Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  11.  HÛD SÛRESİ       هود
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ ءَايَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ
1-) Elif Lâââm Ra* Kitabun uhkimet ayatuhu sümme fussılet min ledün Hakiymin Habîyr;
Eliyf, Lâm, Ra... (O’nun) Ayetleri muhkem kılınmış sonra Hakiym ve Habiyr’in ledünnünden tafsil edilmiş bir Kitab’tır.
أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ
2-) Ella ta'budu illAllah* inneniy leküm minhu neziyrun ve beşiyr;
Allah’dan başkasına kulluk/ibadet etmeyin, diye (Bu Kitab inzal olundu)... “Muhakkak ki ben size O’ndan bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim”.
وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ
3-) Ve enistağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyHİ yümettı'küm metaan hasenen ila ecelin müsemmen ve yü'ti külle ziy fadlin fadlehu, ve in tevellev fe inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin kebiyr;
“Ve mağfiret isteyin Rabbinizden (diye de)... Sonra O’na tevbe edin (arınma çalışmaları ile O’na rücu edin) ki, ecel-i müsemma’ya (vefatınıza) kadar sizi güzel bir faydalanma ile faydalandırsın ve her fazl sahibine fazlını (ilim ve irfanlarının hakkını, derecelerini) versin... Eğer yüz çevirirseniz, sizin için büyük bir gününü azabından korkarım”.
إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
4-) İlellahi merciuküm* ve HUve alâ külli şey'in Kadiyr;
 “Allah’adır dönüşünüz... O herşeye Kadiyr’dir”.
أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
5-) Ela innehüm yesnune sudurehüm liyestahfu minHU, ela hıyne yestağşune siyabehüm ya'lemü ma yüsirrune ve ma yu'linun* inneHU Aliymun BiZatis sudur;
Dikkat edin!.. Onlar O’ndan gizlenmek için sadırlarını dürüp bükerler... Dikkat edin!... Onlar elbiselerine (kişiliğe) büründüklerinde, onların (ğayb olarak) sırladıklarını ve (şahadet olarak) aleni-açığa vurduklarını da bilir... Çünkü O, sadırların zatı olarak (B sırrınca) Aliym’dir.66
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ

6-) Ve ma min dabbetin fiyl Ardı illâ alellahi rizkuha ve ya'lemu müstekarreha ve müstevdeaha* küllün fiy Kitabin mübiyn;

Arz’ad yürür hiç bir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın... Bilir onun müstakarr’ını (zuhur mahalli olan beden halini) ve müstevda’ını (emaneten kalma yeri, fena’dan sonraki durumu)... Hepsi apaçık bir kitab’tadır.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِ
7-) Ve HUvelleziy halekasSemavati vel Arda fiy sitteti eyyamin ve kâne ArşuHU alelMai li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amela* ve lein kulte inneküm meb'usüne min ba'dil mevti le yekulennelleziyne keferu in haza illâ sıhrun mübiyn;
O (Allah’dır) ki, Semavat ve Arz’ı altı gün içinde halketmiştir... Ve O’nun Arşı da Su üzerinde idi... Sizin hanginizin amel olarak daha güzel olduğunu denemek/belirlemek için (bunu böyle yaptı)... Andolsun ki: “Muhakkak ki siz ölümden sonra ba’solunacaksınız” desen, kafir olanlar kesinlikle: “Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir” derler.
وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
8-) Ve lein ahharna anhümül azâbe ila ümmetin ma'dudetin le yekulünne ma yahbisüh* ela yevme ye'tiyhim leyse masrufen anhüm ve haka Bihim ma kânu Bihi yestehziun;
Andolsun ki eğer azabı onlardan sayılı bir ümmete (vakte) kadar onlardan tehir etsek, kesinlikle: “Onu habseden (engelleyen) nedir?” derler... Dikkat edin!... Onlara (azab) geldiği gün, onlardan geri çevrilecek değildir... (B sırrınca) alay etmekte oldukları şey (B gerçeğince) onları çepeçevre kuşatmıştır.
وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ
9-) Ve lein ezâknel İnsane minna rahmeten sümme neza'naha minh* innehu leyeusün kefur;
Andolsun ki, eğer insan’a bizden bir rahmet tattırsak da sonra ondan onu çekip alsak, muhakkak ki o çok umudunu kesmiş ve çok nankör olur.
وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ
10-) Ve lein ezâknahu na'mae ba'de darrae messethü le yekulenne zehebes seyyiatü anniy* innehu leferihun fehur;
Ve şayet ona dokunan darra’ (hastalık, sıkıntı) dan sonra ona ni’met tattırsak, elbette: “Kötülükler benden gitti” der... Muhakkak ki o, şimarıktır, fahur’dur (çok iftihar eden, çok böbürlenen).
إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
11-) İllelleziyne saberu ve amilus salihat* ülaike lehüm mağfiretün ve ecrun kebiyr;
Sabredip ve salih amel işleyenler müstesnadır... İşte onlara mağfiret (beşeri kişilikten arınma) ve ecr-u kebiyr (büyük ecir; hakikatlerine ait özelliklerin tecellisi ve yaşamı) vardır.
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ
12-) Felealleke tarikün ba'da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek* innema ente neziyr* vAllahu alâ külli şey’in Vekiyl;
 (Rasûlüm!) Belki de sen, “O’na bir hazine inzal edilseydi, yahut beraberinde bir melek gelseydi ya” demelerinden (vahiy mucizesini ihmal edip kevni mucize istemelerinden ötürü), sana vahyolunanın ba’zısını terkedecek ve sadrın (B sırrınca) onunla daralacak (mı?)... Sen ancak bir uyarıcısın... Allah herşeye Vekiyl’dir.
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

13-) Em yekulunefterah* kul fe'tu Bi aşri süverin mislihi müftereyatin ved'u menisteta'tüm min dunillahi in küntüm sadikıyn;

Yoksa “O’nu uydurdu” mu diyorlar… De ki: “Hadi siz de onun misli (uydurma) on sûre (B sırrınca) getirin... Allah’tan ğayrı gücünüz yettiği kim varsa (onu da yardıma) çağırın... Eğer sözünüzde sadıklar iseniz (yapın bunu)”.
فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

14-) Fe illem yesteciybu leküm fa'lemu ennema ünzile Bi ılmillahi ve en la ilahe illâ HU* fehel entüm müslimun;

Eğer size cevap vermediler ise, (şunu) iyi bilin; O/ (Kur’an) ancak Allah İlmi olarak (B sırrıyla) inzal olunmuştur, ve ilah yoktur ancak HU (O’ndan başka vücud yoktur)... Artık siz (Zat’ta fani) müslimlersiniz (değil) mi?.
مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ

15-) Men kâne yüriydül hayated dünya ve ziyneteha nüveffi ileyhim a'malehüm fiyha ve hüm fiyha la yübhasun;

Kim dünya hayatını ve onun zinetini irade eder ise (niyeti bunun için ise), onlara amellerinin tam karşılığını orada veririz... Onlar orada (dünyada) hiçbir eksiltmeğe uğratılmazlar (amellerin karşılığı, çalışmaların faydası dünyada tam verilir).
أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
16-) Ülaikelleziyne leyse lehüm fiyl ahireti illen nar* ve habita ma saneu fiyha ve batılun ma kânu ya'melun;
İşte onlar öyle kimselerdir ki Ahiret’te kendileri için Nar’dan başkası yoktur... Yapıp ürettikleri şeyler orada boşa gitmiştir (bir işe yaramaz)... Yapmakta oldukları şey batıldır.
أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَق
17-) Efemen kâne alâ beyyinetin min Rabbihi ve yetluhu şahidün minhu ve min kablihi Kitabu Musa imamen ve rahmeten, ülaike yu'minune Bihi* ve men yekfür Bihi minel ahzabi fennaru mev'ıduh* fela tekü fiy miryetin minhu innehül Hakku min Rabbike ve lâkinne ekseren Nasi la yu'minun;
Böyleleri (bu yaşantıyı tercih edenler), Rabbinden bir beyyine (açık kanıt; Rabbani delil) üzere olan kimse gibi midir?.. (Hem) O’ndan (Rabbinden) bir şahid (Kur’an) onu takib eder, Ondan önce bir imam ve rahmet olarak Musa’nın Kitab’ı da (tasdikler)... İşte onlar O’na (B sırrıyla) iman ederler... Şu hiziblerden kim O’nu (B sırrınca) inkar ederse, onun mev’idi (va’dedilen yeri) Nar’dır... Ondan bir şüphe içinde olma... Muhakkak ki O Rabbinden bir Haktır... Fakat insanların ekseriyeti (mu’cizene, Kur’an’a) iman etmezler.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ
18-) Ve men azlemü mimmeniftera alellahi keziba* ülaike yu'radune alâ Rabbihim ve yekulül eşhadü haülailleziyne kezebu alâ Rabbihim* ela la'netullahi alez zalimiyn;
Allah üzerine (Onu bir tanrı yerine koyup) yalan uydurandan daha zalim kimdir?.. Onlar Rablerine arzolunurlar... (Hakikat’a) Şahidler de: “İşte bunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir” der... Dikkat edin, Allah la’neti zalimler (müşrikler) üzerinedir.
الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
19-) elleziyne yesuddune an sebiylillâhi ve yebğuneha ıveca* ve hüm Bil ahireti hüm kafirun;
Onlar (o zalimler) ki, Allah yolundan alakoyarlar ve onu eğriltmek isterler... Onlar, (işte) onlar ahirete de (B sırrınca) kafirlerdir.
أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ
20-) Ülaike lem yekûnu mu'ciziyne fiyl Ardı ve ma kâne lehüm min dunillahi min evliya'* yudaafü lehümül azâb* ma kânu yestetıy'unes sem'a ve ma kânu yubsırun;
Onlar Arz’da aciz bırakıcılar olmadılar (sistem’i atlayamazlar)... Onların Allah’dan başka velileri de yoktur... Onlara azab kat kat olur... (Zira onlar) işitmeğe muktedir olamadılar ve basiretleri ile görmediler.
أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
21-) Ülaikelleziyne hasiru enfüsehüm ve dalle anhüm ma kânu yefterun;
İşte bunlar kendi nefslerini hüsrana uğratanlardır... Uydurmakata oldukları şeyler de onlardan kaybolup gitti.
لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ
22-) La cerame ennehüm fiyl ahireti hümül ahserun;
Gerçek şu ki onlar Ahiret’te en hüsrana uğrayanlar olacaklardır.
إِنَّ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
23-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati ve ahbetu ila Rabbihim, ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun;
Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenler ve Rablerine ıhbat edenler (huşu ve itaat halinde olanlar; Rablerine ortak olmayanlar) var ya, işte onlar ashab-ı cennet’tir... Onlar orada ebedi kalıcılardır.
مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
24-) Meselül feriykayni kel a'ma vel esammi vel basıyri ves semiy'i, hel yesteviyani mesela* efela tezekkerun;
Bu iki fırkanın meseli (ibret verici durumu) kör ve sağır (insansı) ile Basıyr ve Semi’ (?) farkına benzer... Mesele göre bu ikisi müsavi olur mu?... Hala tezekkür etmiyor musunuz?.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
25-) Ve lekad erselna Nuhan ila kavmih* inniy leküm neziyrun mübiyn;
Andolsun biz Nuh’u kavmine irsal ettik... (O da): “Muhakkak ki ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım”.
أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ
26-) En la ta'budu illAllah* inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin eliym;
 “Allah’dan başkasına ibadet/kulluk yapmayın... Gerçekten ben sizin üzerinize elim bir günün azabından korkarım” (dedi).
فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ

27-) Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi ma nerake illâ beşeren mislena ve ma neraket tebeake illelleziyne hüm erazilüna badiyerre'y* ve ma nera leküm aleyna min fadlin bel nezunnüküm kazibiyn;

O’nun (Nuh’un) kavminden kafir olanların (gerçeği reddedenlerin) ileri gelenleri: “Biz seni ancak bizim mislimiz bir beşer olarak görüyoruz... Ve basit görüşle hareket eden (fikirsiz) ayak takımlarımızdan (mal ve mevkıleri olmayan) başkasının sana tabi olduğunu görmüyoruz... Sizin bizim üzerimize bir fazlınızı (üstünlüğünüzü) da görmüyoruz... Aksine sizi yalancılar zannediyoruz” dedi.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَءَاتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ
28-) Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve ataniy rahmeten min ındiHİ feummiyet aleyküm* enülzimükümuha ve entüm leha karihun;
 (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim!... Gördünüz mü (bir düşünün) ?!.. Ya Rabbimdem bir beyyine üzere isem ve O indinden bir rahmet (yakiyn, nübüvvet) bana vermiş de sizin gözlerinizden gizlenmişse (zahirle perdelenmişseniz) ?.. Siz onu kerih görücüler olduğunuz halde, biz sizi ona ilzam mı edeceğiz/zorla gerekli mi kılacağız?”.
وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ ءَامَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
29-) Ve ya kavmi la es'elüküm aleyhi malen, in ecriye illâ alellahi ve ma ene Bi taridilleziyne amenu* innehüm mülaku Rabbihim ve lakinniy eraküm kavmen techelun;
 “Ey kavmim!.. Bunun üzerine sizden bir mal istemiyorum... Benim ecrim ancak Allah üzerinedir... Ve ben (siz onları aşağı görseniz de) iman edenleri (B sırrınca) tard edici değilim... Muhakkak ki onlar Rablerine mulakı olacaklardır (kavuşacaklardır)... Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim görüyorum”.
وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
30-) Ve ya kavmi men yensuruniy minAllahi in taredtühüm* efela tezekkerun;
 “Ey kavmim!.. Eğer onları tard edersem Allah’dan (korumak için) bana kim yardım eder?.. Tezekkür etmiyor musunuz?”.
وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ
31-) Ve la ekulü leküm ındiy hazainullahi ve la a'lemül ğaybe ve la ekulü inniy melekün ve la ekulü lilleziyne tezderiy a'yunüküm len yü'tiyehümullahu hayra* Allahu a'lemü Bima fiy enfüsihim* inniy izen leminez zalimiyn;
“Size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum... Gayb’ı (nızı) da bilmem... Ben bir meleğim de demiyorum... Gözlerinizin hor-hakir gördüğü kimseler için, Allah onlara bir hayır asla vermez de demiyorum... Onların enfüslerinde ne neyin olduğunu (B sırrınca) Allah daha iyi bilir... (Aksi) takdirde ben kesinlikle zalimlerden olurum”.
قَالُوا يَانُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
32-) Kalu ya Nuhu kad cadeltena feekserte cidalena fe'tina Bima teıdüna in künte minas sadikıyn;
Dediler ki: “Ey Nuh!.. Bizimle gerçekten mücadele ettin... Bizim cidalimizi çoğalttın (bizimle mücadelede çok ileri gittin)... Eğer doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize (B sırrınca) getir”.
قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ
33-) Kale innema ye'tiyküm Bihillahu inşae ve ma entüm Bi mu'ciziyn;
 (Nuh) dedi ki: “Eğer diler ise onu (B sırrınca) size ancak Allah getirir... Siz aciz birakıcılar değilsiniz (sistem gereği oluşanı reddedemezsiniz)”.
وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
34-) Ve la yenfeuküm nushıy in eredtü en ensaha leküm in kânAllahu yüriydü en yuğviyeküm* HUve Rabbuküm ve ileyHİ turceun;
 “Eğer Allah sizi saptırmak irade eder ise, ben size nasihat etmek dilesem de nasihatım size fayda vermez... O, Rabbinizdir ve O’na rücu’ ettiriliyorsunuz”.
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ
35-) Em yekulunefterah* kul iniftereytühu fealeyye icramiy ve ene beriy’ün mimma tücrimun;
Yoksa: “O’nu uydurdu” mu diyorlar... De ki: “Eğer O’nu uydurdum ise, cürüm (suç) işlemem benim üzerimedir... Ve ben sizin cürüm yapmanızdan beriyim”.
وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ ءَامَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
36-) Ve uhıye ila Nuhın ennehu len yu'mine min kavmike illâ men kad amene fela tebteis Bima kânu yef'alun;
Nuh’a vahyolundu ki: “Kavminden, (daha önce) iman etmiş olanlar hariç kimse iman etmeyecek... (O halde) onların yapmakta olduklarından dolayı (B sırrınca) üzgün olma”.
وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ
37-) Vasnaılfülke Bi a'yunina ve vahyina ve la tuhatıbniy fiylleziyne zalemu* innehüm muğrekun;
 (Bi-) ayn (göz, pınar) larımız ve vahyimiz olarak (B sırrıyla) gemiyi yap... Zalim olanlar hakkında benimle muhataplaşma... Kesinlikle onlar boğulacaklardır.
وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ
38-) Ve yasnaul fülke ve küllema merra aleyhi meleün min kavmihi sehıru minh* kale in tesharu minna feinna nesharu minküm kema tesharun;
Gemiyi yapıyor (du)... Kavminden ileri gelenler Ona her uğradığında, Onunla alay ediyorlardı... (Nuh) dedi ki: “Eğer bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay ederiz”.
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ
39-) Fesevfe ta'lemune men ye'tiyhi azâbün yuhziyhi ve yehıllu aleyhi azâbün mukıym;
 “Kendisini rezil eden azabın kime geleceğini ve mukıym (kalıcı, sürekli) azabın kimin üzerine ineceğini yakında bileceksiniz”.
حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ ءَامَنَ وَمَا ءَامَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ
40-) Hatta iza cae emruna ve farettennuru, kul nahmil fiyha min küllin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü ve men amen* ve ma amene meahu illâ kaliyl;
Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (kaynak, fırın?) feveran ettiği (kuvvet ve şiddetle fışkırdığı, kaynadığı) vakit dedik ki: “Ona her çift/eş’den iki (her eşi olandan bir çift), aleyhine daha önce söz geçmiş olan hariç ehlini ve iman etmiş olanları yükle"... Zaten Onunla beraber iman eden çok az idi.

وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
41-) Ve kalerkebu fiyha Bismillahi mecraha ve mursaha* inne Rabbiy leĞafurun Rahîym;
Dedi ki: “Binin onun içine!.. Onun (geminin, hakiki şeriatın; insan’ın vücudu’nun) akıp gitmesi de durması da <B>i-ismi Allah (Allah İsmi,kuvveleri- gücü; hükümleri) iledir... Muhakkak ki benim Rabbim, elbette Ğafur’dur, Rahıym’dir”.
وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ
42-) Ve hiye tecriy Bihim fiy mevcin kel cibali ve nada Nuhun ibnehu (Nuhu nibnehu) ve kâne fiy ma'zilin ya büneyyerkeb meana (ya büneyyerkemmeana) ve la tekün meal kafiriyn;
 (Gemi; Nuh’un şeriatı) onlarla dağlar gibi (tabiat-made denizinde) dalga içinde (B sırrınca) akıp gidiyor (du)... Nuh, ma’zil’de (ırak-kenar’da) olan oğluna (beşeri akla): “Ey oğulcuğum!.. Bizimle beraber (sen de) bin (diynim’e gir)... Kafirler ile beraber olma!” diye nida etti.
قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ
43-) Kale seaviy ila cebelin ya'sımuniy minel ma'* kale la asımel yevme min emrillahi illâ men rahîm* ve hale beynehümel mevcü fe kâne minel muğrakıyn;
 (Nuh’un oğlu) dedi ki: “Beni su’dan koruyan bir dağa (beyne) sığınacağım”... (Nuh) dedi ki: “Bugün, rahmet ettiği kimse müstesna, Allah Emrinden koruyucu kimse yoktur”... İkisi arasına o ma’lum dalga (benlik) girdi de o (Nuh’un oğlu su’da) boğulanlardan oldu.
وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
44-) Ve kıyle ya Ardubleıy maeki ve ya Semau akliıy ve ğıydalmau ve kudıyel emru vestevet alel cudiyyi ve kıyle bu'den lil kavmiz zalimiyn;
 “Ey Arz, suyunu yut!... Ey Sema, (yağmurunu) kes” denildi... Su çekildi... Emr gerçekleşti... (Gemi) Cudi’ye istiva etti... “Zalimler kavmine uzaklık olsun” denildi.
وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ
45-) Ve nada Nuhun Rabbehu fekale Rabbi innebniy min ehliy ve inne ve'adekel Hakku ve ente ahkemül hakimiyn;
Nuh Rabbine nida etti de dedi ki: “Rabbim, muhakkak ki oğlum benim ehlimdendir... Senin va’din ise hak’tır ve sen hakimlerin en hakimisin”.
قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
46-) Kale ya Nuhu innehu leyse min ehlik* innehu amelün ğayru salih* fela tes'elni ma leyse leke Bihi ‘ılm* inniy eızuke en tekûne minel cahiliyn;
Buyurdu ki: “Ey Nuh!.. Muhakkak ki o senin ehlinden değildir... Muhakkak ki o ğayr-i salih bir ameldir... Senin için (B sırrınca) bir ilim (ilmin, bilgin) olmayan şeyi benden isteme... Muhakkak ki Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim”.
قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ
47-) Kale Rabbi inniy euzü BiKE en es'eleKE ma leyse liy Bihi ‘ılm* ve illâ tağfirliy ve terhamniy ekün minelhasiriyn;
 (Nuh) dedi ki: “Rabbim!.. Benim için (B sırrıyla) bir ilim olmayan şeyi senden istemekten (B sırrınca) sana sığınırım... Ve eğer beni mağfiret etmez ve bana rahmet etmez isen hüsrana uğrayanlardan olurum”.
قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
48-) Kıyle ya Nuhuhbıt BiSelâmin minna ve berakatin aleyke ve alâ ümemin mimmen meak* ve ümemün senümettiuhüm sümme yemessühüm minna azâbün eliym;
 “Ey Nuh!.. Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden (Bi-) Selam ve bereketler ile (aşağı) in... Ve ümmetler (olacak) ki, biz onları faydalandıracağız, sonra onlara bizden elim azab dokunur (Tufan gibi)” denildi.
تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
49-) Tilke min enbail ğaybi Nuhıyha ileyk* ma künte ta'lemüha ente ve la kavmüke min kabli hazâ* fasbir, innel akıbete lil müttekıyn;
İşte bunlar Ğayb haberlerindendir... Bunları sana vahyediyoruz... Bundan önce ne sen bunları biliyordun ne de kavmin... O halde sabret... Muhakkak ki akıbet muttekılerindir.
وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ

50-) Ve ila Adin ehahüm Huda* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, in entüm illâ müfterun;

Ad (kavmine) de kardeşleri Hud’u (irsal ettik)... (Hud) dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrı bir ilahınız yoktur... (Şirk düşünceniz dolayısıyla) siz ancak iftra ediyorsunuz”.
يَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلَا تَعْقِلُونَ
51-) Ya kavmi la es'elüküm aleyhi ecra* in ecriye illâ alelleziy fetareniy* efela ta'kılun;
 “Ey kavmim!.. Bunun üzerine sizden bir ecir istemiyorum... Benim ecrim ancak beni fıtratlattırana (Fatırım’a) aittir... Hala akletmiyor musunuz?”.
وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ
52-) Ve ya kavmistağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyHİ yursilisSemae aleyküm midraren ve yezidküm kuvveten ila kuvvetiküm ve la tetevellev mücrimiyn;
 “Ey kavmim!.. Rabbinizden mağfiret dileyin (O’nun gayrı bir varlığınız yok)... Sonra O’na tevbe (rücu’) edin ki, üzerinize Sema’yı (bilinç boyutunu) yoğun olarak irsal etsin ve kuvvetinize kuvvet katsın... Mücrimler olarak yüz çevirmeyin”.
قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي ءَالِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
53-) Kalu ya Hudu ma ci'tena Bi beyyinetin ve ma nahnu Bi tarikiy alihetina an kavlike ve ma nahnu leke Bi mu’miniyn;
Dediler ki: “Ey Hud!... Bize (B sırrınca) bir beyyine (açık delil, hüccet, mu’cize) ile gelmedin... Biz (sırf) senin sözünden dolayı ilahlarımızı (Bi-) terkedici değiliz... Biz sana (Bi-) mü’minler de değiliz”.
إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ ءَالِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

54-) İn nekulü illâ'terake ba'du alilhetina Bi su'in, kale inniy üşhidullahe veşhedu enniy beriy-ün mimma tüşrikûn;

“Ancak şunu deriz: İlahlarımızdan bazısı (Bi-) kötülük ile (içine girerek) sana isabet etmiş”... (Hud) dedi ki: “Muhakkak ki ben Allah’ı şahid ediyorum... Siz de şahid olun ki ben kesinlikle sizin ortak koştuklarınızdan beriyim”.
مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ

55-) Min duniHİ, fekiyduniy cemiy’an sümme la tunzırun;

 “O’ndan gayrı (ortak saydıklarınızdan)... Hadi hepiniz bana tuzak kurun, sonra hiç mühlet vermeyin”.
إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ ءَاخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
56-) İnniy tevekkeltü alellahi Rabbiy ve Rabbiküm* ma min dabbetin illâ HUve ahızün Binasıyetiha* inne Rabbiy alâ sıratın müstekıym;
“Muhakkak ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim (Rububiyet hakikatı)... Yürür hiç bir canlı yoktur ki O (Rabbimiz) onun (Bi-) nasiye’sinden (başının ön kısmından) tutmuş olmasın (terbiye gerçeği)... Muhakkak ki benim Rabbim (vahdet gerçeği dolayısıyla) sırat-ı mustakıym üzeredir”.
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ
57-) Fein tevellev fekad eblağtüküm ma ursiltu Bihi ileyküm* ve yestahlifü Rabbiy kavmen ğayreküm* ve la tedurrunehu şey'a* inne Rabbiy alâ külli şey'in Hafiyz;
“Eğer yüzçevirir iseniz, ben gerçekten kendisiyle (B sırrınca) size irsal olunduğum şeyi (Hakikat bilgisini, Vahdet gerçeğini) size tebliğ ettim... Rabbim sizin gayrınız bir kavmi yerinize getirir ve siz O’na bir şey zarar veremezsiniz... Muhakkak ki benim Rabbim herşey üzerine Hafıyz’dır”.
وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ ءَامَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ
58-) Ve lemma cae emruna necceyna Huden velleziyne amenu meahu Bi rahmetin minna* ve necceynahüm min azâbin ğaliyz;
Emrimiz geldiği vakit Hud’u ve Onunla beraber iman etmiş (muvahhid) leri (B sırrınca) bizden bir rahmet olarak kurtardık... Onları ğalıyz (katı-ağır) bir azabtan kurtardık.
وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ
59-) Ve tilke Adün cehadu Bi ayati Rabbihim ve asav RusuleHU vettebeu emre külli cebbarin aniyd;
İşte Ad (kavmi buydu)... Rablerinin ayetlerini (B sırrınca) bile bile inkar ettiler (Rablerinin varlığını kabul edip inanmalarına rağmen, yanısıra varlık vehmettiler; O’nun özelliklerini vehmi nefslerine nisbet ettiler)... O’nun Rasûllerine (uyarıcılarına, kuvvelerine, Diyn’e, Sistem’e) isyan ettiler... Ve her inatçı cebbar’ın (nefs-i emmare’nin) emrine tabi oldular.
وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ
60-) Ve ütbiu fiy hazihid dünya la'neten ve yevmel kıyameti, ela inne Aden keferu Rabbehüm* ela bu'den li Adin kavmi Hud;
Hem şu dünya’da hem de kıyamet gününde bir la’net’e tabi olundular (uzaklığa tard edildiler)... Dikkat edin, Ad (Ad kavmi, heva-i nefs ile) Rablerine kafir oldular... Dikkat edin, uzaklık Hud’un kavmi olan Ad içindir.
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ
61-) Ve ila Semude ehahüm Saliha* kale ya kavmi'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, HUve enşeeküm minel Ardı vesta'mereküm fiyha festağfiruHU sümme tubu ileyHİ, inne Rabbiy Kariybun Muciyb;
Semud’a (Semud kavmi’ne) kardeşleri Salih’i (irsal) ettik... Dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... O, sizi Arz’dan inşa etti ve orada isti’mar etti (vefatınıza kadar, ömür boyu yaşattı)... O halde O’ndan mağfiret dileyin ve O’na tevbe edin... Muhakkak ki benim Rabbim, Karıyb (yakın)’dır, Muciyb (icabet eden)’dir”.
قَالُوا يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ ءَابَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ
62-) Kalu ya Salihu kad künte fiyna mercüvven kable hazâ etenhana enna'büde ma ya'budu abaüna ve innena lefiy şekkin mimma ted'una ileyhi muriyb;
Dediler ki: “Ey Salih!... Bundan önce içimizde gerçekten mercüvven (ümit beslenen) idin... Babalarımızın tapıp ibadet ettiklerine ibadet etmemizden bizi nehy mi ediyorsun?.. Doğrusu biz, bizi kendisine davet ettiğinden muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeyiz”.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَءَاتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ
63-) Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve ataniy minHU rahmeten femen yansuruniy minAllahi in asaytühu fema teziyduneniy ğayre tahsiyr;
Dedi ki: “Ey kavmim, gördünüz mü (bir düşünün) ?.. Ya Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve O kendinden bana bir rahmet vermiş ise?.. (Bu durumda) eğer O’na ısyan eder isem beni Allah’dan (korumak için) kim yardım eder?... Siz de tahsir (hüsrana götürme, zarar verme)’den gayrı bana bir ziyadeniz olmaz”.
وَيَا قَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ ءَايَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ
64-) Ve ya kavmi hazihi nakatullahi leküm ayeten fezeruha te'kül fiy Ardıllahi ve la temessuha Bi suin feye'huzeküm azâbün kariyb;
 “Ey kavmim!.. İşte size bir ayet (mucize, hakikatınıza ait özellikler için bir alamet) olarak Nakatullah (Allah’ın dişi devesi; nefs-i insani)... Onu bırakın Allah Arz’ında (fıtrat noktasında) yesin... Ona (Bi-) kötülükle (maddeci bilinçle) dokunmayın... Yoksa azab-ı karıyb (yakın bir azab) sizi yakalar”.
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ
65-) Feakaruha fekale temetteu fiy dariküm selasete eyyam* zâlike va'dün ğayru mekzub;
 (Fakat) onu (o deveyi) ayaklarını keserek öldürdüler/kesip devirdiler... (Bunun üzerine Salih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün faydalanın... İşte bu yalanlanmayacak bir vaad’dır”.
فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ ءَامَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ
66-) Felemma cae emruna necceyna Salihan velleziyne amenu meahu Bi rahmetin minna ve min hızyi yevmeiz* inne Rabbeke HUvel Kaviyyul Aziyz;
Emrimiz geldiği vakit Salih’i ve O’nunla beraber iman etmişleri, bizden bir (Bi-) rahmet olarak kurtardık... O günün rüsvaylığından da (kurtardık)... Muhakkak ki senin Rabbin Kaviy’dir, Aziyz’dir.
وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ


67-) Ve ehazelleziyne zalemus sayhatü feasbehu fiy diyarihim casimiyn;

O zulmedenleri (dördüncü gün) o ma’lum sayha (şiddetli titreşimli korkunç ses; İsrafil’in Sur’u) yakaladı da yurtlarında yapışıp-ağırlaşıp-mıhlanıp (kudretsiz) çökekaldılar.
كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ
68-) Keen lem yağnev fiyha* ela inne Semude keferu Rabbehüm* ela bu'den li Semud;
Sanki orada hiç yaşam-şenlik ortaya koymamışlardı... Dikkat edin, kesinlikle Semud (kavmi) Rablerine kafir olmuşlardı... Dikkat edin, uzaklık (zahir ile, maddecilikle perdelenen) Semud (kavmi) içindir.
وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ
69-) Ve lekad caet Rusülüna İbrahîyme Bil büşra kalu selâma* kale selâmun fema lebise en cae Bi ıclin haniyz;
Andolsun ki (Melaike’den) Rasûllerimiz İbrahim’e (Bi-) müjde ile gelip, “Selam” dediler... (O da): “Selam” dedi ve akabinden/çok durmadan (ateş değmeksizin, taşların harareti ile; beyin ile) kızartılmış (öldürülüp pişirilmiş) bir buzağı getirdi.
فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ
70-) Felemma rea eydiyehüm la tesılu ileyhi nekirehüm ve evcese minhüm hıyfeten, kalu la tehaf inna ursilna ila kavmi Lut;
Ne vakit ki (Rasûllerin) ellerinin ona (kızarmış buzağı’ya) ulaşmadığını görünce, (İbrahim) onları yadırgadı/tanımadı ve onlardan (içine) bir korku girdi/hissetti... “Korkma!.. Doğrusu biz Lut kavmine irsal olunduk” dediler.
وَامْرَأَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ يَعْقُوبَ
71-) Vemraetühu kaimetün fedahıket febeşşernaha Bi İshaka ve min verai İshaka Ya'kub;
 (İbrahim’in) karısı da kaime (ayakta, kıyam halinde) idi... (Ve o müjdeden dolayı) güldü... Ona (İbrahim’in karısına) İshak’ı (B sırrınca) müjdeledik ve İshak’ın ardından da Ya’kub’u (müjdeledik).
قَالَتْ يَاوَيْلَتَى ءَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ
72-) Kalet ya veyleta eelidü ve ene acuzün ve hazâ ba'liy şeyha* inne hazâ leşey'ün aciyb;
 (İbrahim’in karısı) dedi ki: “Vay bana!.. Ben bir kocakarı ve şu kocam da şeyh (piri fani ihtiyar) iken doğuracak mıyım?.. Muhakkak ki bu şaşılacak bir şeydir”.
قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

73-) Kalu eta'cebiyne min emrillahi rahmetullahi ve berakâtühu aleykum ehlel beyt* inneHU Hamiydun Meciyd;

Dediler ki: “Allah’ın Emri’ne (RUH’un gücüne) mi şaşıyorsun?.. Allah’ın rahmeti (ilahi sıfatlar) ve O’nun bereketleri (ma’rifetler) sizin üzerinizdedir (ya) Ehl-i Beyt!.. Muhakkak ki O, Hamiyd’dir, Meciyd’dir”.
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ
74-) Felemma zehebe an İbrahîymerrev'u ve caethül büşra yücadilüna fiy kavmi Lut;
Ne vakit ki İbrahim’den rav’ (korku) gitti ve buşra (müjde) kendisine geldi, Lut kavmi hakkında bizimle mücadeleşti.
إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ
75-) İnne İbrahîyme leHaliymun Evvahun Muniyb;
Muhakkak ki İbrahim, Haliym (hilm sahibi), Evvah (ince kalbli), Muniyb (rücu’ eden, fani olan)’dir.
يَاإِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ ءَاتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ
76-) Ya İbrahîymu a'rıd an hazâ* innehu kad cae emru Rabbik* ve innehüm atiyhim azâbun ğayru merdud;
 (Melaike de): “Ya İbrahim!.. Bundan vazgeç... Rabbinin emri gerçekten gelmiştir... Muhakkak ki onlara reddolunmayacak bir azab gelicidir” (dedi).
وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ
77-) Ve lemma caet rusulüna Lutan siy’e Bihim ve daka Bihim zer'an ve kale hazâ yevmün asıyb;
Rasûllerimiz Lut’a geldikleri vakit (Lut,) (B sırrınca) onlarla fena oldu, (B sırrınca) onlardan dolayı içi daraldı ve: “Bu zor bir gün’dür” dedi.
وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَاقَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ
78-) Ve caehu kavmühu yühraune ileyhi ve min kablü kânu ya'melunes seyyiat* kale ya kavmi haülai benatiy hünne atheru leküm fettekullahe ve la tuhzuni fiy dayfiy* eleyse minküm racülün raşiyd;
 (Lut’un) kavmi, sağa sola yalpa yapar şekilde koşarak O’na geldiler... Ki onlar daha önce o kötülükleri yapıyorlardı... (Lut) dedi ki: “Ey kavmim!.. İşte şunlar kızlarımdır... Onlar sizin için daha tahir (temiz) dir... Allah’dan ittika edin ve misafirim içinde beni rezil etmeyin... Sizden reşiyd (aklı başında; Hak ile batılı ayıran) bir adam yok mu?”.
قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ

79-) Kalu lekad alimte ma lena fiy benatike min hakk* ve inneke le ta'lemü ma nuriyd;

Dediler ki: “Andolsun ki kızlarında bir hakka sahip olmadığımızı bildin... Ve bizim (aslında) ne dilediğimizi de elbette sen bilirsin”.
قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ ءَاوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ
80-) Kale lev enne liy Biküm kuvveten ev aviy ila rüknin şediyd;
 (Lut) dedi ki: “Ah keşke (Bi-) size yetecek bir kuvvetim olsaydı, yahut bir rükn-i şedid’e (sağlam bir direk’e/kale’ye) sığınsaydım”.
قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ
81-) Kalu ya Lutu inna Rusulü Rabbike len yasılu ileyke feesri Bi ehlike Bi kıt'ın minel leyli ve la yeltefit minküm ehadün illemraetek* innehu musıybuha ma esabehüm* inne mev'ıdehümus subh* eleysasubhu Bi kariyb;
 (Melaike) dediler ki: “Ya Lut!... Doğrusu biz senin Rabbinin Rasûlleriyiz... (Onlar) sana asla vasıl olamazlar (korkma)... (Bi-) ehlin (ailen) le gecenin bir (Bi-) bölümünde yürü... Karın hariç sizden hiç biri iltifat etmesin (arkaya bakmasın; geri kalmasın)... Çünkü onlara isabet eden, ona da isabet edecek... Onların mev’id’i (va’dolunan vakti şu) sabahtır... Sabah (da zaten B sırrınca) kariyb (yakın) değil mi?”.
فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ
82-) Felemma cae emruna cealna aliyeha safileha ve emtarna aleyha hıcareten min sicciylin mendud;
Emrimiz geldiği vakit oranın a’lisini safil kıldık (üstünü altına getirdik) ve üzerlerine mendud (istiflenmiş) siccil’ (Sema’daki dağlar’dan; pişirilmiş, taşlaşmış çamur; riyazat ile hasıl olan alternatif kuvveler) den taşlar yağdırdık.

83-) Müsevvemeten ınde Rabbik* ve ma hiye minez zalimiyne Bi beıyd;
Rabbinin indinde simalandırılmış/işaretlenmiş (taşlar)... (Bu helak) zalimlerden (Bi-) uzak değildir.
وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ

84-) Ve ila Medyene ehahüm Şuayba* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, ve la tenkusul mikyale vel miyzane inniy eraküm Bi hayrin ve inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin muhıyt;

Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (irsal ettik)... (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Ölçmeyi ve tartmayı noksan yapmayın... Ben sizi (Bi-) hayır ile görüyorum (dünya malı, bolluk, zenginlik sizi, fıtratınıza bahşedilmiş özelliklerinizden meşgul edip perdelemesin)... Ve sizin üzerinize, ihata eden bir günün azabından korkuyorum”.
وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

85-) Ve ya kavmi evfül mikyale vel miyzane Bil kıstı ve la tebhasün nase eşyaehüm ve la ta'sev fiyl Ardı müfsidiyn;

“Ey kavmim!.. Ölçmeyi ve tartmayı Bil-kıst (uluhiyyet hükümlerine göre, B sırrınca adaletle) tastamam yapın, insanların eşyalarını eksiltmeyin/hakkını vermezlik etmeyin ve ifsad ediciler olarak Arz’da taşkınlık yapmayın”.
بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ

86-) Bekıyyetullahi hayrun leküm in küntüm mu’miniyn* ve ma ene aleyküm Bi Hafiyz;

 “Eğer mü’minler iseniz, Allah Bakiyyesi (salihat, kemalat) sizin için daha hayırlıdır (mal, makam,.. fanidir?)... Ben sizin üzerinize (Bi-) Hafiyz değilim”.
قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ ءَابَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ
87-) Kalu ya Şuaybü e Salatüke te'müruke en netruke ma ya'budu abaüna ev en nef'ale fiy emvalina ma neşa'* inneke leentelHaliymürReşiyd;
Dediler ki: “Ya Şuayb!.. NamazIN mı sana emrediyor, babalarımızın tapınarak ibadet ettiklerini terketmemizi yahut mallarımızda dilediğimizi yapmaktan (vazgeçmemizi)... Muhakkak ki sen Haliym’sin, Reşiyd’sin”.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْ
88-) Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve razekaniy minhu rizkan hasena* ve ma üriydü en ühalifeküm ila ma enhaküm anh* in üriydü illel ıslaha mesteta'tü, ve ma tevfiykıy illâ Billahi, aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb;
 (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!.. Gördünüz mü (bi düşünün) ?.. Ya Rabbimden bir beyyine (kesin delil) üzere isem ve O bana kendinden güzel bir rızık (ilim) verdi ise?... Kendisinden sizi nehyettiğim şeyde size muhalefet etmek dilemiyorum... Gücüm yettiğince (kendim ve sizin için) ıslahtan başka bir şey dilemiyorum...Tevfiyk’im (her muvaffakıyetim) ancak (B sırrınca) Allah iledir... O’na tevekkül ettim ve O’na yöneliyorum”.
وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ
89-) Ve ya kavmi la yecrimenneküm şikakıy en yusıybeküm mislü ma esabe kavme Nuhın ev kavme Hudin ev kavme Salih* ve ma kavmü Lutin minküm Bi beıyd;
 “Ey kavmim!.. Şıkakım (bana düşmanlık ve muhalefet etmeniz) sakın size suç işletmesin; (böylece) Nuh kavmine veya Hud kavmine yahut Salih kavmine isabet edenin mislinin size isabet etmesi ile sizi tecrim etmesin (cezalandırmasın)... Lut kavmi de (B sırrınca) sizden uzak değil”.
وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
90-) Vestağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyHİ, inne Rabbiy Rahîymun Vedud;
 “Rabbinizden mağfiret isteyin (benliğinizle perdelenmeyin), sonra O’na tevbe (rücu’) edin... Muhakkak ki Rabbim Rahıym’dir, Vedud’dur”.
قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
91-) Kalu ya Şuaybü ma nefkahu kesiyren mimma tekulü ve inna lenerake fiyna daıyfa* ve levla rahtuke le racemnake, ve ma ente aleyna Bi aziyz;
Dediler ki: “Ya Şuayb!.. Biz senin dediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz... Ve doğrusu biz seni içimizde zayıf görüyoruz... Eğer raht’ın (içinde kadın olmayan erkek grubu, aşiret’in) olmasaydı kesinlikle seni recmederdik... Sen bizim üzerimize (Bi-) Aziyz değilsin”.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
92-) Kale ya kavmi erahtıy eazzu aleyküm minAllah* vettehaztümuhu veraeküm zıhriyya* inne Rabbiy Bi ma ta'melune Muhıyt;
 (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!... Raht’ım (aşiretim) size Allah’dan daha mı aziz?... Ki O’nu arkanıza atıp unutulan edindiniz (halk ile Hak’dan perdelendiniz)... Muhakkak ki Rabbim yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) muhıyt’tir (yaptıklarınızın cezası muhakkak)”.
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُوا إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ
93-) Ve ya kavmı'melu alâ mekanetiküm inniy amil* sevfe ta'lemune men ye'tiyhi azâbün yuhziyhi ve men huve kazib* vertekıbu inniy meaküm Rakıyb;
 “Ey kavmim!.. Mekanetiniz (skaladaki yeriniz) üzere amel edin, muhakkak ki ben de amilim (amel edenim)... Kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz... Gözetleyin, muhakkak ki ben de sizinle beraber Rakıyb’im”.
وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ ءَامَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ
94-) Ve lemma cae emruna necceyna Şuayben velleziyne amenu meahu Bi rahmetin minna ve ehazetilleziyne zalemus sayhatü feasbehu fiy diyarihim casimiyn;
Emrimiz geldiği vakit, Şuayıb’ı ve Onunla beraber iman etmişleri bizden bir (Bi-) rahmet olarak kurtardık... Zulmedenleri ise sayha (şiddetli titreşimli korkunç ses; İsrafil?) yakaladı da yutlarında yere mıhlanmışcasına çöküp kaldılar.
كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ

95-) Keen lem yağnev fiyha* ela bu'den liMedyene kema beıdet Semud;

Sanki hiç şenliklememişler orada... Dikkat edin, uzaklık (tabiat boyutu) Medyen (halkı) içindir, Semud (kavmi) uzak oldukları gibi.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ
96-) Ve lekad erselna Musa Bi ayatina ve sültanin mübiyn;
Andolsun ki biz Musa’yı (Bi-) ayetlerimiz ve sultan-ı mubiyn (apaçık hüccet) ile irsal ettik.
إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُوا أَمْرَ فِرْعَوْنَ وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ
97-) İla fir'avne ve meleihi fettebeu emre fir'avn* ve ma emru fir'avne Bi reşiyd;
Fravun ve Mele’sine (ileri gelen adamlarına)... Onlar fravun’un emrine tabi oldular... (Oysa) fravun’un emri (Bi-) reşiyd değildir.
يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ
98-) Yakdümü kavmehu yevmel kıyameti fe evradehümün nar* ve bi'sel virdül mevrud;
 (Fravun) kıyamet günü kavminin önüne geçip önderlik eder (Rasûl?)... (İşte) onları Nar’a vardırdı... O varılan yer ne kötü bir yerdir.
وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ
99-) Ve utbiu fiy hazihi la'neten ve yevmel kıyameti, bi'ser rifdül merfud;
Hem şunda (dünya’da) hem de kıyamet gününde bir la’net’e tabi olundular (uzaklığa tard edildiler)... O a’ta/vergi ne kötü bir bağıştır!.
ذَلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْقُرَى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَائِمٌ وَحَصِيدٌ
100-) Zâlike min enbail kura nekussuhu aleyke minha kaimün ve hasıyd;
İşte bunlar o karyelerin (ülkelerin, medeniyetlerin) haberlerindendir... Sana kıssa ediyoruz... Onlardan bir kısmı kaim (ayakta) ve (bir kısmı da) hasıyd (biçilmiş ekin gibi) dir.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ ءَالِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ
101-) Ve ma zalemnahüm ve lâkin zalemu enfüsehüm fema ağnet anhüm alihetühümül letiy yed'une min dunillahi min şey'in lemma cae emru Rabbike* ve ma zaduhüm ğayre tetbiyb;
Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler... Rabbinin emri geldiği vakit, Allah’dan gayrı tapındıkları ilahları kendilerine hiç bir fayda sağlamadı... (İlahları) helakdan başka onların bir şeyini artırmadılar.
وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
102-) Ve kezâlike ahzü Rabbike iza ehazel kura ve hiye zalimetün, inne ahzehu eliymün şediyd;
Rabbinin, zalim oldukları halde yakaladığı karyeleri (şehirleri) işte böyledir yakalaması... Muhakkak ki O’nun yakalaması eliym’dir, şediyd’dir.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ الآخِرَةِ ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ
103-) İnne fiy zâlike le ayeten limen hafe azâbel ahireti, zâlike yevmün mecmu’un lehunNasu ve zâlike yevmün meşhud;
Muhakkak ki bunda Ahiret Azabı’ndan korkan için elbette bir ayet vardır... İşte bu mecmu’ (tüm insanların cem’ olduğu) bir gün’dür... Ve işte bu meşhud (şahid olunan, kendisinde hiç bir şeyin gizli kalmadığı) bir gün’dür.
وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلاَّ لِأَجَلٍ مَّعْدُود
104-) Ve ma nüehhıruhu illâ liecelin ma'dud;
Biz onu ancak ma’dud (sayılı, sayısı belli) bir ecel için te’hir ediyoruz.
يَوْمَ يَأْتِ لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ
105-) Yevme ye'ti la tekellemü nefsün illâ BiizniHİ, feminhüm şakıyyün ve sa’ıyd;
O geldiği gün, Bi-izniHİ (O’nun izni) müstesna hiç bir nefs konuşamaz... Onlardan kimi şakıy (iman nuru olmayan, müşrik; cehennemlik) kimi de saıyd (iman nuru olan, mü’min; cennetlik) dir.
فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ
106-) Feemmelleziyne şeku fefiynnari lehüm fiyha zefiyrun ve şehiyk (un);
Şakıy olanlar, Nar’dadırlar... Onlar orada zefiyr (inleyerek nefes vermek) ve şehıyk’a (hırıltılı nefes almak) sahiptirler (öyle kayıtlı ve engellilerdir!?).
خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
107-) Halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şae Rabbüke, inne Rabbeke fa'alün lima yüriyd;
 (Şakıler) orada, Semavat ve Arz durdukça ebedi kalıcılardır... Rabbinin dilemesi müstesna (cehennem katmanların azablarından çıkmak, arınıp terakki etmek mümkündür)... Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini ziyadesiyle yerine getirir.
وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ عَطَاء غَيْرَ مَجْذُوذٍ
108-) Ve emmelleziyne suıdu fe fiyl cenneti halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şae Rabbük* ataen ğayre meczuz;
Saıyd olanlar ise, Cennet’tedirler... Semavat ve Arz durdukça onda ebedi kalıcılardır... Rabbinin dilemesi müstesna (derece derece geçiş var)... Kesilmeyen bir a’ta (bağış)’dır.
فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّمَّا يَعْبُدُ هَـؤُلاء مَا يَعْبُدُونَ إِلاَّ كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُم مِّن قَبْلُ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍ
109-) Fela tekü fiy miryetin mimma ya'budu haüla'* ma ya'budune illâ kema ya'budu abauhüm min kabl* ve inna lemüveffuhüm nasıybehüm ğayre menkus;
Şunların tapınıp kulluk yapmakta olduklarından şüphe içinde olma!... Daha önce babalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar ancak... Doğrusu biz onlara nasiplerini noksansız, tamı tamına vereceğiz.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ
110-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm* ve innehüm le fiy şekkin minhu muriyb;
Andolsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik de onda ihtilaf edildi... Eğer Rabbinden (hükmedilmiş) geçmiş bir kelime olmasaydı, mutlaka aralarında iş bitirilirdi... Muhakkak ki onlar O’ndan muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeler.
وَإِنَّ كُـلاًّ لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
111-) Ve inne küllen lemma leyüveffiyennehüm Rabbüke a'malehüm* inneHU Bima ya'melune Habiyr;
Muhakkak ki Rabbin onların herbirinin amellerinin karşılığını kendilerine tam verir... Çünkü O, yapmakta olduklarını (B sırrınca; onların hakikatı ve meydana getiricisi olarak) Habiyr’dir.
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
112-) Festekım kema ümirte ve men tabe meake ve la tatğav* inneHU Bi ma ta'melune Basıyr;
O halde sen emrolunduğun gibi müstakım ol, seninle beraber tevbe (rücu’) edenler de... Sakın tuğyan etmeyin... Çünkü O, yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) Basıyr’dir.
وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ
113-) Ve la terkenu ilelleziyne zalemu fetemessekümünnaru ve ma leküm min dunillahi min evliyae sümme la tunsarun;
Zulmedenlere (nefsani kuvveler,..) meyletmeyin, (o takdirde) size Nar dokunur... Sizin için Allah’dan başka evliya yoktur (Veliyniz O’dur?)... Sonra yardım da görmezsiniz.
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
114-) Ve ekımıs Salate tarafeyin nehari ve zülefen minel leyl* innel hasenati yüzhibnes seyyiat* zâlike zikra liz zakiriyn;
Gündüz’ün iki tarafında (dönüşümlerinin ikisinde; öğlen-ikindi vakitlerinde) ve geceden zülfelerde (gecenin gündüze yakın saatlerinde; akşam-yatsı-sabah vakitlerinde) namaz’ı ikame et/ettir... Muhakkak ki hasenat (Hakikatına, sonsuz-sınırsızlığa yönelmek; meleki amel), seyyiatı (madde dünyasının tesirini; nefsani amelin negativ yükünü) giderir... Bu, (Allah’ı) zikredenler için bir hatırlatma/öğüttür.
وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِين
11 5-) Vasbir feinnAllahe la yudıy'u ecrel muhsiniyn;
 (Namaz’a) sabret... Muhakkak ki Allah muhsinlerin (namaz müşahadesinde olanların) ecrini zayi etmez.
فَلَوْلاَ كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُوْلُواْ بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الأَرْضِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ وَكَانُواْ مُجْرِمِينَ
11 6-) Felevla kâne minel kuruni min kabliküm ülu bakıyyetin yenhevne anil fesadi fiyl Ardı illâ kaliylen mimmen enceyna minhüm* vettebealleziyne zalemu ma ütrifu fiyhi ve kânu mücrimiyn;
Sizden önceki devirlerden/kuşaklardan bakıyye (Kitab Ehli, kemalat) sahipleri Arz’da fesad’dan vazgeçirmeli değillermiydi?... Onlardan kurtarmış olduklarımızdan az bir kısmı hariç (bunu yapan olmadı)... Zalim olanlar ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler... Ve mücrimler oldular.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
117-) Ve ma kâne Rabbüke li yühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha muslihun;
Senin Rabbin, ehli ıslah ediciler iken, zulm ile (B sırrı; zulm olarak) karyeleri (ülkeleri, şehirleri) helak edecek değildir.
وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ

118-) Velev şae Rabbüke lecealenNase ümmeten vahıdeten ve la yezalune muhtelifiyn;

Eğer Rabbin dileseydi (tüm) insanları elbette ümmet-i vahide (tek bir ümmet, tevhid ümmeti) yapardı... Hala ihtilaf edip duruyorlar (farklı inanmaya devam edecekler).
لاَّ مَن رَّحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

119-) İlla men rahıme Rabbük* ve lizâlike halekahüm* ve temmet kelimetü Rabbike leemleenne cehenneme minel Cinneti venNasi ecmeıyn;

Ancak Rabbinin rahmet ettiği (iman nuru nasip ettiği) kimse müstesna... İşte bunun için onları halketti... Rabbinin: “Andolsun ki Cehennem’i tamamen cinn ve nas’dan dolduracağım” kelimesi tamamlanmıştır.
وَكُـلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءكَ فِي هَـذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

120-) Ve küllen nekussu aleyke min enbair Rusuli ma nüsebbitü Bihi fuadek* ve caeke fiy hazihil hakku ve mev'ızatün ve zikra lil mu’miniyn;

Rasûllerin haberlerinden senin fuadı’nı (kalbini) kendisiyle (B sırrınca) tesbitleyeceğimiz her’i (her kıssayı) sana kıssa ediyoruz... Bunda (Hud Sûresi’nde) sana Hakk (tahkik), mü’minlere ise bir mev’ize (ibret, öğüt; idrak vesilesi) ve hatırlatma/uyarı gelmiştir.
وَقُل لِّلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ
121-) Ve kul lilleziyne la yu'minuna'melu alâ mekanetiküm* inna amilun;
İman etmeyenlere de ki: “Mekanetiniz (skaladaki yeriniz) üzere amel edin... Biz de amilleriz”.
وَانتَظِرُوا إِنَّا مُنتَظِرُونَ
122-) Ventazıru* inna müntezırun;
“İntizar edin (görmek için bekleyin) !.. Biz de intizar edicileriz”.
وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
123-) Ve Lillahi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurceul emru küllühu fa'budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta'melun;
Semavat’ın ve Arz’ın gaybı (ilmi herşeyi kapsamış) Allah’a aittir... Emr bütünüyle O’na döndürülür... O halde O’na kulluk/ibadet et ve O’na tevekkül et... Rabbin, yapmakta olduklarınızdan (Bi-) gafil değildir.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal