Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  18.  KEHF SÛRESİ    الكهف

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM


الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا
1-) El Hamdu Lillahilleziy enzele alâ abdiHİl Kitabe ve lem yec'al lehu ıveca;

HAMD (Muhammed isminin müsemması olan yapıda, açığa çıkardığı kemalat dolayısıyla) o ALLAHa mahsustur ki, KULUna (HAMD işlevi gereği tam hali ile) KİTABı (toplu ilmi), kendisinde hiç bir eğri büğrülük/pürüz/sapma kılmaksızın (Zati şuhud hükmünce) inzal etti.

قَيِّماً لِّيُنذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِن لَّدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً

2-) Kayyimen, li yünzire be'sen şediyden min ledünHU ve yübeşşiral mu'miniynelleziyne ya'melunes salihati enne lehüm ecran hasena;

Dosdoğru (bir Kitab’dır) da (O KUL da dosdoğrudur, adildir)... O’nun ledünnünden/indinden/tarafından olacak şiddetli bir sıkıntı/azab’a karşı (tüm insanları) uyarsın ve salih amel işleyen (şirkten arınmış) mü’minlere, kendileri için güzel bir ecir olduğunu müjdelesin.

مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَداً
3-) Makisiyne fiyhi ebeda;

Ki (bu mü’minler) onun içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.

وَيُنذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً
4-) Ve yünziralleziyne kalüttehazâllahu veleda;

Ve “Allah çocuk edindi” diyenleri de uyarsın için (Kitab’ı kuluna indirdi).

مَّا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً
5-) Ma lehüm Bihi min ilmin ve la liabaihim* kebüret kelimeten tahrucü min efvahihim* in yekulune illâ keziba;
Ne onların ne de atalarının bu konuda (B sırrınca) bir ilmi vardır (taklid ehlidirler, ilim ve yakiyn sözkonusu değil)... Ağızlarından çıkan, kelime/söz olarak ne büyüktür (fakat manasını anlamış değiller)... (Dolayısıyla) onlar bir yalandan başka şey söylemiyorlar.

فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً
6-) Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu'minu Bi hazel hadiysi esefa;
Şimdi sen, bu hadis’e (söze, Kur’an’a B sırrıyla) iman etmezlerse belki de arkalarından kendini harab edercesine (Allah sevgisi dolayısıyla Allah halkını sevme ve şefkat) üzüleceksin (öyle mi?).

إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلا
7-) İnna cealna ma alel Ardı ziyneten leha lineblüvehüm eyyühüm ahsenu amela;
Amel olarak hangisi en güzel diye onları denemek için, Arz’da bulunan herşeyi (onda ne zahir olursa) kendisine (Arz’a) bir zinet yaptık.

وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيداً جُرُزاً
8-) Ve inna le caılune ma aleyha saıyden cüruza;
Ve muhakkak ki biz Arz’da bulunan herşeyi (ölüm ile) çorak bir toprak haline getireceğiz.

أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَباً
9-) Em hasibte enne Ashabel Kehfi ver Rakıymi kânu min ayatina aceba;
Yoksa bizim ayetlerimizden (sadece) Ashab-ı Kehf (mağara ehli, mağara arkadaşları; melekutuna sığınanlar) ve Rakıym’ın (ashab-ı kehf’in isimlerinin yazılı olduğu levha?) mı bir acibe (şaşılacak; ibrete şayan) olduklarını sandın? (Oysa Kehf:1-8 arasında anlatılan ve Kudreti İlahiyyemizin eseri olan sistem ve düzene ait ayetler, varoluş, zuhura gelme ve fani olma realitesi daha hayrete şayan ve ibret alınıp idrak edilmesi gerekendir!).

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً
10-) İz evel fityetü ilelKehfi fekalu Rabbena atina min ledünKE rahmeten ve heyyi' lena min emrina raşeda;
Hani o feta’lar (delikanlılar, yiğit gençler), o kehf’e (dağ’daki büyük mağara’ya; içinde adeta ölü oldukları o mağara’ya?) sığınmışlar ve “Rabbimiz bize ledünnünden bir rahmet ver (bize rahmet hazinelerini, Esmanı aç) ve bizim için (bu) işimizden bir RÜŞD (hidayet, doğru yolda hedefe varma; olgunluk ve kemal hali) hazırla”, demişlerdi.

فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً
11-) Fedarebna alâ azânihim fiyl Kehfi siniyne adeda;
Bu sebeple sayılı seneler, o mağarada onların kulakları üzerine vurduk (kulaklarını/zahiri algılamalarını kapadık).

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَداً
12-) Sümme beasnahüm li na'leme eyyül hızbeyni ahsa lima lebisu emeda;
Sonra onları ba’settik (beden kabirlerinden ilahi güçlerle kalkarak uyanmaları), iki hizipten hangisinin (Ashab-ı Kehf ve muhalifleri veya bunların sembolize ettikleri itikat sahipleri ya da bu mağara ehlinin kendileri aralarında...) kaldıkları müddeti (tarihi-zamanı, değil?) daha iyi ihsa edeceğini (tamamlayıp idrak edeceğini) bilelim için.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى
13-) Nahnu nekussu aleyke nebeehüm Bil Hakk* innehüm fityetün amenu Bi Rabbihim ve zidnahüm hüda;
 (Rasûlum) Onların haberlerini Bil-Hakk (Hakk olarak) biz sana kıssa ediyoruz… Muhakkak ki onlar Rablerine (Bi-Rabbihim; B sırrıyla) iman etmiş (ilmel yakıyn) Feta’lardı... Biz de onları hidayet olarak arttırdık (aynel yakıyn muşahadesini gerçekleştirdik).

وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهاً لَقَدْ قُلْنَا إِذاً شَطَطاً
14-) Ve rabatna alâ kulubihim iz kamu fekalu Rabbuna RabbüsSemavati vel Ardı len ned'uve min duniHİ ilahen lekad kulna izen şatata;
Ve onların kalblerine rabıta koyduk (İlahi yakınlıkların artması ve dahası için mücahade gücü verdik) … İşte (o delikanlılar) kıyam ettiler (bir iman ve vahdet abidesi olarak dikildiler) de şöyle dediler: “Rabbimiz, Semaların ve Arz’ın Rabbi’dir… Onun yanısıra ilah (vücud, müessir) edinmeyiz… Andolsun ki eğer aksini dersek o zaman bir şatat (yani: akıl ve mantığın alamayacağı kadar saçma, aslı olmayan bir yalan) demiş oluruz”.

هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً
15-) Haülai kavmünettehazu min duniHİ aliheten, levla ye'tune aleyhim Bi sultanin beyyin* femen azlemü mimmeniftera alellahi keziba;
 İşte şunlar (hevasını ilah edinenler);şu bizim kavmimiz O’ndan (Allah’tan) ğayrı ilahlar edindiler… Bari bu ilahları üzerine açık bir (Bi-) sultan (hüccet, delil, vücudlarına dair kuvvetli bir burhan) getirseler (müsemması olmayan isimler?) !… O halde Allah üzerine yalan düzerek iftira edenden (şirk, Allah’a bir iftiradır?) daha zalim kim olabilir ?.

وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحمته ويُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقاً
16-) Ve izı'tezeltümuhüm ve ma ya'budune illAllahe fe'vu ilel Kehfi yenşur leküm Rabbuküm min rahmetiHİ ve yüheyyi' leküm min emriküm mirfeka;
 (O delikanlılar kendi kendilerine dediler veya içlerinden biri şöyle dedi ki:) Mademki onlardan ve Allah’tan gayrı taptıklarından/kulluk yaptıklarından uzlet ettiniz, o halde (Rahmaniyet mazharı olan) o kehf’e/mağaraya sığının (riyazat, mücahade yapın) ki, Rabbiniz (Kuds-i Ruh; beyniniz) Rahmetinden (hakiki CANlılığı) sizin için neşretsin ve işinizden sizin için dayanılan şey (tecelliyat) hazırlasın.

وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيّاً مُّرْشِداً
17-) Ve teraşŞemse iza taleat tezaveru an Kehfihim zatel yemiyni ve iza ğarebet takriduhüm zateş şimali ve hüm fiy fecvetin minh* zâlike min ayatillah* men yehdillahu fehüvel mühted* ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen mürşida;
Güneşi (Can) görürsün ki tulu ettiği (doğduğu) vakit mağaralarında sağ tarafa (Hakıkata, cennete, kudsi aleme) ziyaretleşir/meylederek döner… (Güneş) grub ettiğinde (battığında) da sol taraftan (beşeri cihetten, cehennemden) onları makaslayarak geçer (onlara değmeden, sıyırarak, kenardan geçer.) … Ve onlar mağaranın (mağaradan) geniş avlusu (Hakkani yer) içindedirler… İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir… Allah kime hidayet ederse, işte o hakka-doğruya erdirilmiştir…Kimi de idlal etmişse (hidayet etmemişse; perdelemişse) artık onun için bir mürşid veliy bulamazsın (demek ki mürşid veliy Allah’dır).

وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً
18-) Ve tahsebühüm eykazan ve hüm rukud* ve nukallibühüm zâtel yemiyni ve zâteş şimal* ve kelbühüm basitun ziraayhi Bil vesıyd* levittala'te aleyhim levelleyte minhüm firaren ve le muli'te minhüm ru'ba;
Onlar (kabir’deki gibi) uykuda oldukları halde (demek ki olayda ruh beden şartları da geçerli) sen onları ayıktırlar/uyanıktırlar sanırsın (demek ki zahiri bedenleri faal, 5 duyu çalışıyor) … Onları sağ tarafa da sol tarafada kalbederiz=çeviririz (artıyı da eksiyi de taddırırız ki nötürleşsinler) … Köpekleri (nefsleri) de (mağaranın) (Bi-) önüne-avlusuna iki kolunu (tabiat ve ego’dan kaynaklanan vasıflar) bast etmiş=uzatıp yaymıştır (etkisiz, fena halinde) … Eğer onlar üzerine muttali olaydın elbette onlardan yüz çevirir firar ederdin/kaçardın (onların himmetlerinin kendilerine yaşattığı hallerinin enteresanlığı dolayısıyla) …Ve elbette onlardan korku-heyecan dolardın/doldurulurdun (açığa çıkan haller ve melekeler dolayısıyla).

وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَاماً فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَداً
19-) Ve kezâlike beasnahüm li yetesaelu beynehüm* kale kailün minhüm kem lebistüm* kalu lebisna yevmen ev ba'da yevm* kalu Rabbuküm a'lemü Bi ma lebistüm feb'asu ehadeküm Bi verikıküm hazihi ilelMediyneti felyenzur eyyüha ezka taamen fel ye'tiküm Bi rizkın minhu vel yetelettaf ve la yüş'ıranne Biküm ehada;
İşte böylece, onları (kabirdekileri ba’sder gibi) ba’settik (BAİS isminin kuvvesini izhar ettik) aralarında soruşsunlar için (bu deneyimlerinden hasıl olanı kendi istidatlarınca ortaya koysunlar için) … Onlardan (belli bir ilahi sıfatı yaşayanlardan) biri (B-sırrına vakıf olan): “Ne kadar kaldınız?” dedi (deneyimlerinin te’vilini sordu) … (İçlerinden bir kısmı:) “Bir gün veya bir günün bir parçası kaldık”, dediler… (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz (B sırrınca) daha iyi bilir”… Şimdi siz içinizden birini şu (Bi-) gümüşünüzle şehre gönderin de onun (şehrin) en tezkiye olmuş/temiz yiyeceği hangisi bir baksın ve böylece ondan size bir (Bi-) rızık getirsin (mağarada hasıl olan kemalatları ve ilimleri ile şehre indiler; yeni ilimlerini bir marifet olarak yaşayacaklar), çok latif-nazik-dikkatli davransın ve (Bi-) sizi kimseye (perdelilere) hissettirmesin.

إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوا إِذاً أَبَداً

20-) İnnehüm in yazheru aleyküm yercümuküm ev yuıyduküm fiy milletihim ve len tüflihu izen ebeda;

Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa (ya) sizi recm ederler veya kendi milletlerine (itikatlarına; vehmi yaşamlarına) iade ederler/döndürürler… O zaman ebediyyen felah bulamazsınız.

وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِم بُنْيَاناً رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِداً
21-) Ve kezâlike a'serna aleyhim li ya'lemu enne va'dAllahi Hakkun ve ennes saate la raybe fiyha* iz yetenazeune beynehüm emrehüm fekalübnu aleyhim bünyana; Rabbuhüm a'lemü Bihim* kalelleziyne ğalebu alâ emrihim lenettehızenne aleyhim mescida;
Ve keza (insanları) onlar üzerine muttali kıldık (bilgilendirdik) ki, Allah’ın va’dinin hakk olduğunu (ölüm’den sonra ba’s’a; her amelin karşılığı olduğuna) ve o saat’in (kıyametin) şüphe götürmez olduğunu bilsinler… Hani onlar (Ashab-ı Kehf-in dönemindeki toplum, Ashab-ı Kehf’in vefat etmeleri üzerine) aralarında onların işini (Ashab-ı Kehf-in durumunu) tartışıyorlardı… Şöyle dediler: “Onlar (Ashab-ı Kehf) üzerine bina (türbe, ziyaratgah) yapın (veya adeta mağara kabirleri olsun);(ki) Rableri onları (B-sırrı gereği; onların varlığı olarak) daha iyi bilir”… Onların emri (işi-durumu) üzerine galip gelenler (onların durumuna vakıf olanlar veya Ashab-ı Kehf-in takip ettiği iş üzere yaşayarak düşmanlarına galip gelenler) ise, elbette biz onların (Ashab-ı Kehf’in) üzerine/üstüne mescid edineceğiz/yapacağız (ki orada namaz eda edilsin), dediler.

سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُل رَّبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاء ظَاهِراً وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَداً
22-) Seyekulune selasetün rabiuhüm kelbühüm* ve yekulune hamsetün sadisühüm kelbühüm racmen Bil ğayb* ve yekulune seb'atün ve saminühüm kelbühüm* kul Rabbiy a'lemü Bi ıddetihim ma ya'lemuhüm illâ kaliyl* fela tumari fiyhim illâ miraen zahira* ve la testefti fiyhim minhüm ehada;
“Üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler… “Beştir, altıncıları köpekleridir” diyecekler… Ki Racmen Bilğayb’dır (yani, ğaybı taşlamaktır; yani, bilmedikleri hakkında atıp tutmaktadırlar; yani yakiynleri yoktur, zannan konuşurlar) … “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” derler… De ki: “Onların adedini Rabbim (B sırrınca) daha iyi bilir... Onları bilen azdır”... Onlar (Ashab-ı Kehf) hakkında zahiri bir tartışma hariç münakaşaya girişme… Onlar (Ashab-ı Kehf) hakkında, onlardan hiç kimseye birşey sorma (bir fikir alma, bir fetva isteme…).

Not: Ashab-ı Kehf’in adedi keşfen yedidir...
Şöyleki:
Ayette sayı ile ilgili üç ifade var:
“selasetun rabiuhum kelbuhum”; “üçtürler, dörtleyeni köpekleridir”
“hamsetun sadisuhum kelbuhum”; “beştirler, altılıyanı köpekleridir”
ve
“seb’atun VE saminuhum kelbuhum”; “yedidirler VE sekizleyenleri köpekleridir”… İşte bu son ifadedeki “VE”, kendinden sonraki “sekizleyenleri köpekleridir” sıfatını, önceki “yedi”ile cem’ eder ki, Ashab-ı Kehf’in adedi ile ilgili önceki ifadelerde bu “waw” yoktur... Bu yedi’yi sistem’de ve batın manasında düşünmek lazım?...

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً
23-) Ve la tekulenne li şey'in inniy faılün zâlike ğada;
Hiç bir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım”, deme (zira AN’ın maliki, her fiilin faili Allah’dır; irade ve me’şiyyet tektir; üstelik ancak Allah sözünü yerine getirir, va’dini gerçekleştirir, zira her an başka bir şuur hali olan sen yoksun).

إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً

24-) İlla en yeşaAllah* vezkür Rabbeke iza nesiyt ve kul asa en yehdiyeni Rabbiy li akrebe min hazâ raşeda;

Ancak “inşAllah=Allah isterse” şeklinde demen, müstesna (uluhiyyet?) … Unuttuğunda Rabbini zikret (Ona dön) … Ve de ki: “Umarım Rabbim beni rüşd olarak bundan (bu durumdan; veya muhtemelen Ashab-ı Kehf’in elde ettiği başarı ve olgunluk’tan) daha kariyb’e (daha yakına; Zati şuhuda) hidayet eder (ki Ümmet-i Muhammed’in rüşd ve kemalatı, Ashab-ı Kehfi’n fevkındedir, demek)”.

وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِئَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً
25-) Ve lebisu fiy Kehfihim selâse mietin siniyne vezdadu tis'a;
 (Onlar) mağaralarında 300 yıl (aded) kaldılar; 9 da ziyade ettiler (ayette ki terkib itibarıyla bildiğimiz 300+9 yıl, olmayabilir; zira “Siniyn= seneler” kelimesi “Selasemie= üçyüzyıl”ın ma’dud’u değil, “bedel” veya “atfıbeyan”dır?).

قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً
26-) Kulillahu a'lemu Bima lebisu* leHU ğaybüs Semavati vel Ard* ebsır Bihi ve esmı'* ma lehüm min duniHİ min veliyyin, ve la yüşrikü fiy hükmiHİ ehada;
De ki: “Ne kadar kaldıklarını (B sırrınca) Allah daha iyi bilir (demek ki 25. ayette verilen 300+9 göründüğü gibi değil; zira bilinen seneler gibi ve kesin olsaydı bu ifade olmazdı) … Semaların ve Arz’ın ğaybı O’nundur… (B sırrınca) ne şayanı hayret görendir O, ve ne acib işitendir O… Onların O’nun dışında bir Veliy’si de yoktur… O hiç bir kimseyi hükmünde ortak ta etmez”.

وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَداً
27-) Vetlü ma uhıye ileyke min Kitabi Rabbike, la mübeddile li kelimatiHİ ve len tecide min duniHİ mültehada;
 (Rasûlüm) Rabbinin Kitabın’dan sana vahyolunanı (Allah’ın seni sana OKUmasını, Levh-i Mahfuzun’dan aklına vahyedilmesini) tilavet et (meleki kuvveler olarak ortaya koy) … O’nun kelimelerini (hükmünü, sistemi’ni) değiştirecek yoktur… Ondan başka sığınak (vücud) da bulamazsın (Ashab-ı Kehf’in mağarasını da bu açıdan değerlendir).

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً
28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm Bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm* türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikriNA vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;
Onun vechini (zatını) dileyerek, sabah-akşam (devamlı, B sırrınca) Rablerine dua edenlerle (Allah’dan başka dilekleri olmayanlar ile) beraber, nefsine (Allah’ın sabrı ile) sabret … Dünya hayatının zinetini dileyerek onlardan gözlerini kaydırma/ayırma… Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi hep aşırılık olan kimseye itaat etme.

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَاراً أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاء كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءتْ مُرْتَفَقاً
29-) Ve kulil Hakku min Rabbiküm femen şae felyu'min ve men şae felyekfür* inna a'tedna lizzalimiyne naren, ehata Bihim süradikuha* ve in yesteğıysu yüğasu Bi main kelmühli yeşvil vucuh* bi'seşşerab* ve saet murtefeka;
De ki: “Hak Rabbinizdendir… İsteyen iman etsin isteyen inkar edip gerçeği örtsün”… Doğrusu biz, zalimler (müşrikler) için öyle bir ateş hazırlamışız ki duvarı/çadırı (B sırrınca) onları çepe çevre kuşatmıştır… Eğer yardıma çağırsalar, erimiş maden gibi yüzleri pişiren bir su ile (B sırrınca) yardımlarına koşulur… O ne kötü içecek, o ne kötü dayanma yeri.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلا
30-) İnnelleziyne amenu ve amilussalihati inna la nudıy'u ecre men ahsene amela;
Muhakkak ki (Hakikatlerine, Tekliğe) iman edip salih (sünnetullah’a uygun) amel işleyenler var ya, doğrusu iyi amel edenlerin ecrini zayi etmeyiz.

أُوْلَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً
31-) Ülaike lehüm cennatu Adnin tecriy min tahtihümül enharu yuhallevne fiyha min esavire min zehebin ve yelbesune siyaben hudren min sündüsin ve istebrakın müttekiiyne fiyha alel eraik* nı'messevab* ve hasünet murtefeka;
İşte bunlar için altlarından ırmaklar akan ADN cennetleri vardır; orada altın bileziklerle (zati nurlar, tecelliler) süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil (cennette olan) giysiler giyip (güzel sıfatlarla sıfatlanıp) koltuklar (kuvveler, sıfatlar) üzerine dayanıp kurulurlar… O ne güzel sevap (karşılık) ve ne güzel dayanma/faydalanma yeri.

وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاً
32-) Vadrib lehüm meselen racüleyni cealna liehadihima cenneteyni min a’nabin ve hafefnahüma Bi nahlin ve cealna beynehüma zer'a;
 (Rasûlüm) onlara misal olarak şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine üzümlerden iki cennet/bahçe/bağ verdik (akli ve nefsi kuvveler), bu bağların etrafını (Bi-) hurma ağaçlarıyla (duyu organları ile) halkaladık, aralarında da ekinler oluşturduk.

كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئاً وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراً
33-) Kiltel cenneteyni atet üküleha ve lem tazlim minhu şey’en ve feccerna hılalehüma nehera;
Bağların her ikisi de yemişlerini vermiş, ondan (o adamdan) hiçbir şeyi noksan bırakmamış (eksik tutmamış), iki bağın ortasından bir de nehir fışkırtmışız.

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنكَ مَالاً وَأَعَزُّ نَفَرا
34-) Ve kâne lehu semer* fekale li sahıbihi ve huve yuhaviruhu ene ekseru minke malen ve eazzü nefera;
 (Bu adamın) başka geliri/mahsulü de vardı…Bu nedenle arkadaşıyla (misaldeki diğer adamla) tartıştığı bir sırada ona şöyle dedi: “Ben malca senden daha çok ve kişi sayısı olarak da senden daha üstünüm”.

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَذِهِ أَبَداً
35-) Ve dehale cennetehu ve huve zalimün li nefsih* kale ma ezunnü en tebiyde hazihi ebeda;
Ve böylece nefsine zulmederek cennetine/bağına girdi… Şöyle dedi: “Ebediyyen bunun yok olacağını zannetmiyorum”.

وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْراً مِّنْهَا مُنقَلَباً

36-) Ve ma ezunnüs saate kaimeten ve lein rudidtü ila Rabbiy le ecidenne hayren minha münkaleba;

“Kiyametin kopacağını (bunun sona ereceğini) da zannetmiyorum… Ama eğer Rabbime döndürülür isem, kesinlikle bundan daha hayırlı bir akibet bulurum”.

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلا
37-) Kale lehu sahıbuhu ve huve yuhaviruhu ekeferte Billeziy halekake min türabin sümme min nutfetin sümme sevvake racüla;
Konuştuğu arkadaşı ona dedi ki:” (B sırrınca) küfr (inkar) mı ediyorsun seni (önce) toprak’tan, sonra nutfe (sperm)’den halketip sonrada seni bir adam olarak düzenledi?”.

لَّكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَداً
38-) Lakinne HUvAllahu Rabbiy ve la üşrikü Bi Rabbiy ehada;
 “Fakat O Allah Rabbim’dir; binanaleyh (Bi-) Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam”.

وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ إِن تُرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنكَ مَالاً وَوَلَداً
39-) Ve levla iz dehalte cenneteke kulte ma şaAllahu la kuvvete illâ Billah* in terani ene ekalle minke malen ve veleda;
 “Keşke cennetine (bahçene?) girdiğinde <ma şaAllah= me’şiyyeti ilahinin meydana getirdiğidir; la kuvvete illa Billah= (benim kudret ve kuvvetim yok) kuvvet ancak Allah iledir (sıfat, mefsufuna tabidir) >, deseydin… Gerçi sen, beni, malca ve evladça kendinden az görüyorsun da”.

فَعَسَى رَبِّي أَن يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِّنَ السَّمَاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيداً زَلَقاً
40-) Fe asa Rabbiy en yü'tiyeni hayren min cennetike ve yursile aleyha husbanen minesSemai fetusbiha saıyden zeleka;
“Olabilir ki Rabbim bana senin cennetinden (bahçenden) daha hayırlısını verir; senin bağına ise Sema’dan bir hüsban (azab, afat, yıldırım) irsal eder de (bağın) yalçın bir toprak haline gelir”.

أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْراً فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَباً
41-) Ev yusbiha mauha ğavren felen testetıy'a lehu taleba;
 “Ya hut (bağının) suyu dibe çekilir de, bir daha onu talep etmeye gücün yetmez”.

وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَداً
42-) Ve uhıyta Bi semerihi feasbeha yukallibü keffeyhi alâ ma enfeka fiyha ve hiye haviyetün alâ uruşiha ve yekulü ya leyteniy lem üşrik Bi Rabbiy ehada;
Derken onun serveti/geliri (B gerçeğince) kuşatılıp yok edildi…Nihayet çardakları üzerine yıkılmış kalmış bağına yaptığı harcamaları/masrafları/yatırımları dolayısıyla ellerini oğuşturarak şöyle diyordu: “Keşke (Bi-) Rabbime (hiç) bir kimseyi ortak koşmasaydım”.


وَلَمْ تَكُن لَّهُ فِئَةٌ يَنصُرُونَهُ مِن دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِراً
43-) Ve lem tekün lehu fietün yensurunehu min dunillahi ve ma kâne müntesıra;

Allah’dan gayrı kendisine yardım edecek bir topluluğu da çıkmadı; kendi kendini kurtaran da olmadı.

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً
44-) Hünalikel Velayetü Lillahil Hakk* HUve hayrun sevaben ve hayrun ukba;
İşte burada velayet (el-Veli isminin zuhuru), Hak olan Allah’a aittir; O sevab olarak da en hayırlıdır, akibet olarak da.

وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقْتَدِراً
45-) Vadrib lehüm meselel hayatid dünya kemain enzelnahu mines Semai fahteleta Bihi nebatül’ Ardı feasbeha heşiymen tezruhürriyah* ve kânAllahu alâ külli şey’in muktedira;
 (Rasûlüm) onlara dünya hayatının misalini ver… (Dünya hayatı) Sema’dan indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla (B sırrınca) Arz’ın nebatı birbirine karıştı… Derken (o bitki) rüzgarın savurduğu çöp kırıntısı haline geldi… Allah her şeye muktedir’dir.

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ أَمَلا

46-) El malu vel benune ziynetül hayatid dünya* vel bakıyatus salihatu hayrun ınde Rabbike sevaben ve hayrun emela;

Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür… Baki kalacak olan salih ameller ise rabbinin indinde sevap (karşılık) olarak da hayırlıdır, emel olarak da hayırlıdır.

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَداً
47-) Ve yevme nüseyyirul cibale ve teral’Arda barizeten ve haşernahüm felem nüğadir minhüm ehada;
Dağları yürüttüğümüz gün, Arz’ı (bedeni) çırılçıplak görürsün… (O gün) Onların hepsini haşretmiş/toplamışızdır; öyle ki hiç birini ihmal etmeksizin.

وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفّاً لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِداً
48-) Ve uridu alâ Rabbike saffa* lekad ci'tümuna kema halaknaküm evvele merretin, bel zeamtüm ellen nec'ale leküm mev'ıda;
Saf saf rablerine arzolunmuşlardır (hepsi kendi mertebelerine göre rablerine toptan ayandır) … (Onlara şöyle denir:) andolsun ki sizi ilk yarattığımız gibi bize geldiniz… Belki siz, sizin için bir mev’id (hesab için vadedilen bir zaman; ba’s, haşır) oluşturmayacağımızı sandınız.

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراً وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَداً
49-) Ve vudıal Kitabu feteral mücrimiyne müşfikıyne mimma fiyhi ve yekulune ya veyletena mali hazel Kitabi la yuğadiru sağıyraten ve la kebiyreten illâ ahsaha* ve vecedu ma amilu hadıra* ve la yazlimu Rabbüke ehada;
 (O gün, amellerin sûretlerinin kayıtlı olduğu) Kitab ortaya konmuştur… Mücrimlerin, onun içinde olanlardan korkup ürpererek “Eyvah bize bu nasıl Kitapmış ki küçük büyük bırakmadan hepsini ihsa etmiş (tek tek sayıp dökmüş, zabt-muhafaza etmiş)” dediklerini görürsün… Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır… Rabbin kimseye zulmetmez.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلا
50-) Ve iz kulna lil Melaiketiscüdu liAdeme fesecedu illâ ibliys* kâne minel Cinni fefeseka an emri rabbih* efetettehızunehu ve züriyyetehu evliyae min dunİY ve hüm leküm adüvv* bi'se liz zalimiyne bedela;
Hani biz melaike’ye “secde edin Adem’e” dedik de İblis hariç hepsi hemen secde ettiler… İblis CİNNdendi; (bu nedenle) Rabbinin emrinden çıktı (biri oldu) … O halde siz, beni bırakıp onu (iblisi) ve zürriyyetini dostlar mı ediniyorsunuz?.. Halbu ki onlar sizin düşmanınızdır!… Zalimler için ne kötü bir bedel oldu!.

مَا أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُداً
51-) Ma eşhedtühüm halkas Semavati vel Ardı ve la halka enfüsihim* ve ma küntü müttehızel mudılliyne aduda;
Ben onları (cinleri) Semavat ve Arz’ın yaratılmasına da, kendi yaratılmalarına da şahid tutmadım (hakıkatlerini tanıyıp ilahi yakınlığa eremezler) … Ve hiç bir zaman mudıll (saptıran) olanları yardımcı edinmiş değilim.

وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقاً
52-) Ve yevme yekulü nadu şürekâiyelleziyne zeamtüm fedeavhüm felem yesteciybu lehüm ve cealna beynehüm mevbika;
“Ortaklarım diye zannettiklerinizi çağırın” diye nida ettiği GÜN, onları çağırırlar da, onlar kendilerine cevap vermezler… Biz onların aralarına tehlilekeli bir engel koyduk.

وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّوا أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً
53-) Ve rael mücrimunen nare fezannu ennehüm muvakıuha ve lem yecidu anha masrifa;
Mücrimler ateşi gördüler de, artık onun içine düşeceklerini sandılar/bildiler… Ondan (ateşten) başka kaçıp kurtulmaya bir yol bulamadılar (cennetin yolu cenennem narından geçer; yanıp arınmayan cenneti bulamaz).

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْإِنسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلا
54-) Ve lekad sarrefna fiy hazel Kur’âni linNasi min külli mesel* ve kânel İnsanu eksere şey'in cedela;
Andolsun ki biz şu Kur’an’da, insanlar için, her türlü misalden sayıp döktük (çeşitli manaları, türlü türlü gerçekleri misal yollu anlattık) … İnsan ise varolan şeylerin en tartışmaya düşkün olanıdır.

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلا

55-) Ve ma meneanNase en yu'minu iz caehümül hüda ve yestağfiru Rabbehüm illâ en te'tiyehüm sünnetül evveliyne ev ye'tiyehümül azâbü kubüla;

Kendilerine HUDA (hidayet/klavuz) geldikten sonra, insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret istemekten (nefslerinden arınıp yakine ermekten) alakoyan mani, öncekilerin başına gelenlerin kendilerine gelmesini veya azabın karşılarına dikilivermesini beklemektir.

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَمَا أُنذِرُوا هُزُواً
56-) Ve ma nursilül murseliyne illâ mübeşşiriyne ve münziriyn* ve yücadilülleziyne keferu Bil batıli li yudhıdu Bihil Hakka vettehazu ayatiy ve ma ünziru hüzüva;
Biz murseliyn’i (Nebî-Rasûl) ancak müjdeleyici ve uyarıcılar olarak irsal ederiz…Bilfiil gerçeği örten kafirler ise (Bi-) batıl (kendi başına hiçbir varlığı yok) ile (B sırrınca) Hakkı kaydırmağa mücadele ediyorlar… Ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri eğlence edindiler (ciddiye alıp değerlendirmediler).

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَن يَهْتَدُوا إِذاً أَبَداً
57-) Ve men azlemü mimmen zükkire Bi ayati Rabbihi fea'reda anha ve nesiye ma kaddemet yedah* inna cealna alâ kulubihim ekinneten en yefkahuhu ve fiy azanihim vakra* ve in ted'uhüm ilel hüda felen yehtedu izen ebeda;
Rabbinin ayetleri (Rabbani özellikler) ile (B sırrınca) hatırlatıldığı halde onlardan yüz çeviren ve iki eli ile hazırlayıp önceden gönderdiği (beşeri) şeyleri unutandan daha zalim kim olabilir?… Doğrusu onların kalbleri üzerine Onu anlamamaları için kılıflar geçirdik ve kulaklarına da ağırlıklar koyduk…Onları HUDAya (hidayete/rehbere) da’vet etsen de bu halde onlar ebediyyen hidayete eremezler.

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُوا مِن دُونِهِ مَوْئِلا
58-) Ve Rabbükel Ğafuru ZürRahmeti, lev yuahızühüm Bi ma kesebu le accele lehümül azâb* bel lehüm mev'ıdün len yecidu min duniHİ mev'ila;
 (Rasûlüm) senin Rabbin Ğafur ve zürRahmet (Rahmet sahibi) dir… Eğer kazandıkları ile (B sırrınca) onları muaheze etseydi (hemen yakalayıp hesaba çekseydi), elbette azabı çabuklaştırırdı… Ama onlar için va’dedilen bir durum-zaman vardır ki, Ondan gayrı sığınak bulamazlar.

وَتِلْكَ الْقُرَى أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِداً
59-) Ve tilkel kura ehleknahüm lemma zalemu ve cealna li mehlikihim mev'ıda;
İşte sana, zulmettiklerinde helak ettiğimiz karyeler (şehir/medeniyet, beden) ki onların helakı için bir mev’id (takdir edilen süre sonu) tayin etmiştik.

وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُباً
60-) Ve iz kale Musa li fetahu la ebrahu hatta eblüğa mecmeal bahreyni ev emdıye hukuba;
Hani bir vakit Musa, Feta’sına (Feta: genç, delikanlı, yiğit, fütüvvet sahibi; ….’e rağmen amacında ve sülukunda sabit olan) demişti ki: “Durmayacağım/ devam edeceğim ta iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar, yahud uzun zaman/senelerce gideceğim”.

فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَباً
61-) Felemma beleğa mecmea beynihima nesiya hutehüma fettehaze sebiylehu fiyl bahri sereba;
Vaktaki iki denizin arasının cem’ olduğu yere (kudsi bilinç boyutuna) vardılar, balıklarını unuttular (Yunus a.s.ı da yutan balık; ki yolculuk’da, menzile vasıl olana kadar, o balık gıdalarıdır?) … Bunun üzerine o (balık) da o denizde gidiş yeri olarak yolunu edinmişti (Hızır boyutunun bir kerameti olarak pişmiş balık CANlanmış ve diri olarak yoluna devam ediyordu).

فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَدَاءنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَذَا نَصَباً
62-) Felemma caveza kale lifetahu atina ğadaena* lekad lekıyna min seferina hazâ nesaba;
 (Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde Musa Feta’sına: “Ğada’mızı (kahvaltı yemeği, kuşluk veya öğlen yemeği; gündüzlük; ki FENA vaktine işaret) getir bize, hakikaten şu seferimizden bize yorgunluk ilka oldu (daha önce Musa ne yorgunluk ve ne de açlık hissediyor?)”.

قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَباً
63-) Kale eraeyte iz eveyna ilesSahreti feinniy nesiytül hut* ve ma ensaniyhu illeşşeytanu en ezküreh* vettehaze sebiylehu fiylbahri aceba;
 (Musa’nın Feta’sı) gördün mü, dedi: “es-Sahra’ya (o kayaya) sığındığımız zaman o balığı ben unuttum (Hadis-i Şerif’te o kaya, Hızır a.s.ın üzerine oturup, tanınmamak için üstünde bir örtü ile Musa a.s.la buluştuğu kaya’dır?) … Ve bana onu zikretmemi/söylememi/hatırlatmamı şeytandan başkası unutturmadı (ya balık’ı taşımak ve kollamak Musa’nın gencine ait bir görevdi; ya da Musa uyuyor, o genç uyumuyordu ki, hatırladı… Ve şeytan unutturdu?) … O (balık) acaib bir şekilde denizde yolunu edinmişti”.

قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصاً
64-) Kale zâlike ma künna nebğı, fertedda alâ asarihima kasasa;
 (Musa) dedi: “İşte aradığımız o ya”… Böylece izlerinin üzerine geri döndüler (Zati özelliklerle yaşayan Allah KULlarının, örtü ile üzerine oturduğu KAYA’ya vardılar).

فَوَجَدَا عَبْداً مِّنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْماً
65-) Feveceda abden min ıbadiNA ateynahu rahmeten min ındiNA ve allemnahu min ledünNA ılma;
Derken (orada zati bilinçle, saf akılla olan) kullarımızdan bir kul buldular ki biz O’na indimizden (lutuf yollu) bir rahmet vermiş ve yine O’na ledünnümüzden bir ilim (dıştan ta’limi mümkün olmayan bir ilim, ma’rifet) ta’lim etmiştik.

قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً
66-) Kale lehu Musa hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimma ullimte rüşda;
Musa O’na dedi: “Öğretildiğinden bana bir rüşd (Hak, olgunluk, temyiz gücü, doğru düşünme) öğretmen üzerine sana tabi olayım mı (mürşid-irşad gerçeği?) ?”.

قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْراً
67-) Kale inneke len testetıy'a maıye sabra;
 (Hızır a.s.) Dedi ki: “Kesinlikle sen benimle beraberliğe sabredemezsin (senin varoluş ve misyonun zahire, şahadet alemine dönük; batın/ğayb alemine ait hükümler için o halinle takat yetmez)”.

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْراً
68-) Ve keyfe tasbiru alâ ma lem tuhıt Bihi hubra;
 “İyice haberdar olarak kendisini (B sırrınca) ihata etmediğin şey üzere nasıl sabredersin ki?”.

قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِراً وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْراً
69-) Kale setecidüniy inşaAllahu sabiren ve la a'sıy leke emra;
 (Musa) dedi: “İnşallah beni sabreder bulacaksın; her hangi bir Emr’de (iş, emir) sana isyan etmem”.

قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً
70-) Kale fe initteba'teniy fela tes'elniy an şey'in hatta uhdise leke minhu zikra;
 (Hızır) dedi: “Eğer bana tabi olursan (bu manevi yolculukda benim her dediğimi yaparsan), bana hiçbir ŞEY’den sual etme, ta ki ben sana ondan bir bahis/söz açıncaya kadar”.

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً إِمْراً
71-) Fentaleka* hatta iza rekiba fiys sefiyneti harekaha* kale eharakteha litüğrika ehleha* lekad ci'te şey'en imra;
Bunun üzerine ikisi (Musa ve Hızır) koyulup bir gittiler… Nihayet Sefine’ye (Gemi’ye) bindiklerinde (Gemi’nin bahsedildiği bu ayette Bahr=deniz sözcüğü geçmemektedir, ancak 79.ayetteki te’vilinde Bahr geçmektedir), (Hızır) sefineyi yaraladı/deldi (Musa şeriatının talep etmediğini yükledi; böylece şeriat’ın asıl yönünü, hakikatını gösterdi) … (Musa) dedi: “Onun (sefinenin) ehlini (şeriat ehlini) boğmak için mi onu deldin?.. Yemin olsun acaib/tuhaf bir şey yaptın”.

قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْراً
72-) Kale elem ekul inneke len testatıy'a meıye sabra;
 (Hızır) dedi: “Sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?”.

قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْراً
73-) Kale la tuahızniy Bima nesiytü ve la türhıkniy min emriy usra;
 (Musa) dedi: “Unuttuğumla (demek ki Musa’nın nefsi işin içine girdi?. Zaten hikayeye Musa ve Feta’sı (genç’i) başlamış iken artık bu ayetlerde sadece Musa kaldı Hızır’la?) beni (B sırrınca) muaheze etme ve işimden bana zorluk-güçlük yükleme/giriftar etme”.

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُّكْراً
74-) Fentaleka* hatta iza lekıya ğulamen fe katelehu, kale ekatelte nefsen zekiyyeten Bi ğayri nefs* le kad ci'te şey'en nükra;
Derken (ikisi) yine bir gittiler… Nihayet bir oğlan çocuğa (reşid olmamış bir nefs’e) rastgeldiler/karşılaştılar (da tuttu Hızır) onu katletti… (Musa) dedi: “Bi ğayri nefs, bir nefs-i zekiyye’yi (günahsız birini) mi katlettin? (=bir nefse karşılık olmaksızın, tertemiz bir nefsi mi öldürdün?..) … Gerçekten çok münker (anlaşılmayan, bilinmeyen, bu nedenle reddedilen) bir şey yaptın”.

قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْراً
75-) Kale elem ekul leke inneke len testetıy'a meıye sabra;
 (Hızır) dedi: “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?”.

قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْراً
76-) Kale in seeltüke an şey’in ba'deha fela tusahıbniy* kad belağte min ledünniy ‘uzra;
 (Musa) dedi: “Eğer bundan sonra sana (herhangi) şey’den sorarsam artık bana arkadaşlık etme… Hakikaten tarafımdan (son) özre ulaştın”.

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَاراً يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْراً
77-) Fentaleka* hatta iza eteya ehle karyetinistat'ama ehleha feebev en yudayyifuhüma feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekameh* kale lev şi'te lettehazte aleyhi ecra;
Bunun üzerine yine bir gittiler… Nihayet ahalisinden yiyecek istedikleri bir karye (kasaba, şehir) ehline (insan aleminin beden memleketine) vardılar… Ama onlar (ahali) bu ikisini misafir etmekten kaçındılar… Derken orada yıkılmayı dileyen bir cidar (duvar) buldular, (Hızır; Zati Kudret) tuttu onu ikame etti (doğrulttu, dikti; Hakkani muşahade’yi kaim kıldı) … (Musa) dedi: “Eğer isteseydin elbette buna karşılık bir ecr/ücret alırdın (amelinin karşılığında sevap istemek?)”.

قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْراً
78-) Kale hazâ firaku beyniy ve beynik* seünebbiüke Bi te'viyli ma lem testetı' aleyhi sabra;
 (Hızır) dedi: “İşte bu benimle senin aramızda bir fırak (ayrılma) dır (İndimden olan rahmet ve ledünnümden olan ilim ile Allah ahlakı gereği bunları yaparım; yaptıklarımın sevap, makam gibi bir amacı yoktur) … Sana, sabretmeye muktedir olamadığın o şeylerin (Bi-) TE’VİL’ini haber vereceğim”.

أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْباً
79-) Emmes sefiynetü fe kânet li mesakiyne ya'melune fiyl bahri feeredtü en eıybeha ve kâne veraehüm melikün ye'huzü külle sefiynetin ğasba;
 “O sefineden (Gemiyi delmeden) başlayalım: O Sefine, denizde (madde aleminde) amel eden miskinlerin (iş gören fakat hiç bir şeyi olmayan yoksulların) idi… Ben onu (Nebî Musa’nın şeriatında şart olmayan disiplinlerle) ayıplı-kusurlu yapmak diledim... (Çünkü) onların arkasında (gerisinde-ötesinde) her sefineyi gasben alan bir Melik (bedensel rububiyyet; nefs-i emmare) var idi”.

وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً
80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu'mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;
“O oğlan çocuğa (rüşde ermemiş nefs’e) gelince: Onun babası-annesi iki mü’min idi… Binanaleyh (beden hükmünde büluğ çağına gelseydi, o kişiliğe bürüneceği için) onları tuğyan ve küfr’e giriftar etmesinden haşyet ettik”.

فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْماً
81-) Feeredna en yübdilehüma Rabbuhüma hayren minhu zekaten ve akrebe ruhma;
 “Böylece istedik ki, Rableri onlara o çocuktan tezkiye ve temizlik olarak daha hayırlı ve rahmet olarak daha yakını ibda’=izhar etsin”.

وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحاً فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْراً
82-) Ve emmel cidaru fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyneti ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve kâne ebuhüma saliha* feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve ye stahrica kenzehüma* rahmeten min Rabbik* ve ma fealtühu an emriy* zâlike te'vilü ma lem testı' aleyhi sabra;
“Duvara gelince: O, şehirde (beden memleketinde, babaları olan Ruh’ül Kudüs’den perdeli ve gafil olmaları dolayısıyla) iki yetim oğlanın idi (biyolojik olarak babasız olan Hz. İsa bu manada babalı idi; yetim değildi… Nitekim Hadis-i Şerif’te <Nebîler BABA BİR kardeştirler; anaları muhteliftir; DİYNleri birdir>, buyuruluyor) … Onun altında onlara (iki yetim çocuğa) ait bir hazine var idi… Ve babaları da salih idi (Ruh’ül Kuds ile teyid edildiği ayetle belirtilen İsa a.s.ın babası bu Ruh idi… Salih olma bu Ruh’a nisbetledir ki bu nedenle insanların salihler sınıfı en önemli üst sınıftır; <Kudsi Nebîlik Ruh’u>?) … Bundan dolayı Rabbin diledi ki, o iki çocuk buluğ çağına (ayetlerde genel olarak bulüğ iki aşamadır: Cinsiyet hormonlarının devreye girmesi ile olan akli bulüğ, mükellefiyet çağı ve 40 yaşında olan kemal) ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini (kuvveden fiile) çıkarsınlar… Ve ben onu (bütün bu yaptıklarımı kendi) EMR’imden yapmadım… İşte senin sabretmeye güç yetiremediğinin te’vili budur”.

وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْراً
83-) Ve ye s'eluneke an Ziyl karneyn* kul seetlu aleyküm minhu zikra;
Sana Zül’karney (iki karn/boynuz sahibi)’den sual ediyorlar... De ki: Ondan size bir zikr (anma, öğüt, hatırlatma) okuyacağım.

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَباً
84-) İnna mekkenna lehu fiyl Ardı ve ateynahu min külli şey'in sebeba;
Hakikaten biz O’nu Arz’da (beden’de) temkin ettik (imkanlandırdık; muktedir kıldık; iktidar sahibi yaptık) ve O’na herşeyden (istediği kemalattan) bir sebep (yol, çare, yöntem, ilim) verdik.

فَأَتْبَعَ سَبَباً
85-) Feetbea sebeba;
O da bir sebebe tabi oldu (bir yol-yöntem izledi).

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْماً قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْناً
86-) Hatta iza beleğa mağribeşŞemsi vecedeha tağrubu fiy aynin hamietin ve vecede ındeha kavma* kulna ya Zelkarneyni imma en tuazzibe ve imma en tettehıze fiyhim hüsna;
Ta Güneş’in (Can’ın) battığı yere ulaştığında onu (güneşi) bir ayn-i hamiet’te (siyah balçıklı göze’de; yani beşeri biyolojik bedende) batarken buldu...Ve (bir de) onun (güneşin) indinde bir kavm (beden memleketinin ahalisi hükmünde olan çeşitli kuvveler) buldu... Dedik: “Ey Zül’karneyn!.. İster (onlara) azap edersin (onlara ters geleni uygularsın);ister onlar hakkında bir güzellik (güzel bir yol, tavır) edinirsin”.

قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُّكْراً
87-) Kale emma men zaleme fesevfe nuazzibuhu sümme yüreddü ila Rabbihi feyuazzibuhu azâben nükra;
 (Zül’karneyn) dedi ki: “Zulmedene (haddi aşana) azap edeceğiz (arınması için disiplinleri uygulayacağız; zaten herşeyin sebebi/yolu da bize verilmiş)... Sonra Rabbına döndürülecek (ölüm-kıyamet) ve böylece (Rabbı) ona görülmedik/ta’rifsiz bir azap edecek”.

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْراً
88-) Ve emma men amene ve amile salihan felehu cezaenilhüsna* ve senekulu lehu min emrina yüsra;
Ve amma kim (hakikatına) iman eder ve salih amel işlerse (arınıp, hakikatının gereği bilinçli yaşam, sünnetullah’a uygun amel ortaya korsa);işte ceza onun için hüsna (en güzel; cennet hali) dir... Ve ona emrimizden yusra’yı (kolayı, bir kolaylığı) söyleyeceğiz.

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَباً
89-) Sümme etbea sebeba;
Sonra (Zül’Karneyn diğer) bir sebebe (daha) tabi oldu.

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْراً
90-) Hatta iza beleğa matliaş Şemsi vecedeha tatlüu alâ kavmin lem nec'al lehüm min duniha sitra;
Ta güneşin tulu ettiği= doğduğu yere (ki doğu anlamına gelen maşrık tabiri burada kullanılmamış,matlı’=tulu yeri kullanılmış) ulaşınca, onu (güneşi) öyle bir kavim (akli, şuuri kuvveler) üzerine doğar buldu ki, onlar için ona (güneşe) karşı bir sitr (perde, örtü) oluşturmamıştık (İlahi manaları idraklarından perdeleyen bir örtü yok).

كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْراً
91-) Kezâlik* ve kad ehatna Bima ledeyhi hubra;
İşte böyle... Ve hakikaten biz, O’nun (Zül’karneyn’in) yanındaki/katındaki olarak (O’nu B sırrınca) ihata etmişiz- ve dolayısıyla, böylece O’nun durumundan- hakkıyla haberdarız.

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَباً
92-) Sümme etbea sebeba;
Sonra (Zül’Karneyn) bir sebebi (daha) izledi.

حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلا
93-) Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;
Nihayet (doğu ve batı seyrinden sonra) iki sed (set, dağ) arasına (zül’karneyn’in asıl yerine) ulaştı... Orada (o iki seddin önünde veya arasında) neredeyse -hiçbir- söz anlamayacak halde (akılsız) bir kavim buldu.

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدّاً
94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;
Dediler: “Ey Zül’karneyn!.. Şüphesiz ki ye’cüc ve me’cüc (cinni kuvveler) Arz’da ifsad/bozgunculuk yapmaktadırlar... Bizimle onlar arasına bir sed (ameli tedbirler, sistem bilinci) oluşturman üzerine sana bir vergi (bizimle hasıl olan veriler?) verelim mi?”.

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماً
95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;
 (Zül’karneyn) dedi ki: Rabbimin (seyri afaki ve seyri enfüsi ile) beni imkanlandırdığı/muktedir kıldığı daha hayırlıdır... Kuvvetinizle-gücünüzle (kuvveleriniz, melekeleriniz ile B sırrınca) bana yardım edin de sizinle onlar arasına bir radm (set, engel) oluşturayım.

آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَاراً قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً
96-) Atuniy züberel hadiyd* hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu* hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;
Bana demir kütleleri (azim, sebat, amel) getirin... Nihayet iki taraf (veya iki dağ, iki uç, iki yan) arasını müsavi edince (mizan/denge sağlayınca): “NEFHEDİN” dedi (NEFH, öz’den dışa doğru olan Can/Bilinç çıkışıdır ki bu sayede ilim, gerçeği algılama, idrak hasıl olur)... Ta ki onu nar haline getirince,”getirin bana, üzerine eritilmiş bakır/katran dökeyim” dedi.

فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْباً
97-) Femestau en yazharuhu ve mestetau lehu nakba;
Artık onu ne aşmaya muktedir olabildiler ve ne de onu delebildiler (zira dengeyi sağlayan sed artık meleke ve kuvvelerden, onların devamından meydana gelmiş).

قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقّاً
98-) Kale hazâ rahmetün min Rabbiy* feiza cae va'dü Rabbiy cealehu dekkâ'* ve kâne va'dü Rabbiy hakka;
 (Zül’karneyn) dedi: “Bu Rabbimden bir rahmettir... Dolayısıyla Rabbimin va’di gelince onu yerle bir eder (rububiyyetin hükmü böyledir; rububiyyet boyutuna, bedenlere, dünyalara yatırım olmaz)... Ve Rabbimin va’di Hakk’tır”.

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاً
99-) Ve terekna ba'dahüm yevmeizin yemucü fiy ba’din ve nüfiha fiysSuri fecema'nahüm cem'a;
O gün (zilzal sûresi?) onları (o tecelliye) terk ederiz, dalgalar halinde birbirlerine girerler… Sur’a da üflenmiştir (kiyamet);artık hepsini cem’etmişizdir.

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضاً

100-) Ve aradna cehenneme yevmeizin lil kafiriyne arda;

O gün Cehennemi (keşfi şakk’dan sonra, bu müşahade için kafi olmayanlara) kafirlere (gerçeği reddeden perdelilere) öyle bir arz edişle sunmuşuzdur ki.

الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعاً
101-) Elleziyne kânet a'yünühüm fiy ğıtain an zikriy ve kânu la ye stetıy'une sem'a;
Onlar (o kafirler), benim zikrimde, gözleri perdeliydi (ölümü tatmadan sonra gördükleri bu gerçeği ifade eden açık ayetlerimi, tecellilerimi dünyada iken göremediler) … Dinleyip işitmeğe güçleri de yetmiyordu (görüp/OKUyup anlatanları dinlemeye/vahye güçleri de yoktu).

أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَن يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِن دُونِي أَوْلِيَاء إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلا
102-) Efe hasibelleziyne keferu en yettehızu ıbadiy min duniy evliya'* inna a'tedna cehenneme lilkafiriyne nüzüla;
Gerçeği örten bu kafirler beni bırakıp kullarımı veliy edineceklerini mi sandılar?... Biz Cehennemi (birimsellik, madde, fitne yaşamını) kafirler için bir konak olarak hazırladık.

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالا
103-) Kul hel nünebbiuküm Bil ahseriyne a'mala;
De ki: “Ameller itibarıyla en hüsrana uğrayanları (B sırrınca) size haber vereyim mi?”.

الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً
104-) Elleziyne dalle sa'yühüm fiyl hayatid dünya ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun'a;
Onlar ki (şirk ehli), dünya hayatında tüm sa’yleri/çalışmaları boşa giden kimselerdir… Oysa onlar güzel amel yaptıklarını sanıyorlardı.

أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْناً

105-) Ülaikelleziyne keferu Bi ayati Rabbihim ve LıkaiHİ fehabitat a'malühüm fela nukıymu lehüm yevmel kıyameti vezna;

İşte bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na LIKA’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı B sırrınca) küfr (inkar) eden (Rableri ile ikiliğe düşenler);bu nedenle amelleri boşa giden kimselerdir… Artık onlar için kıyamet günü hiç bir ölçü ikame etmeyiz (tartılacak amelleri yok).

ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُواً
106-) Zâlike cezauhüm cehennemü Bima keferu vettehazu ayatiy ve Rusuliy hüzüva;
İşte gerçeği örtüp kafir olmaları, ayetlerimi ve Rasûllerimi alaya almaları (arınmayı, kendilerini tanımayı reddetmeleri) dolayısıyla (B gerçeğince) onların cezası Cehennemdir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلا
107-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati kânet lehüm cennatül firdevsi nüzüla;
Muhakkak ki (hakıkatlerine) iman edip (arınıp) ve bunun gereği olarak salih amel işleyenlere gelince, onlara konak/konuk yeri olarak Firdevs Cennetleri vardır.

خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلا
108-) Halidiyne fiyha la yebğune anha hıvela;
Ebedi kalıcılardır orada… Oradan (hakıkat halinden) hiç çıkmak istemezler de.

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً
109-) Kul lev kânel bahru midâden likelimati Rabbiy lenefidel bahru kable en tenfede kelimatu Rabbiy velev ci'na Bi mislihi mededa;
De ki: “Eğer Rabbimin kelimeleri (manalar) için Deniz (sûretler mertebesi) mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden (sınırsız) önce elbette Deniz tükenirdi (sonsuz) … Ve eğer onun (o denizin) bir (Bi-) mislini daha getirsek (gene yetmezdi)”.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً
110-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya'mel amelen salihan ve la yüşrik Bi ibadeti Rabbihi ehada;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz bir beşerim, ancak (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?) … O halde kim Rabbine LIKA (kavuşma)’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı) umuyorsa salih (sünnete uygun, marifete mutabık) amel işlesin ve Rabbi’nin ibadetine (B sırrınca) birini ortak koşmasın”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal