Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



NEML SÛRESİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
56-) Fema kâne cevabe kavmihi illâ en kalu ahricu ale Lutın min karyetiküm* innehüm ünasün yetetahherun;
 (Lut’un) kavminin cevabı: “Al-u Lut’u (Lut hanedanını) karye (şehir, ülke) nizden çıkarın... Muhakkak ki onlar iyice temizlenen insanlardır” demelerinden balka olmadı.
فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ
57-) Feenceynahu ve ehlehu illemraeteh* kaddernaha minel ğabiriyn;
Biz de Onu (Lut’u) ve Onun ehlini kurtardık, Onun karısı müstesna... Onu ğabiriyn (geride kalanlar, helak olanlar)’den (olmasını) takdir ettik.
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَراً فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ
58-) Ve emtarna aleyhim metaren, fesae metarul münzeriyn;
Ve onların üzerine bir yağmur da yağdırdık ki?... Uyarılanların yağmuru ne kötüdür!.
قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ
59-) Kulil Hamdü Lillahi ve Selâmün alâ ıbadiHİlleziynestafa* aAllahu hayrun emma yüşrikûn;
De ki: “Hamd, (tüm özellik ve kemalatların sahibi) Allah’a aittir... Selam, kullarından ıstıfa ettiği (ezelden seçtiği, halis kıldığı) kimseler üzerinedir... Allah mı daha hayırlı yoksa ortak koştukları mı?”.
أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاءِ مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَّا كَانَ لَكُمْ أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ
60-) Emmen halekas Semavati vel Arda ve enzele leküm minesSemai maen, feenbetna Bihi hadaika zate behcetin, ma kâne leküm en tünbitu şecereha* eilahun meAllah* bel hüm kavmün ya'dilun;
Yoksa Semaları ve Arz’ı yaratan ve sizin için Sema’dan bir su inzal eden mi (hayırlı) ?... Onunla (o su ile, B sırrınca) güzel görünüş sahibi/göz-gönül açıcı bahçeler inbat ettik (yetiştirdik)... Onun bir ağacını bile inbat etmeniz sizin için olacak şey değildi... Allah ile beraber bir ilah mı?... Hayır, onlar (Allah’a) denk tutan/Hak’dan sapan bir kavimdir.
أَمَّن جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاً أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
61-) Emmen cealel Arda kararen ve ceale hılaleha enharen ve ceale leha revasiye ve ceale beynel bahreyni haciza* eilahun meAllah* bel ekseruhüm la ya'lemun;
Yoksa Arz’ı bir karar (gah, oturmaya elverişli yer) kılan, aralarında/aralıklarında nehirler oluşturan, onun için (onda) sabit dağlar meydana getiren ve iki deniz arasında haciz (engel) kılan mı (hayırlı) ?... Allah ile beraber bir ilah mı?... Hayır, onların ekseriyeti bilmiyorlar.
أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ
62-) Emmen yüciybül mudtarra iza deahü ve yekşifüssue ve yec'alüküm hulefael’ Ard* eilahun meAllah* kaliylen ma tezekkerun;
Yoksa Muzdar (zarurette kalmış) O’na dua ettiğinde icabet eden, kötülüğü keşfeden (açan, kaldıran) ve sizi Arz’ın halifeleri kılan mı (hayırlı) ?... Allah yanısıra bir ilah mı?... Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz!?.
أَمَّن يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَن يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
63-) Emmen yehdiyküm fiy zulümatil berri vel bahri ve men yursilürriyaha büşren beyne yedey rahmetiHİ, eilahun meAllah* tealellahu amma yüşrikûn;
Yoksa kara’nın ve deniz’in zulumatları içinde size hidayet eden (doğru yolu hep gösteren) ve Rahmetinin önünde müjdeciler olarak rüzgarları irsal eden mi (hayırlı) ?... Allah yanısıra bir ilah mı?... Allah, onların ortak koştuklarından yücedir-a’li’dir.
أَمَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
64-) Emmen yebdeül halka sümme yuıydühu ve men yerzükuküm minesSemai vel Ard* eilahun meAllah* kul hatu burhaneküm in küntüm sadikıyn;
Yoksa halk’ı ibda (izhar) edip sonra onu iade eden ve sizi Sema’dan ve Arz’dan rızıklandıran mı (hayırlı) ?... Allah yanısıra bir ilah mı?... De ki: “Hadi getirin burhanınızı (reddedilemez kanıtınızı), eğer doğru söyleyenler iseniz?”.
قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ
65-) Kul la ya'lemu men fiysSemavati vel Ardıl ğaybe illAllah* ve ma yeş'urune eyyane yüb'asun;
De ki: “Semavat’ta ve Arz’da (tüm) gayb’ı, Allah’dan başka kimse bilmez... Ne zaman ba’solunacaklarını da şuur edemezler/bilmezler”.
بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّنْهَا بَلْ هُم مِّنْهَا عَمِونَ
66-) Belid dareke ılmuhüm fiyl ahireti, bel hüm fiy şekkin minha* bel hüm minha amun;
Halbuki Ahiret hakkında onların ilimleri tedarük etmiş (ard arda ulaştırılmış, birikmiş) tir (fakat işin önemini-ciddiyetini anlamıyorlar, ulaşan bu ilimleri değerlendirmiyorlar) / veya kudret-bilinç boyutu hakkında onların (şahsi) ilimleri ulaşmamıştır (onların gaybı durumundadır)... Hayır, onlar ondan (ahiretten) şekk içindeler... Hayır onlar ondan (ahiretten) kördürler.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَاباً وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ
67-) Ve kalelleziyne keferu eiza künna türaben ve abaüna einna lemuhrecun;
Kafir olanlar (Ahiret’ten, sonsuzluktan perdeliler) dediler ki: “Biz ve babalarımız toprak olduğumuz vakit mi, gerçekten biz (o vakit) çıkarılacakmıyız?”.
لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
68-) Lekad vuıdna hazâ nahnu ve abaüna min kablü in hazâ illâ esatıyrul evveliyn;
 “Andolsun ki bununla biz de bizden önceki babalarımız da va’dolunduk (tehdit edildik)... Bu evvelkilerin masallarından başka değil”.
قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ
69-) Kul siyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mücrimiyn;
De ki: “Arz’da seyredin (dolaşın) da, mücrimlerin akibeti nasıl oldu, bir bakın”.
وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُن فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ
70-) Ve la tahzen aleyhim ve la tekün fiy daykın mimma yemkürun;
Onlar üzerine mahzun olma... Kurmakta oldukları tuzak (mekr) larından darlık/sıkıntı’da olma.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
71-) Ve yekulune meta hazel va'dü in küntüm sadikıyn;
 “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (tehdidiniz, kıyamet, ba’s, haşr) ne zaman?” derler.
قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ
72-) Kul asa en yekûne radife leküm ba'dulleziy testa'cilun;
De ki: “Acele istediğinizin bir kısmı belki de sizin arkanıza-peşinize takılmıştır”.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ
73-) Ve inne Rabbeke lezu fadlin alenNasi ve lâkinne ekserehüm la yeşkürun;
Muhakkak ki senin Rabbin insanlara fazl sahibidir... Fakat onların ekseriyeti şükretmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
74-) Ve inne Rabbeke leya'lemu ma tükinnü suduruhüm ve ma yu'linun;
Ve muhakkak ki senin Rabbin onların sadırlarının iknan ettiğini (sakladığını) da, i’lan ettiklerini (açığa vurduklarını) da bilir.
وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
75-) Ve ma min ğaibetin fiys Semai vel Ardı illâ fiy Kitabin mübiyn;
Sema’da ve Arz’da hiç bir ğayb yoktur ki, mubiyn (apaçık) bir kitab’ta olmasın (o halde nasıl olur da gayb bilinemez, denilir?... Hatta gayb, bilinmek için vardır!).
إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
76-) İnne hazel Kur’âne yekussu alâ beniy israiyle ekserelleziy hüm fiyhi yahtelifun;
Muhakkak ki şu Kur’an, İsrailOğullarına, hakkında ihtilafa düştükleri şeyin (?) ekseriyetini kıssa ediyor (mantıki bir bütünlük içinde anlatıyor).
وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
77-) Ve innehu lehüden ve rahmetün lil mu’miniyn;
Muhakkak ki O (Kur’an), mü’minler için bir huda (rehber, hidayet) ve rahmettir.
إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُم بِحُكْمِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
78-) İnne Rabbeke yakdıy beynehüm Bi hükmiHİ, ve HUvel Aziyzül Aliym;
Muhakkak ki senin Rabbin onlar arasında kendi hükmü ile (B sırrınca) hükmeder... O, Aziyz’dir, Aliym’dir.
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ
79-) Fetevekkel alellah* inneke alel Hakkıl mübiyn;
O halde Allah’a tevekkül et!... Muhakkak ki sen Mubiyn Hakk (apaçık hakikat) üzeresin.
إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ
80-) İnneke la tüsmiul mevta ve la tüsmius summed duae iza vellev müdbiriyn;
Muhakkak ki sen ölülere işittiremezsin, (Hakk’a) arkalarını dönüp gittiklerinde sağırlara da işittiremezsin.
وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ
81-) Ve ma ente Bi hadil umyi an dalaletihim* in tüsmiu illâ men yu'minu Bi ayatiNA fehüm müslimun;
Sen körleri, dalaletlerinden (çıkarıp, çevirip) (Bi-) hidayet edemezsin... Sen ancak müslimler (teslim olmuşlar) olmaları dolayısıyla ayetlerimize (B sırrıyla) iman eden kimselere işittirirsin.
وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
82-) Ve iza vekaal kavlü aleyhim ahrecna lehüm dabbeten minel Ardı tükellimühüm ennen Nase kânu Bi ayatiNA la yukınun;
O Kavl (ilahi söz, hüküm) onlara vaki olduğunda, onlar için Arz’dan bir dabbe (Dabbet’ül Arz, Arz canlısı) çıkarırız ki, (o dabbe) onlara, insanların (B sırrınca) ayetlerimize ikan etmiyor olduklarını, konuşur.
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ فَوْجاً مِّمَّن يُكَذِّبُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ
83-) Ve yevme nahşüru min külli ümmetin fevcen mimmen yükezzibü Bi ayatiNA fehüm yuzeun;
O Gün ki, her ümmetten ayetlerimizi (B sırrınca) tekzib edenlerden bir fevc (topluluk) haşrederiz... Onlar hep beraber-disiplinli-düzenli-mu’tedil bir şekilde sevk olunurlar.
حَتَّى إِذَا جَاؤُوا قَالَ أَكَذَّبْتُم بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا بِهَا عِلْماً أَمَّاذَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
84-) Hatta iza cau kale ekezzebtüm Bi ayatiy ve lem tuhıytu Biha ilmen emma zâ küntüm ta'melun;
Nihayet geldiklerinde (Allah) dedi ki: “İlmen onları (B sırrınca) ihata etmediğiniz halde benim (Bi-) ayetlerimi tekzib mi ettiniz, yoksa ne yapıyordunuz?”.
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِم بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنطِقُونَ
85-) Ve vekaal kavlü aleyhim Bima zalemu fehüm la yentıkun;
 (Bi-) zulmetmeleri dolayısıyla o kavl (söz, hüküm), onlara (aleyhlerine) vaki oldu... Artık onlar nutkedemezler (rabbani kuvveleri, bilinçlerinin mana hassasiyeti yoktur; konuşamazlar).
أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا اللَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
86-) Elem yerav enna cealnelleyle liyeskünu fiyhi vennehare mubsıra* inne fiy zâlike leâyâtin likavmin yu'minun;
Görmediler mi ki, biz geceyi onda sükun bulsunlar diye ve gündüzü de mubsır (gören, aydınlatan) kıldık?... Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için elbette ayetler vardır.
وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ
87-) Ve yevme yünfehu fiys Suri fefezia men fiys Semavati ve men fiyl Ardı illâ men şaAllah* ve küllün etevhü dahıriyn;
O Gün ki, Sur’da (Sur içinde, Sur’a) nefholunur da, Allah’ın diledikleri müstesna, Semalarda kim var ve Arz’da kim var ise (hepsi) dehşetle korkar... Hepsi dahiriyn (küçülmüş, boyun bükmüş) olarak ona gelirler.
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
88-) Ve teral cibale tahsebüha camideten ve hiye temürru merres sehab* sun'Allahilleziy etkane külle şey'* inneHU Habiyrun Bima tef’alun;
Dağları görür de, onlar bulutların geçip gittiği gibi geçip gittiği halde, onları camid (yerinde duruyor, donuk, sabit) sanırsın... (Bu nefh-i sur ve o güne mahsus oluşlar) Allah’ın sun’u (sanatı, yapması, işi’dir) ki herşeyi muhkem yapmıştır... Muhakkak ki O, yaptıklarınızı (B sırrınca) Habiyr’dir.
مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِّنْهَا وَهُم مِّن فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ
89-) Men cae Bil haseneti felehu hayrun minha* ve hüm min fezeın yevmeizin aminun;
Kim (Bi-) hasene (güzel vasıflar) ile geldi ise, onun için ondan daha hayırlısı vardır... Onlar o gün korkudan aminlerdir.
وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
90-) Ve men cae Bisseyyieti fekübbet vucuhühüm fiynnar* hel tüczevne illâ ma küntüm ta'melun;
Kim de (Bi-) kötülük ile geldi ise, onların vechleri (yüzleri) de Nar’da tersine çevrilmiştir... “Ancak yaptıklarınız ile cezalandırılırsınız” (denilir).
إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
91-) İnnema ümirtü en a'bude Rabbe hazihil beldetilleziy harrameha ve leHU küllü şey’* ve ümirtü en ekûne minel müslimiyn;
“Ben yalnızca şu beldenin Rabbine kulluk yapmakla emrolundum... Ki O (bu belde’nin Rabbi) onu (bu beldeyi) tahrim etmiştir (saygıdeğer kılmıştır) ve herşey O’nundur... Ve ben müslimlerden olmakla emrolundum”.
وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ
92-) Ve en etlüvel Kur'ân* femenihteda feinnema yehtediy linefsih* ve men dalle fekul innema ene minel münziriyn;
“Ve Kur’an’ı tilavet etmekle de (emrolundum)”... Artık kim doğru yola gelirse ancak kendi nefsi için doğru yola gelmiş olur... Kim de saptı ise, de ki: “Ben ancak uyarıcılardanım”.
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
93-) Ve kulil Hamdü Lillahi seyüriyküm ayatiHİ feta'rifuneha* ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta'melun;
Ve de ki: “El-Hamdu Lillah!.. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları (azabını tadarak) tanıyacaksınız... Senin Rabbin yaptıklarınızdan (Bi-) gafil değildir”.

 



28.   KASAS SÛRESİ    القصص
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
طسم
1-) Taa Siiiyn Miiiym;
Ta, Siyn, Miym.
تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
2-) Tilke ayatul Kitabil mübiyn;
İşte bunlar O Kitab-ı Mubiyn’in ayetleridir.
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِن نَّبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
3-) Netlu aleyke min nebei Musa ve fir'avne Bil Hakkı li kavmin yu'minun;
İman eden bir kavim için, Musa ve fravun’un haberinden bir kısmını sana Bil-Hakk (hakk olarak) tilavet edeceğiz.
إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعاً يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
4-) İnne fir'avne alâ fiyl Ardı ve ceale ehleha şiyean yestad'ıfü taifeten minhüm yüzebbihu ebnaehüm ve yestahyiy nisaehüm* innehu kâne minel müfsidiyn;
Muhakkak ki fravun Arz’da üstünlük kurmuş ve onun (Arz’ın) ehlini şia (fırka) lara ayırmıştı... Onlardan bir taifeyi istid’af ediyor (zayıf, çaresiz düşürmek istiyor), onların oğullarını boğazlıyor ve kadınlarını diri bırakıyordu... Muhakkak ki o, müfsidlerden idi.
وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ
5-) Ve nüriydü en nemünne alelleziynestud'ıfu fiyl Ardı ve nec'alehüm eimmeten ve nec'alehümül varisiyn;
Biz de, Arz’da mustad’af (zayıf, çaresiz) kılınmışlara menn edelim (ni’met-lutuf’ta bulunalım), onları imamlar yapalım ve kendilerini varisler kılalım diliyoruz (duk).
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ
6-) Ve nümekkine lehüm fiyl Ardı ve nüriye fir'avne ve hamane ve cünudehüma minhüm ma kânu yahzerun;
Ve onları (İsrailOğullarını) Arz’da temkiyn edelim, Fravun’a, Haman’a ve o ikisinin ordularına onlardan (İsrailOğullarından) hazer ediyor oldukları şeyleri gösterelim (diliyorduk).
وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ
7-) Ve evhayna ila ümmi Musa en ardııyh* feiza hıfti aleyhi feelkıyhi fiylyemmi ve la tehafiy ve la tahzeniy* inna radduhu ileyki ve caıluhu minel murseliyn;
Musa’nın anasına şöyle vahyettik: “Onu emzir... Onun üzerine korktuğunda da Onu yemm’e (denize) bırak... Korkma, mahzun olma!... Muhakkak ki biz Onu sana geri döndüreceğiz ve Onu murseliynden kılacağız”.
فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناً إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ
8-) Feltekatahu alü fir'avne li yekûne lehüm adüvven ve hazena* inne fir'avne ve hamane ve cünudehüma kânu hatıiyn;
Al-u Fravun Onu kayıp-yitik bir şey olarak bulup aldı (aramaksızın, istemeksizin buldular)... Kendileri için adüvv (düşman) ve hazan (hüzün, gam, başlarına dert) olacağı için... Muhakkak ki fravun, haman ve o ikisinin orduları hatiiyn (hatalı, günahkar) idiler.
وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
9-) Ve kaletimraetü fir'avne kurretü aynin liy ve lek* la taktüluh* asa en yenfeana ev nettehızehu veleden ve hüm la yeş'urun;
Fravun’un karısı dedi ki: “Benim için de senin için de göz aydınlığıdır (bu)... Onu öldürmeyin... Umulur ki bize faydalı olur, yahut Onu evlad ediniriz”... Onlar (işin) farkında değiller (di).
وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغاً إِن كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَن رَّبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
10-) Ve asbeha fuadü ümmi Musa fariğa* in kâdet letübdiy Bihi lev la en rabatna alâ kalbiha litekûne minel mu’miniyn;
Musa’nın anası’nin fuadı (gönlü) fariğ oldu (başka şey düşünmez oldu)... Mü’minlerden olması için eğer kalbine rabıda koymasaydık (te’yid edip pekiştirmeseydik) az kalsın onu (B gerçeğince) açığa vuracaktı.
وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ قُصِّيهِ فَبَصُرَتْ بِهِ عَن جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
11-) Ve kalet liuhtihi kussıyh* febesûret Bihi an cünübin ve hüm la yeş'urun;
 (Musa’nın anası, Musa’nın) kızkardeşine dedi ki: “Onu izle (ki halinden haberdar olalım)”... (O da) onlar farkında olmaksızın, (Bi-) Onu uzaktan gözledi.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal