzirin Nase ve beşşirilleziyne amenu enne lehüm kademe sıdkın ınde Rabbihim* kalel kafirune inne haza le sahırun mübiyn;
İnsanlar için şaşılacak bir şey mi oldu: “insanları uyar ve iman edenlere de kendileri için Rableri katında Kadem-i Sıdk (sıdk kıdemi-makamı, sıddıklık mertebesi) olduğunu müjdele” diye içlerinden bir rical’e vahyetmemiz?.. Kafirler: “Muhakkak ki bu (Adam) apaçık bir büyücüdür”dedi.
إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
3-) İnne Rabbekümullahulleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arşi yüdebbirul emr* ma min şefiy’in illâ min ba'di izniHİ, zâlikümullahu Rabbuküm fa'buduHU, efela tezekkerun;
Muhakkak Rabbiniz O Allah’dır ki, Semavat ve Arz’ı altı günde halketti, sonra Arş’a istiva etti (Allah’ın istiva ettiği Arş?), Emr’i tedbir ediyor (mertebesine indiriyor)... Onun izninden sonra müstesna, hiçbir kimse şefaatçı olamaz... İşte budur Rabbiniz olan Allah... O halde O’na kulluk edin... Hala tezekkür etmiyor musunuz (bu özellikler kendinizde) ?.
إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُون
4-) İleyHİ merciuküm cemiy’a* va'dAllahi Hakka* inneHU yebdeül halka sümme yuıydühu li yecziyellezine amenu ve amilus salihati Bil kıst* velleziyne keferu lehüm şerabün min hamiymin ve azâbün eliymün Bima kânu yekfürun;
 (Hepiniz) toptan dönüşünüz O’nadır... Allah’dan Hakk bir vaad’dır (bu)...Muhakkak ki O, halk’ı ibda’ eder (yaratmaya ilk başlar, halkı izhar eder), sonra iman edip salih amel işleyenleri Bil-kıst (uluhiyyet hükümlerine göre, B sırrınca) cezalandırmak (karşılığını oluşturmak) için onu (halkı) iade eder... Kafir (perdeli) olanlara gelince, kafirlik yapmaları (gerçeği reddetmeleri) yüzünden (B gerçeğince) onlara kaynar sudan bir şarap ve elim bir azab vardır.
هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
5-) HUvelleziy cealeş şemse dıyâen vel kamere nuren ve kadderehu menazile li ta'lemu adedes siniyne vel hısab* ma halekAllahu zâlike illâ BilHakk* yüfassılül ayati likavmin ya'lemun;
O (Allah’dır) ki, Güneş’i (Can’ı) zıya (bizatihi ışık, ışın kaynağı) ve Kamer’i (Ay’ı) nur kıldı, senelerin adedini ve hesabı bilesiniz diye Ay’ı menziller sahibi olarak takdir etti... Allah bunları Bil-Hakk (Hak olarak) yaratmıştır (özellikleri ve düzenleri geçerlidir)... Bilen bir kavim için (Allah) ayetleri tafsil ediyor.
إِنَّ فِي اخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ
6-) İnne fiyhtilafilleyli ven nehari ve ma halekAllahu fiys Semavati vel Ardı le âyâtin li kavmin yettekun;
Gece ve gündüz’ün ihtilafında (birbiri ardınca değişip durmasında), Allah’ın Semavat ve Arz’da halkettiklerinde, korunan bir kavim için elbette ayetler vardır.
إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ ءَايَاتِنَا غَافِلُونَ
7-) İnnelleziyne la yercune Lıkaena ve radu Bil hayatid dünya vatmeennu Biha velleziyne hüm an ayatina ğafilun;
Bize kavuşmayı (varlıklarında açığa çıkışımızı yaşamayı, fıtratlarına dönmeyi) ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla (B sırrınca) tatmin olanlar ve ayetlerimizden gafiller var ya.
أُولَئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
8-) Ülaike me'vahümün naru Bima kânu yeksibun;
İşte onların, kazanıyor oldukları yüzünden (B sırrınca) sığınakları Nar’dır.
إِنَّ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
9-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati yehdiyhim Rabbühüm Bi iymanihim* tecriy min tahtihimül enharu fiy cennatin naıym;
İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rableri onları kendi iman (nur) ları ile (B sırrınca) hidayete erdirir... Naim cennetlerinde, onların altlarından nehirler akar.
دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَءَاخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
10-) Da'vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm* ve ahıru da'vahüm enil Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn;
Onların orada (Naim Cennetlerinde) ki duaları/çağrıları: “Subhanekellahümme= Subhansın Sen Allahım; Seni tenzih ve tesbih ederiz (başkaca varlığımız yok)”dir... Orada (her mertebede) ki tahiyyeleri (tanışıp selamlaşmaları) “Selam”dır... Dualarının ahiri ise “elHamdu Lillahi Rabbil’alemiyn”dir.
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

11-) Velev yuaccilullahu lin Nasişşerresti'calehüm Bil hayri lekudiye ileyhim ecelühüm* fenezerulleziyne la yercune Lıkaena fiy tuğyanihim ya'mehun;

Eğer Allah insanlara, onların hayrı (B sırrınca) acele istedikleri gibi, şerri de çarçabuk etseydi, onların eceli gerçekleştirilmiş (süreçleri bitirilmiş) olurdu... Fakat bize kavuşmayı (7.ayet?) ummayanları kendi tuğyanları içerisinde kör ve şaşkın bocalar halde bırakırız.
وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
12-) Ve iza messel İnsaneddurru deana licenbihi ev kaıden ev kaima* felemma keşefna anhü durrahu merre keen lem yed'una ila durrin messeh* kezâlike züyyine lil müsrifiyne ma kânu ya'melun;
İnsan’a durr (sıkıntı, zorluk, hastalık, acizlik) dokunduğunda, yanı üzereyken, otururken veya kıyamda (ayakta) iken bize dua eder/çağırır... Fakat durr’unu keşfettiğimizde (açıp giderdiğimizde), sanki kendisine dokunan durr için bize dua etmemiş gibi yürür gider... İşte müsriflere (haddi aşanlara, zayi edenlere), yapmakta oldukları böylece süslendirilmiştir.
وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ

13-) Ve lekad ehleknel kurune min kabliküm lemma zalemu ve caethüm Rusulühüm Bil beyyinati ve ma kânu li yu'minu* kezâlike neczil kavmel mücrimiyn;

Andolsun ki sizden önceki muasır nesilleri/kuşakları, Rasûlleri kendilerine (B sırrınca) beyyineler (açık deliller, mucizeler) ile geldikleri halde zulmettikleri zaman ve iman etmedikleri için helak ettik... Mücrimler kavmini işte böyle cezalandırırız.
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
14-) Sümme cealnaküm halaife fiyl Ardı min ba'dihim li nenzure keyfe ta'melun;
Sonra, onların ardından sizi Arz’da halifeler kıldık ki, nasıl amel edeceğinize bakalım diye.
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ ءَايَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْءَانٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إ
15-) Ve iza tütla aleyhim ayatüna beyyinatin kalelleziyne la yercune Lıkaene'ti Bi Kur'anin ğayri hazâ ev beddilhu, kul ma yekûnü liy en übeddilehu min tilkai nefsiy* in ettebiu illâ ma yuha ileyye, inniy ehafü in asaytü Rabbiy azâbe yevmin azîym;
Ayetlerimiz onlara beyyineler (apaçık belgeler) halinde tilavet edildiğinde, bize kavuşmayı (7.ayet) ummayanlar: “(B sırrınca) bunun gayrı bir Kur’an getir yahut onu tebdil et (değiştir)” dedi... De ki: “O’nu nefsim tarafımdan değiştirmem benim için olacak şey değildir... Ben ancak bana vahyolunana tabi olurum... Eğer Rabbime ısyan edersem muhakkak ki ben aziym gün’ün azabından korkarım”.
قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
16-) Kul lev şaAllahu ma televtühu aleyküm ve la edraküm Bihi, fekad lebistü fiyküm umüren min kablih* efela ta'kılun;
De ki: “Eğer Allah dileseydi O’nu (Kur’an’ı) size tilavet etmezdim (telaffuz edip okumazdım) ve (O da) O’nu (B sırrınca) size bildirmezdi... O’ndan önce sizin içinizde gerçekten bir ömür kaldım... Akletmiyor musunuz?”.
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ
17-) Femen azlemü mimmeniftera alellahi keziben ev kezzebe BiayatiHİ, innehu la yüflihul mücrimun;
Allah’a yalan iftira eden (O’nu tanrı yerine koyan) yahut O’nun ayetlerini (sıfatlarını B sırrınca) yalanlayandan daha zalim kimdir?.. Muhakkak ki mücrimler iflah etmezler.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
18-) Ve ya'büdune min dunillahi ma la yadurruhüm ve la yenfeuhüm ve yekulune haülai şüfeauna indAllah* kul etünebbiunAllahe Bima la ya'lemü fiys Semavati ve la fiyl Ard* subhaneHU ve tealâ amma yüşrikûn;
Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar ve ne de fayda vermeyen (isim ve resimle perdelenip, Allah yanısıra varlıkları ve bir nitelikleri olmayan) şeylere kulluk yaparlar... Ve: “İşte bunlar Allah indinde bizim şefaatçılarımız” derler... De ki: “Siz, Allah’a, Semavat ve Arz’da bilmediği şeyi mi (B sırrınca) haber veriyorsunuz?”... Subhan’dır O; onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.
وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
19-) Ve ma kânenNasu illâ ümmeten vahıdeten fahtelefu* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm fiyma fiyhi yahtelifun;
İnsanlar ancak ümmet-i vahide (bir tek ümmet; fıtrat üzere) idi... (Sonra) ihtilaf ettiler... Eğer Rabbinden öne geçmiş bir kelime (ezeli takdir) olmasaydı, hakkında ihtilafa düştükleri konuda aralarında hüküm verilirdi.
وَيَقُولُونَ لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ ءَايَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ
20-) Ve yekulune levla ünzile aleyhi ayetün min Rabbih* fekul innemel ğaybü Lillahi fentezıru* inniy meaküm minel müntezıriyn;
“O’nun üzerine Rabbinden bir ayet (mucize, sıfat) inzal edilmeli değil miydi?” derler... De ki: “Ğayb yalnızca Allah’a aittir (birimsellikle, beşeriyetle bilinemez)... Bekleyin; muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim”.
وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي ءَايَاتِنَا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ
21-) Ve iza ezaknenNase rahmeten min ba'di darrae messethüm iza lehüm mekrun fiy ayatina* kulillahu esrau mekra* inne Rusulena yektübune ma temkürun;
İnsanlara, (arındırmak, genişletmek için) kendilerine dokunmuş bir zarar-şiddet-hastalık-sıkıntı’dan sonra bir rahmet (güzel özellikler) tattırdığımızda, ayetlerimiz hakkında hemen bir mekr’e sahib olurlar... De ki: “Mekr itibarıyla Allah daha sür’atlidir (siz tuzağa düşersiniz)... Muhakkak ki Rasûllerimiz kurduğunuz tuzakları yazıyorlar”.
هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّ
22-) HUvelleziy yüseyyiruküm fiyl berri vel bahr* hatta iza küntüm fiyl fülki ve cerayne Bihim Bi riyhın tayyibetin ve ferihu Biha caetha riyhun asıfün ve caehümül mevcü min külli mekanin ve zannu ennehüm uhıyta Bihim, deavullahe muhlisıyne lehüd diyn* lein enceytena min hazihi le nekûnenne mineş şakiriyn;
Sizi kara’da ve deniz’de seyrettiren/gezdiren O’dur... Hatta (düşünün) siz gemide olduğunuzda, onlar (gemiler), (B sırrınca) içindekileri (Bi-) riyh-ı tayyib (tayyib bir rüzgar) ile akıp götürdükleri ve (taşıdıkları yolcuları B sırrınca) bununla ferahlandıklarında, onlara (gemilere) riyh-ı asıf (şiddetli rüzgar; fırtına) gelip çatar, onlara her mekandan (her yerden, taraftan) dalgalar gelip ve onlar da kendilerinin o dalgalarla (B gerçeğince) kuşatıldıklarını zannettiklerinde (içlerinden gelen bir şekilde öyle inanıp idrak ettiklerinde), diyni yalnız O’na (Allah’a) halis kılarak: “Andolsun ki eğer bizi şundan kurtarırsan, kesinlikle şükredenlerden olacağız” diye Allah’a dua ettiler (taptıklarını unuttular).
فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
23-) Felemma encahüm iza hüm yebğune fiyl Ardı Biğayril Hakkı, ya eyyühenNasu innema bağyüküm alâ enfüsiküm metaal hayatid dünya sümme ileyna merciuküm fenünebbiuküm Bima küntüm ta'melun;
Vakta ki Allah onları kurtarır, hemen Arz’da Bi-gayri Hak (haksız/Hakkın gayrı olarak) taşkınlık/zulüm yaparlar... Ey insanlar, sizin bağyiniz (zulüm ve tecavüzünüz) ancak kendi aleyhinizedir, (yalnızca) dünya hayatının metaı’ndan faydalanmaktan ibarettir... Sonra dönüşünüz bizedir... (O vakit) yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) size haber veririz.
إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْأَنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْه
24-) İnnema meselül hayatid dünya kemain enzelnahu minesSemai fahteleta Bihi nebatül Ardı mimma ye'külün Nasu vel en'am* hatta iza ehazetil Ardu zuhrufeha vezzeyyenet ve zanne ehlüha ennehüm kadirune aleyha, etaha emruna leylen ev neharen fecealnaha hasıyden keen lem tağne Bil ems* kezâlike nufessılül ayati likavmin yetefekkerun;
Dünya hayatının meseli, Sema’dan inzal ettiğimiz bir su gibidir... (Sonra) onunla (o su ile B sırrınca) insanların ve hayvanların yediği Arz’ın nebatı karışmıştır... Nihayet Arz, kendi zinetlerini takındığı ve süslendiği, onun ehli de onun (Arz’ın) üzerine kaadirler olduklarını zannettilerinde geceleyin veya gündüzleyin emrimiz ona geldi... Ve onu, sanki (B sırrınca) dün hiç şenlenmemiş gibi hasıyd (hasad edilmiş) kılarız... Tefekkür eden bir kavim için ayetleri işte böyle tafsil ediyoruz.
وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
25-) VAllahu yed'u ila DarisSelâm* ve yehdiy men yeşau ila sıratın müstekıym;
Allah, Dar’üs Selam’a (Selam Yurdu’na; kayıtlardan beri hakikatınızdaki kuvvelerle yaşam boyutuna) çağırır ve dilediğini sırat-ı müstakıym’e hidayet eder.
لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
26-) Lilleziyne ahsenül hüsna ve ziyadetün, ve la yarheku vucuhehüm katerun ve la zilletün, ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun;
İhsan yapanlara (muhsince amel edenlere) el-Hüsna (daha güzeli) ve ziyade (mertebeler) vardır... Onların vechlerini (bilinçlerini) ne (kara) toz zerresi (nefsani özellik), ne de zillet (birimsellik) kaplar... Onlar ashab-ı cennet’tir... Onlar, orada ebedi kalıcılardır.
وَالَّذِينَ كَسَبُوا السَّيِّئَاتِ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
27-) Velleziyne kesebüs seyyiati cezaü seyyietin Bi misliha, ve terhekuhüm zilletün, ma lehüm minAllahi min asım* keennema uğşiyet vucuhuhüm kıtaan minel leyli muzlima* ülaike ashabün nari, hüm fiyha halidun;
Kötülükler kazanmış olanlara gelince, kötülüğün cezası (B gerçeğince) onun misli iledir (rablerinin kemalinden, melekiyetlerinden örtülüdürler)... Onları zillet bürür... Onları Allah’dan koruyacak yoktur (ma’sum değildirler)... Vechleri karanlık haldeki gece parçalarına (cismani alem sûretleri) bürünmüş gibidir... Onlar ashab-ı nar’dır... Onlar, orada ebedi kalıcılardır.
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ أَنْتُمْ وَشُرَكَاؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَاؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ
28-) Ve yevme nahşuruhüm cemiy’an sümme nekulü lilleziyne eşrekû mekâneküm entüm ve şürekâüküm* fezeyyelna beynehüm ve kale şürekâühüm ma küntüm iyyana ta'budun;
Cemian (toplu halde) onları haşredeceğimizin günü (nü düşün) !.. Sonra da şirk koşanlara: “Siz ve ortak koştuklarınız, mekanınıza” deriz... Akabinde onların aralarını ayırmışızdır... Onların ortak koştukları ise: “Siz bize kulluk etmiyordunuz (kendi evham ve hayallerinize kulluk yapıyordunuz)” dedi
فَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ إِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ

29-) Fekefa Billahi şehiyden beynena ve beyneküm in künna an ıbadetiküm leğafiliyn;

 “Bizimle sizin aranızda şahidliğe (B sırrınca) Allah kafiydir... Muhakkak ki biz sizin ibadetinizden gafiller idik”.
هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلَاهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

30-) Hünalike teblu küllü nefsin ma eslefet ve ruddu ilellahi MevlahumülHakkı ve dalle anhüm ma kânu yefterun;

Orada her nefs, önceden ne gönderdi ise onu dener... (Onlar) Hakk Mevlaları olan Allah’a döndürülmüş ve uydurmakta oldukları (dünyaları, tapınma objeleri) kendilerinden kaybolup gitmiştir.
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللَّهُ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ
31-) Kul men yerzükuküm mines Semai vel Ardı emmen yemliküs sem'a vel ebsare ve men yuhricülhayye minel meyyiti ve yuhricül meyyite minel hayyi ve men yüdebbirul emre, feseyekulunAllah* fekul efela tettekun;
 (Müşriklere) de ki: “Sizi Sema’dan ve Arz’dan kim rızıklandırıyor?.. Yahut işitme ve görme kuvvelerine kim malik?.. Ölüden diriyi kim çıkarıyor ve diriden ölüyü kim çıkarıyor?... Kim EMRi tedbir ediyor (hakikatının hükmüne göre mertebesine indiriyor) ?”... “Allah”, diyecekler… De ki: “O halde niye bilfiil muttaki olmuyorsunuz?”.
فَذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
32-) Fezâlikümullahu RabbukümülHakk* femazâ ba’del Hakkı illedDalal* feenna tusrafun;
İşte budur Hakk Rabbiniz olan Allah... Hak’dan sonra dalal (sapıklık) dan başka ne var ki?.. (O halde) nasıl çevriliyorsunuz?.
كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
33-) Kezlike hakkat kelimetü rRabbike alelleziyne feseku ennehüm la yu'minun;
İşte böylece, Rabbinin, fasık olanlar hakkında: “Onlar iman etmezler” kelimesi gerçekleşmiştir.
قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ قُلِ اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ
34-) Kul hel min şürekâiküm men yebdeül halka sümme yuıydühu, kulillahu yebdeül halka sümme yuıydühu feenna tü'fekûn;
De ki: “Ortak koştuklarınızdan halkı ibda’ (izhar) edip, sonra onu iade eden (bu sıfatlara sahip) kimse var mı?”.. De ki: “Allah halkı ibda’ (izhar) eder, sonra onu iade eder (bu sıfatlara sahip tek bir vücud O)... Nasıl döndürülüyorsunuz?”.
قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ قُلِ اللَّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ أَفَمَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَمَّنْ لَا يَهِدِّي إِلَّا أَنْ يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
35-) Kul hel min şürekâiküm men yehdiy ilel Hakkı, kulillahu yehdiy lil Hakk* efemen yehdiy ilel Hakkı ehakku en yüttebea emmen la yehiddiy illâ en yühda* fema leküm keyfe tahkümun;
De ki: “Ortak koştuklarınızdan Hakk’a klavuzlayacak kimse var mı?”.. De ki: “Allah, hidayet eder Hakk’a... (Aceba) Hakka klavuzlayan mı tabi olunmaya ehakk’dır, yoksa hidayet edilmedikçe doğru yolu bulamayan mı?... Ne oluyor size?... Nasıl hüküm veriyorsunuz?”.
وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنًّا إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
36-) Ve ma yettebiu ekseruhüm illâ zanna* innez zanne la yuğniy minel Hakkı şey'a* innAllahe Aliymun Bima yef'alun;
Onların ekseriyeti zandan başka bir şeye tabi olmazlar... Muhakkak ki zann Hakk’dan bir şey ifade etmez/Hakk olan bir şeyin yerini tutmaz... Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarını (B sırrınca) Aliym’dir.
وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْءَانُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
37-) Ve ma kâne hazel Kur’anu en yüftera min dunillahi ve lâkin tasdiykalleziy beyne yedeyhi ve tafsıylel Kitabi la raybe fiyhi min Rabbil alemiyn;
Bu Kur’an, Allah’dan başkası tarafından uydurulmadı... Fakat kendinden öncekini (Levhi Mahfuz’u) tasdik ve (Ümmül) Kitab’ı tafsil’dir (O)... Onda şüphe yoktur... Rabbül’Alemiyn’dendir (O).
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
38-) Em yekulunefterah* kul fe'tu Bi sûretin mislihi ved'u menisteta'tüm min dunillahi in küntüm sadikıyn;
Yoksa “O’nu uydurdu” mu diyorlar… De ki: “Hadi siz de onun misli (uydurma) bir (Bi-) sûre getirin... Allah’tan ğayrı gücünüz yettiği kim varsa (onu da yardıma) çağırın... Eğer sözünüzde sadıklar iseniz (yapın bunu)”.
بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ
39-) Bel kezzebu Bima lem yuhıytu Bi ılmihi ve lemma ye'tihim te'viyluhu, kezâlike kezzebelleziyne min kablihim fenzur keyfe kâne akıbetüz zalimiyn;
Hayır... İlmi’ni (B sırrınca) ıhata etmedikleri ve henüz te’vili kendilerine gelmemiş bir şeyi yalanladılar... Onlardan öncekiler de böyle yalanladılar... Zalimlerin akıbeti nasıl oldu bir bak!.
وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهِ وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ
40-) Ve minhüm men yu'minu Bihi ve minhüm men la yu'minu Bihi, ve Rabbuke a'lemu Bil müfsidiyn;
Onlardan O’na (B sırrınca) iman edecek kimse de vardır, O’na (B sırrınca) iman etmeyecek kimse de... Rabbin ifsad edicileri (B sırrınca) daha iyi bilir.
وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
41-) Ve in kezzebuke fe kul liy ameliy ve leküm amelüküm* entüm beriyune mimma a'melü ve ene beriy’ün mimma ta'melun;
Eğer seni yalanladılar ise de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz size aittir... Siz benim yaptığımdan uzaksınız ben de sizin yaptığınızdan beriyim”.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ
42-) Ve minhüm men yestemiune ileyke, efeente tüsmi’ussumme velev kânu la ya'kılun;
Onlardan sana kulak verip dinleyenler de vardır... (Fakat) sağırlara sen mi işittireceksin?.. Hele bir de akletmiyorlarsa!.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ
43-) Ve minhüm men yenzuru ileyke, efeente tehdil umye velev kânu la yubsırun;
Onlardan sana bakanlar da vardır... Körlere sen mi klavuzluk edip doğru yolu (vahdet’i) göstereceksin?.. Eğer basiretleri ile görmüyorlarsa!.
إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
44-) İnnAllahe la yazlimunNase şey’en ve lakinnenNase enfüsehüm yazlimun;
Muhakkak ki Allah insanlara (en ufak) bir şey itibarıyla (dahi) zulmetmez (la yukellifullahu nefsen illa vüs’aha)... Fakat insanlar kendi nefslerine zulmederler.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
45-) Ve yevme yahşuruhüm keen lem yelbesu illâ sa’aten minennehari yetearefune beynehüm* kad hasirelleziyne kezzebu BiLıkaillahi ve ma kânu mühtediyn;
Onları haşredeceği gün, sanki gündüzden bir saat’tan başka kalmamışlar gibi, aralarında tanışırlar (biyolojik beden dünya rüyasındaki nisbetlere dayalı kişiler olarak değil)... Allah’a Lıkayı (Allah’ın varlığında açığa çıkışını yaşamayı, B sırrınca) yalanlamış olanlar gerçekten hüsrana uğramıştır... Ve (onlar) muhtediyn (doğru ve gerçek olanı bulmuş, hidayete elverişli) değillerdi.
وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللَّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ
46-) Ve imma nüriyenneke ba'dalleziy naıdühüm ev neteveffeyenneke feileyna merciuhüm sümmAllahu şehiydün alâ ma yef'alun;
Onlara va’dettiğimizin bazısını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek (bu takdirde de görürsün), yine onların dönüşleri bizedir... Sonra, Allah yaptıkları üzerine şahid’dir.
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
47-) Ve likülli ümmetin Rasûl* feiza cae Rasûlühüm kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm la yuzlemun;
Her ümmet için (Hakikat’a hidayet eden, o idrakı oluşturan ve nihayet onlara şahid olan) bir Rasûl vardır... Rasûlleri geldiği vakit aralarında Bil-kıst (uluhiyyet hükümlerince, sünnetullah’a göre, B sırrınca) hükmolunur... Onlar zulme uğratılmazlar.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
48-) Ve yekulune meta hazel va'dü in küntüm sadikıyn;
 “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (kıyamet, haşr) ne zaman?” derler.
قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
49-) Kul la emlikü linefsiy darren ve la nef'an illâ ma şaAllah* likülli ümmetin ecel* iza cae ecelühüm fela yeste'hırune saaten ve la yestakdimun;
De ki: “Nefsim için Allah’ın dilediğinden başka bir zarar ve bir faydaya malik değilim... Her ümmet’in bir eceli vardır... Ecelleri geldiği vakit, artık ne bir saat geri kalırlar ve ne de ileri giderler”.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
50-) Kul eraeytüm in etaküm azâbuHU beyaten ev neharen ma zâ yesta'cilü minhül mücrimun;
De ki: “Gördünüz mü (düşünün bakalım), şayet O’nun azabı geceleyin veya gündüzleyin size gelmiş olsa, (söyleyin) mücrimler ondan neyi acele isterler?”.
أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ ءَامَنْتُمْ بِهِ آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
51-) E sümme iza ma vekaa amentüm Bihi, al’ ANe ve kad küntüm Bihi testa'cilun;
 (Azab) vaki olduktan sonra mı ona (B sırrınca) iman ettiniz?.. ŞİMDİ mi?.. (Halbuki) onu (B sırrınca) çarçabuk-aceleden istiyordunuz!.
ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
52-) Sümme kıyle lilleziyne zalemu zuku azâbel huld* hel tüczevne illâ Bima küntüm teksibun;
Sonra zulmedenlere: “azab-ı huld’u=sonsuz azab’ı tadın” denildi... “Yalnız kazanmakta olduklarınız ile (B gerçeğince) cezalandırılmıyor musunuz?”.
وَيَسْتَنْبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ
53-) Ve yestenbiuneke ehakkun hu* kul iy ve Rabbiy innehu lehakkun ve ma entüm Bi mu'ciziyn;
“O (azab) Hak mıdır?” diye senden haber isterler... De ki: “Evet, Rabbim hakkı için o elbette Hakk’dır (gerçektir; ihmali, atlanması sözkonusu değildir)... Ve siz (Bi-) aciz bırakıcılar değilsiniz (çünkü Hakk)”.
وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْأَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
54-) Velev enne likülli nefsin zalemet ma fiyl Ardı leftedet Bih* ve eserrun nedamete lemma raevül azâb* ve kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm la yuzlemun;
Zülmetmiş her nefs, eğer Arz’da bulunan her şeye sahib olsaydı, elbette onu (B sırrınca) fidye verirdi... Azabı gördüklerinde nedametlerini gizlerler (içlerinde hissederler)... Aralarında Bil-kıst (sünnetullah’a, uluhiyyet hükümlerine göre) hükmolunmuştur... Onlar zulme uğratılmazlar (hakiki adalet).
أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ أَلَا إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

55-) Ela inne Lillahi ma fiys Semavati vel Ard* ela inne va'dAllahi Hakkun ve lakinne ekserehüm la ya'lemun;

Dikkat edin, Semavat ve Arz’da ne varsa muhakkak ki Allah’ındır (O’nun Esması’nın bir zuhurudur; dilediği manaları açığa çıkarsın diye yoktan yaratmıştır)... İyi bilin ki Allah’ın vaadi Hakk’dır... Fakat onların ekseriyeti bilmezler.
هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
56-) HUve yuhyiy ve yümiytü ve ileyHİ turceun;
O diriltir ve öldürür... O’na rücu’ ettirileceksiniz.
يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
57-) Ya eyyühen Nasu kad caetküm mev'ızatün min Rabbiküm ve şifaün lima fiys suduri ve hüden ve rahmetün lil mu’miniyn;
Ey insanlar!.. Size, Rabbinizden bir mev’ıze (ibret ihtiva eden haber ve uyarı), sadırlarda (kalblerde) olanlar (ilahi tecellileri almaya mani beşeri özellikler, insansı güdüler) için bir şifa, mü’minler için bir huda (hakikatlerine rehber) ve rahmet gelmiştir.
قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
58-) Kul Bi fadlillahi ve Bi RahmetiHİ fe Bi zâlike felyefrahu* huve hayrun mimma yecmeun;
De ki: “(Bi-) Allah fazlı ve O’nun (Bi-) rahmetiyle, işte onunla sevinip ferahlasınlar (hayali, fani, cüzi şeylerle değil)... O (ilahi özellikler ile hasıl olan yaşam), onların cem’ettiklerinden daha hayırlıdır”.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ
59-) Kul eraeytüm ma enzelAllahu leküm min rizkın fecealtüm minhü haramen ve halala* kul Aallahu ezine leküm em alellahi tefterun;
De ki: “Gördünüz mü rızıktan (vahyen) Allah’ın sizin için inzal ettiğini; ki ondan bir kısmını haram, bir kısmını da helal kıldınız”... De ki: “Allah mı size izin verdi (Rasûl-Nebî misiniz?), yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”.
وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ
60-) Ve ma zannülleziyne yefterune alellahil kezibe yevmel kıyameti, innAllahe lezu fadlin alenNasi ve lâkinne ekserehüm la yeşkürun;
Allah’a yalan iftira edenler kıyamet gününü ne zannederler?... Muhakkak ki Allah insanlara (akli istidatları dolayısıyla) fazl (lutuf) sahibidir... Fakat onların ekseriyeti şükretmezler (bunu değerlendirmezler).
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْءَانٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَلَا أَصْغَرَ مِنْ ذَ
61-) Ve ma tekûnü fiy şe'nin ve ma tetlu minhü min Kur'anin ve la ta'melune min amelin illâ künna aleyküm şühuden iz tüfiydune fiyh* ve ma ya'zübü an Rabbike min miskali zerretin fiyl Ardı ve la fiys Semai ve la asğare min zâlike ve la ekbere illâ fiy Kitabin mübiyn;
Bir şe’n (oluş-hal)’de olsan, ondan (o şe’n’e dair) Kur’an’dan (bir şey) tilavet etsen ve amelden ne yaparsanız, ona daldığınızda biz illa sizin üzerinize şahidler idik... Arz’da olsun, Sema’da olsun zerre ağırlığınca (bir şey) Rabbinden gizli kalmaz... (Hatta) ondan daha küçüğü ve daha büyüğü de (olsa), illa Kitab-ı Mubiyn’dedir (insan’dadır; eşyanın vücudu...?).
أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
62-) Ela inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;
Açın gözünüzü!.. Allah Veliy’lerine korku yoktur (hiç bir şeyleri kalmamış) ve onlar mahzun da olmazlar (kemalatları halisdir).
الَّذِينَ ءَامَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
63-) Elleziyne amenu ve kânu yettekun;
Onlar ki (hakikatlerine) iman etmişler (yakiyn) ve (sünnetullah’ın gereği) korunmayı gerçekleştirmişlerdir.
لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
64-) Lehümül büşra fiyl hayatid dünya ve fiyl ahireti, la tebdiyle likelimatillahi, zâlike hüvel fevzül azîym;
Dünya hayatında da Ahirette de buşra (müjde) vardır onlara... Allah Kelimeleri için asla tebdil (değişme, bedel) yoktur... İşte bu aziym kurtuluştur.
وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
65-) Ve la yahzünke kavlühüm* innel ızzete Lillahi cemiy’an, HUves semiy’ul Alîym;
Onların kavli (sözü) seni mahzun etmesin... Muhakkak ki izzet bütünüyle Allah’ındır... O Semi’dir, Aliym’dir (senden onları işiten ve bilen Allah’dır?).
أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
66-) Elâ inne Lillahi men fiys Semavati ve men fiyl Ard* ve ma yettebiulleziyne yed'une min dunillahi şüreka'* in yettebiune illezzanne ve in hüm illâ yahrusun;
Dikkat edin!... Semavat’ta kim var, Arz’da kim varsa muhakkak ki Allah’ındır (onların hakikatı olarak dilediği manaları açığa çıkarmakta ve mutlak olarak hüküm ve tasarruf etmektedir)... (O halde) Allah’ın gayrı şeylere dua eden/çağıranlar (dahi), (buna rağmen hakikatte) şürekalarına (ortak koştuklarına) tabi olmuş olmuyorlar... (Onlar) ancak zanna (kendi evham ve hayallerine) tabi oluyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.
هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ
67-) HUvelleziy ceale lekümül leyle liteskünu fiyhi vennehare mubsıra* inne fiy zâlike leâyâtin li kavmin yesmeun;
Sizin için, geceyi (bedeni) onda sükun bulasınız (boşalıp rahatlayasınız; nötürleşesiniz) diye ve gündüzü (insani nefsi) mubsır (gören, idrak eden) kılan O’dur... Muhakkak ki bunda işiten bir kavim için ayetler vardır.
قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ إِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
68-) Kalüttehazallahu veleden subhaneHU, HUvel Ğaniyy* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* in ındeküm min sültanin Bi hazâ* etekulune alellahi ma la ta'lemun;
 “Allah çocuk edindi” dediler... Subhan’dır O! (gayrı vücud olmaktan, benzeşmekten).. (Zira) O, Ğaniy’dir... Semavat’ta ve Arz’da ne varsa, O’nundur... İndinizde bununla ilgili bir kanıt yoktur... Allah üzerine bilmediğiniz şey mi söylüyorsunuz?.
قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ
69-) Kul innelleziyne yefterune alellahil kezibe la yüflihun;
De ki: “Allah üzerine yalan uyduranlar elbette iflah etmezler”.
مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ
70-) Metaun fiyd dünya sümme ileyna merciuhüm sümme nüziykuhümül azâbeş şediyde Bima kânu yekfürun;
Dünyada bir meta’ (faydalanma), sonra dönüşleri bizedir... Sonra gerçeği örtüyor olmaları dolayısıyla (B gerçeğince) şiddetli azab’ı onlara tattıracağız.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ إِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللَّهِ فَعَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اق
71-) Vetlü aleyhim nebee Nuh* iz kale li kavmihî ya kavmi in kâne kebüre aleyküm mekamiy ve tezkiyriy Bi ayatillahi fe alellahi tevekkeltü feecmiu emreküm ve şürekâeküm sümme la yekün emruküm aleykum ğummeten sümmakdu ileyye ve la tünzırun;
Onlara Nuh’un haberini tilavet et... Hani kavmine: “Ey kavmim!.. Eğer (vahdet) makamım ve Allah ayetleri ile (B sırrınca) sizi tezkirim (öğütleyişim, hatırlatışım; Risaletim) size büyük geldi ise, (artık ben) Allah’a tevekkül ettim, (siz de) işinizi ve ortaklarınızı icma’ edin (işinizi sağlam tutun, tüm kuvvetlerinizi bir araya getirin)... Sonra işiniz üzerinize ğumme (tasa/örtülü) olmasın... Sonra bana hükmünüzü uygulayın, (bana) mühlet vermeyin”.
فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
72-) Fein tevelleytüm fema seeltüküm min ecrin, in ecriye illâ alellahi ve ümirtü en ekûne minel müslimiyn;
“Şayet yüzçeviridyseniz (çevirin, zaten) sizden bir ecr (karşılık) istemedim... Benim ecrim ancak Allah üzerinedir (Rasûlüm!)... Müslimlerden (ilk safta olanlardan) olmakla emrolundum”.
فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَائِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ
73-) Fekezzebuhu fenecceynahu ve men meahu fiyl fülki ve cealnahüm halaife ve ağraknelleziyne kezzebu Bi ayatina* fenzur keyfe kâne akıbetül münzeriyn;
 (Yine de) O’nu (Nuh’u) yalanladılar... Biz de O’nu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık... Ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlamış olanları ise (su’da) boğduk... Uyarılanların (Rasûlle karşılaşanların) akibeti nasıl oldu bir bak!.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِ الْمُعْتَدِينَ
74-) Sümme beasna min ba'dihi Rusulen ila kavmihim fecauhüm Bil beyyinati fema kânu li yu'minu Bima kezzebu Bihi min kabl* kezâlike natbau alâ kulubil mu'tediyn;
Ve O’ndan (Nuh’dan) sonra kendi kavimlerine Rasûller ba’settik... Onlara (B sırrınca) beyyineler (nur gibi apaçık belgeler, ilahi özellikler) ile geldiler... Daha önceden (B sırrınca) yalanlamış oldukları şeye (gene) iman etmediler... İşte haddi aşanların kalbleri üzerine böyle tab’ ederiz (damga-mühür vurururz).
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ

75-) Sümme baasna min ba'dihim Musa ve Harune ila fir'avne ve meleihi Bi ayatina festekberu ve kânu kavmen mücrimiyn;

Sonra, bunların ardından Musa’yı ve Harun’u, (B sırrınca) ayetlerimiz ile, Fravun’a ve onun mele’sine (aynı görüşü paylaşan meclis, geleneksel toplumun ileri gelenlerine) ba’settik... (Onlar ise) kibirlendiler ve mücrimler kavmi oldular.
فَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُبِينٌ
76-) Felemma caehümül Hakku min ındina kalu inne hazâ lesıhrun mübiyn;
İndimizden onlara Hakk geldiğinde: “Muhakkak ki bu apaçık bir sihir’dir” dediler.
قَالَ مُوسَى أَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَكُمْ أَسِحْرٌ هَذَا وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ
77-) Kale Musa etekulune lil Hakkı lemma caeküm* esıhrun hazâ* ve la yüflihus sahırun;
Musa dedi ki: “Size geldiğinde Hak için (böyle mi) dersiniz?... Bu bir sihir midir?.. Sihirbazlar asla iflah etmezler”.
قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ ءَابَاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الْأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ
78-) Kalu eci'tena litelfitena amma vecedna aleyhi abaena ve tekûne lekümel kibriyau fiyl Ard* ve ma nahnü leküma Bi mu’miniyn;
Dediler ki: “Sen bizi, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (din) den çeviresin ve Arz’da kibriya ikinizin olsun diye mi bize geldin?... Biz size (ikinize; Musa ve Harun’a) (Bi-) mü’minler değiliz”.
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ
79-) Ve kale fir'avn ü'tuniy Bi külli sahırin ‘alîym;
Fravun: “Bütün alim sihirbazları (B sırrınca) bana getirin!” dedi.
فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ
80-) Felemma caes seharetü kale lehüm Musa elku ma entüm mulkun;
Vaktaki sihirbazlar geldi, Musa onlara: “Atacağınızı atın” dedi.
فَلَمَّا أَلْقَوْا قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُهُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ
81-) Felemma elkav kale Musa ma ci'tüm Bihis sihr* innAllahe seyubtıluh* innAllahe la yuslihu amelel müfsidiyn;
Ne zaman ki attılar, Musa: “Sizin (B sırrınca) getirdiğiniz sihirdir... Muhakkak ki Allah onu ibtal edecektir... Şüphesiz ki Allah ifsad edicilerin amelini ıslah etmez”.
وَيُحِقُّ اللَّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ
82-) Ve yhıkkullahul hakka Bi kelimatiHİ velev kerihel mücrimun;
Allah (Bi-) Kelimeleri ile Hakkı gerçekleştirecektir... Velev ki mücrimler kerih görse de.
فَمَا ءَامَنَ لِمُوسَى إِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَنْ يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ
83-) Fema amene li Musa illâ zürriyyetün min kavmihî alâ havfin min fir'avne ve meleihim en yeftinehüm* ve inne fir'avne lealin fiyl Ard* ve innehu leminel müsrifiyn;
Fravun ve mele’sinin (ileri gelenlerinin) kendilerini fitneye uğratacağı korkusundan Musa’ya, kendi kavminden bir zürriyetten (genç bir topluluktan) başka kimse iman etmedi... Muhakkak ki fravun Arz’da üstün/zorba idi... Ve o elbette müsriflerden idi.
وَقَالَ مُوسَى يَاقَوْمِ إِنْ كُنْتُمْ ءَامَنْتُمْ بِاللَّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ
84-) Ve kale Musa ya kavmi in küntüm amentüm Billahi fealleyhi tevekkelu in küntüm müslimiyn;
Musa: “Ey kavmim!.. Eğer Allah’a (B sırrıyla) iman etmiş ve eğer müslimler olmuşsanız, O’na tevekkül edin”, dedi.
فَقَالُوا عَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

85-) Fekalu alellahi tevekkelna* Rabbena la tec'alna fitneten lil kavmiz zalimiyn;

 (Onlar da) dediler ki: “Allah’a tevekkül ettik biz... Rabbimiz, zalimler kavmi için bizi fitne kılma (onlar karşısında bizi zayıf bırakma)”.
وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
86-) Ve neccina Bi rahmetiKE minel kavmil kafiriyn;
 “Kafirler kavminden bizi (Bi-) rahmetinle kurtar”.
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّآ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
87-) Ve evhayna ila Musa ve ahıyhi en tebevvea likavmiküma Bi mısra buyuten vec'alu buyuteküm kıbleten ve akıymus Salate, ve beşşiril mu’miniyn;
Musa ve erkek kardeşine: “(Bi-) Mısır’da (beden memleketinde) kavminiz için bir ev (kalb) hazırlayın... Evlerinizi kıble (namaz mahalli) yapın ve namaz’ı ikame edin... (O hakiki) mü’minleri müjdele (Ya Musa!)” diye vahyettik.
وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ ءَاتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالًا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ

88-) Ve kale Musa Rabbena inneKE ateyte fir'avne ve meleehu ziyneten ve emvalen fiyl hayatid dünya, Rabbena li yudıllu an sebiyliKE, Rabbenatmis alâ emvalihim veşdüd alâ kulubihim fela yu'minu hatta yeravül azâbel eliym;

Musa dedi ki: “Rabbimiz!.. Muhakkak ki sen verdin fravun ve mele’sine dünya hayatında ziynet ve mallar... Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi?.. Rabbimiz mallarını (nefsani özelliklerini) sil, kalblerini sık (?);çünkü onlar elim azabı görmedikçe iman etmezler”.
قَالَ قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلَا تَتَّبِعَانِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
89-) Kale kad ücıybet da'vetüküma festekıyma ve la tettebianni sebiylelleziyne la ya'lemun;
 (Allah) dedi ki: “İkinizin (?) duası gerçekten icabet edildi... O halde istikamet edin (dosdoğru olun; boyutların hakkını verin)... Bilmeyenlerin yoluna tabi olmayın!”.
وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ ءَامَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي ءَامَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ
90-) Ve cavezna Bi beniy israiylelbahre feetbeahüm fir'avnü ve cünudühu bağyen ve adva* hatta iza edrekehül ğareku kale amentü ennehu la ilahe illelleziy amenet Bihi benu israiyle ve ene minel müslimiyn;
İsrailOğullarını deniz’den (B sırrınca) geçirdik... (Hemen) fravun ve onun ordusu bağyen (haddi aşarak, zalimce) ve adven (düşmanca) onları izledi... Ta ki ğarak (batış, suda boğulma) ona erişince: “İman ettim ki ilah yoktur, ancak İsrailOğullarının kendisine (B sırrınca) iman ettiği vardır (İsrailOğullarının kendisine B sırrınca iman ettiğinden başka vücud yoktur)... Ben müslimlerdenim” dedi.
آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
91-) Al’ ANe ve kad asayte kablü ve künte minel müfsidiyn;
 “ŞİMDİ mi?.. Daha önce gerçekten (hakikatına, sistem’e) ısyan etmiş ve ifsad edicilerden olmuştun” (denildi).
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ ءَايَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ ءَايَاتِنَا لَغَافِلُونَ
92-) Felyevme nünecciyke Bi bedenike li tekûne limen halfeke ayeten, ve inne kesiyren minen Nasi an ayatina le ğafilun;
 (Ey fravun) bu gün seni bedenin ile (B sırrınca bedensel olarak) tenciye edeceğiz (kurtaracağız/ıssız ve uzak yere atacağız/seviyeni yükselteceğiz), arkandan gelen kimseler için bir ayet olasın diye... Çünkü insanlardan bir çoğu ayetlerimizden kesinlikle gafillerdir.
وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتَّى جَاءَهُمُ الْعِلْمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
93-) Ve lekad bevve'na beniy israiyle mübevvee sıdkın ve razaknahüm minet tayyibat* femahtelefu hatta caehümül ‘ılm* inne Rabbeke yakdıy beynehüm yevmel kıyameti fiyma kânu fiyhi yahtelifun;
Andolsun ki biz İsrailOğullarını mübevvee sıdk’a (seçkin ve üstün mevki, güzel ve emin yere) yerleştirdik... Onları tayyibattan rızıklandırdık... İlim (Hz.Muhammed s.a.v.) kendilerine gelinceye kadar ihtilafa düşmediler... Muhakkak ki Rabbin, ihtilafa düştükleri hususta kiyamet günü aralarında hüküm verecektir.
فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ
94-) Fein künte fiy şekkin mimma enzelna ileyke fes'elilleziyne yakreunel Kitabe min kablike* lekad caekel Hakku min Rabbike fela tekûnenne minel mümteriyn;
 (Ey Rasûl) eğer sana inzal ettiğimizden şekk içinde oldun ise, (o vakit) senden önce (Ümmül) Kitab’ı OKUyanlara sor... Andolsun ki sana Rabbinden Hakk gelmiştir... O halde sakın kuşkulananlardan olma.
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ
95-) Ve la tekûnenne minelleziyne kezzebu Bi ayatillahi fetekûne minel hasiriyn;
Allah ayetlerini (B sırrınca) yalanlayanlardan da olma... (O takdirde) hüsrana uğrayanlardan olursun.
إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ
96-) İnnelleziyne hakkat aleyhim kelimetü Rabbike la yu'minun;
Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin kelimesi (ezeli hükmü, şakavet) hakk olmuş kimseler iman etmezler.
وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ ءَايَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
97-) Velev caethüm küllü ayetin hatta yeravül azâbel eliym;
Velev ki onlara her ayet/tüm ayetler gelse bile (iman etmezler)... Elim azabı görünceye kadar (?).
فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ ءَامَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا ءَامَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
98-) Felevla kânet karyetün amenet fenefeaha iymanuha illâ kavme Yunus* lemma amenu keşefna anhüm azâbel hızyi fiyl hayatid dünya ve metta'nahüm ila hıyn;
Bir karye (ülke, şehir halkı toptan, azab gelmeden) iman etmiş olsaydı da onun imanı ona fayda verseydi (azabtan kurtarsaydı) ya!.. Yunus’un kavmi müstesna (Onun kavmi, Onun haber verdiği azabın, Yunus’un aralarından ayrılıp gitmesinden sonra kendilerine geleceğini hissedip toptan iman ve tevbe ettiler)... (Onlar) iman edince, dünya hayatında rüsvaylık azabını onlardan keşfettik (kaldırdık) ve onları muayyen bir süreye kadar faydalandırdık.
وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
99-) Velev şae Rabbüke leamene men fiyl Ardı küllühüm cemiy’a* efeente tükrihün Nase hatta yekûnu mu’miniyn;
Eğer Rabbin dileseydi Arz’da kim varsa onların hepsi toptan elbette iman ederdi... Böyle iken sen, mü’minler olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?.
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تُؤْمِنَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ
100-) Ve ma kâne li nefsin en tu'mine illâ Biiznillah* ve yec'alürricse alelleziyne la ya'kılun;
Bi-iznillah (Allah’ın izni) müstesna bir nefs için iman etmek mümkün değildir... (Allah) rics’i (şirk pisliği, küfür la’neti, imansızlık azabı, vesvese) akletmeyenlerin üzerine bırakır.
قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا تُغْنِي الْآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
101-) Kulinzuru ma za fiys Semavati vel Ard* ve ma tuğnil ayatü vennüzüru an kavmin la yu'minun;
De ki: “Semavat’ta ve Arz’da ne oluyor, bir bakın!”... O ayetler ve uyarmalar iman etmeyen kavme fayda vermez.
فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ إِلَّا مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ قُلْ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ
102-) Fehel yentezırune illâ misle eyyamilleziyne halev min kablihim* kul fentezıru inniy meaküm minel müntezıriyn;
Onlar kendilerinden önce geçmişlerin günleri misli (gibisini) mi ancak bekliyorlar?... De ki: “O halde bekleyin... Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim”.
ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ ءَامَنُوا كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِنِينَ
103-) Sümme nünecciy Rusülena velleziyne amenü kezâlik* Hakkan aleyna nüncil mu’miniyn;
Sonra biz Rasûllerimizi ve iman etmişleri böylece (nasıl ki iman etmeyenleri helak ettik) kurtarırız... Mü’minleri kurtarmamız, üzerimize bir haktır.
قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي شَكٍّ مِنْ دِينِي فَلَا أَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ أَعْبُدُ اللَّهَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
104-) Kul ya eyyühen Nasu in küntüm fiy şekkin min diyniy fela a'budülleziyne ta'budune min dunillahi ve lâkin a'budullahelleziy yeteveffaküm* ve ümirtü en ekûne minel mu'miniyn;
De ki: “Ey insanlar!... Eğer benim diynimden şek içinde iseniz, (bilin ki) ben sizin Allah’dan gayrı tapıp ibadet ettiklerinize ibadet etmem... Fakat sizi vefat ettirecek olan Allah’a ibadet/kulluk ederim... Ve ben mü’minlerden olmakla emrolundum”.
وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
105-) Ve en ekım vecheke lid diyni haniyfa* ve la tekûnenne minel müşrikiyn;
Ve (şununla da emrolundum): “Vechini haniyf olarak (o tek) Diyn’e tut (bir haniyf olarak vechini O Diyn için kaim tut) ve sakın müşriklerden olma”.
وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَ فَإِنْ فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِنَ الظَّالِمِينَ
106-) Ve la ted'u min dunillahi ma la yenfeuke ve la yedurruke, fein fealte feinneke izen minez zalimiyn;
“Ve Allah’ı bırakıp, sana fayda ve zarar vermeyecek şeylere dua etme (yönelme; her an her işi yapan sadece Allah)... Eğer böyle yaparsan o zaman muhakkak ki sen zalimlerden olursun”.
وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
107-) Ve in yemseskellahu Bidurrin fela kâşife lehu illâ HU* ve in yüridke Bihayrin fela radde li fadliHİ, yusıybu Bihi men yeşau min ıbadiHİ, ve HUvel Ğafurur Rahîym;
Allah sana (B sırrınca) bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka keşfedecek (açacak) yoktur... Eğer sana (B sırrınca) bir hayır irade ederse, O’nun fazlını geri çevirecek yoktur... Kullarından dilediğine onu (B sırrınca) isabet ettirir... O Ğafur’dur, Rahıym’dir.
قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ
108-) Kul ya eyyühenNasu kad caekümülHakku min Rabbiküm* femenihteda fe innema yehtediy linefsih* ve men dalle feinnema yedıllü aleyha* ve ma ene aleyküm BiVekiyl;
De ki: “Ey insanlar!.. Hakikaten size Rabbinizden Hak gelmiştir... Artık kim doğru yola yönelirse ancak kendi nefsi için yönelmiş olur, kim de saparsa ancak kendi nefsi aleyhine sapmış olur... Ve ben sizin üzerinize (Bi-) Vekiyl değilim”.
وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
109-) Vettebı' ma yuha ileyke vasbir hatta yahkümAllah* ve HUve hayrul hakimiyn;
(Rasûlüm) sana vahyolunana tabi ol ve Allah hükmedinceye kadar sabret... O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal