Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  34. SEBE' SÛRESİ    سبأ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ
1-) ElHamdu Lillahilleziy lehu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı ve lehül Hamdu fiyl ahireti, ve HUvel Hakiymül Habiyr;
Hamd, Semavat’ta ve Arz’da ne varsa (vücudları) kendisine ait olan Allah’a mahsustur... Ahiret’te de Hamd O’na aittir... O, Hakiym’dir, Habiyr’dir.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ
2-) Ya'lemu ma yelicü fiyl Ardı ve ma yahrucü minha ve ma yenzilü mines Semai ve ma ya'rucü fiyha* ve HUver Rahıymul Ğafur;
Arz’a gireni ve ondan çıkanı, Sema’dan ineni ve onun (Sema’nın) içinde uruc edeni bilir... O, Rahıym’dir, Ğafur’dur.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَا أَصْغَرُ مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
3-) Ve kalelleziyne keferu la te'tiynes saatü, kul bela ve Rabbiy lete'tiyenneküm Alimil ğayb* la ya'zübü anhü miskalü zerretin fiys Semavati ve la fiyl Ardı ve la asğaru min zâlike ve la ekberu illâ fiy Kitabin mübiyn;
Kafir olanlar (gerçeği reddedenler): “O Saat (kıyamet, ölüm) bize gelmeyecek” dedi... De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki (O Saat) elbette size gelecektir... Semavat’ta ve Arz’da zerre ağırlığınca bir şey dahi O’ndan gizli kalmaz... (Hatta) ondan daha küçük ve daha büyük (ne varsa o da), illa Kitab-ı Mubiyn’dedir (apaçık kitab’dadır; insan’dadır; eşyanın vücudu...?)”.
لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
4-) Liyecziyelleziyne amenu ve amilussalihat* ülaike lehüm mağfiretün ve rizkun keriym;
İman edip salih amel işleyenleri cezalandırması (çalışmalarının karşılığının oluşması) içindir (bu)... İşte onlar için bir mağfiret (kötülüklerini, günahlarını, nefsani hallerini örtme) ve keriym bir rızık vardır.
وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِّن رِّجْزٍ أَلِيمٌ
5-) Velleziyne seav fiy ayatiNA muaciziyne ülaike lehüm azâbü min riczin eliym;
Aciz-etkisiz bırakırcasına ayetlerimiz hakkında koşuşturanlara (Hak olan hakikatlerini ve Sistemi adeta batıl kılmaya/iptal etmeye-geçersiz saymaya çalışanlara) gelince, işte onlar için ricz (pislik, vehim)’den elem verici bir azab vardır.
وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
6-) Ve yeralleziyne utül ılmelleziy ünzile ileyke min Rabbike HUvel Hakka, ve yehdiy ila sıratıl Aziyzil Hamiyd;
Kendilerine ilim verilenler, senin Rabbinden sana inzal olunanın Hakk’ın ta kendisi olduğunu ve Aziyz, Hamiyd’in sıratına (Hakikatına erdirme yoluna) hidayet ettiğini görürler.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ
7-) Ve kalelleziyne keferu hel nedüllüküm alâ racülin yünebbiüküm iza müzzıktüm külle mümezzekın, inneküm lefiy halkın cediyd;
Kafirler (gerçeği reddeden perdeliler) dedi ki: “Dağılıp paramparça olduğunuz vakit, muhakkak ki siz halk-ı cediyd’de (yeni bir yaratılışta) olursunuz, diye size haber veren bir adamı size gösterelim mi?”.
أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَم بِهِ جِنَّةٌ بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعِيدِ
8-) Eftera alellahi keziben em Bihi cinnetün, belilleziyne la yu'minune Bil ahireti fiyl azâbi ved dalalil beıyd;
“(Acaba o adam) Allah üzerine bir yalan mı uydurdu yoksa onda (B sırrınca) bir cinnet mi söz konusu?”... Bilakis, Ahiret’e (B sırrıyla) iman etmeyenler azab ve uzak bir sapkınlık içindedirler.
أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِن نَّشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِّنَ السَّمَاءِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ
9-) Efelem yerav ila ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm mines Semai vel Ard* in neşe' nahsif Bihimül Arda ev nüskıt aleyhim kisefen mines Sema'* inne fiy zâlike leayeten likülli abdin müniyb;
Önlerinde ve arkalarında, Sema’dan ve Arz’dan ne olduğunu görmediler mi?... Eğer dilesek (Bi-) onları Arz’a batırırız yahut üzerlerine Sema’dan parçalar düşürürüz... Muhakkak ki bunda (hakikatına) yönelen her kul için elbette bir ayet vardır.
وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ
10-) Ve lekad ateyna Davude minna fadla* ya cibalü evvibiy meahu vettayr* ve elenna lehül hadiyd;
Andolsun ki Davud’a bizden bir fazl (üstünlük) verdik... “Ey dağlar, Onunla beraber beni tesbih edin (Hz.Musa’ya ağaçtan kelam, Hz.Davud’a dağlardan tesbih) ve (ey) kuşlar (siz de)!”... O’nun için demir’i (elementleri?) yumuşattık.
أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحاً إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
11-) Enı'mel sabiğatin ve kaddir fiysserdi va'melu saliha* inniy Bima ta'melune Basıyr;
 “Geniş (herşeyi örten, tam koruyan?) zırhlar yap... Dokumada takdir et (ölçülü, sağlam, mükemmel yap)... Ve salih amel işleyin... Doğrusu ben yaptıklarınızı (B sırrıyla?) Basıyr’im” (diye emrettik).
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ
12-) Ve li Süleymaner riyha ğudüvvüha şehrun ve revahuha şehr* ve eselna lehu aynel kıtr* ve minel cinni men ya'melu beyne yedeyhi Bi izni Rabbih* ve men yeziğ minhüm an emriNA nüzîkhu min azâbis seıyr;
Süleyman’a da sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan o rüzgarı (verdik)... Ve Onun için kıtr (katran) gözesini (kaynağını sel gibi) akıttık... Rabbinin izniyle (Bi-izni Rabbihi) Cinn’den kimileri de Onun önünde çalışırdı... Onlardan kim emrimizden çıkarsa, ona Saiyr’in (alevli bir ateş) azabından tattırırız.
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْراً وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
13-) Ya'melune lehu ma yeşau min mehariybe ve temasiyle ve cifanin kel cevabi ve kudurin rasiyat* ı'melu ale Davude şükra* ve kaliylun min ıbadİYeş şekûr;
Onun (Süleyman) için, mihrablardan (yüksekçe yerlerden), heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan (idrak için mana kalıblarından) ve yerlerinde sabit kazanlardan (Süleyman) ne dilerse yaparlar (dı)... “(Ey) Al-i Davud!... Şükür için/olarak amel edin (ni’metleri yerli yerinde, gereği gibi kullanın)... Kullarımdan şükreden azdır”.
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
14-) Felemma kadayna aleyhil mevte ma dellehüm alâ mevtihi illâ dabbetül’ Ardı te'külü minseeteh* felemma harre tebeyyenetil cinnü en lev kânu ya'lemunel ğaybe ma lebisû fiyl azâbil mühiyn;
Ona (Süleyman’a) ölümü hükmettiğimizde (fena), Onun ölümü üzerine, Onun minseeti’ni (üzerine yaslandığı sopasını) yiyen dabbet’ül arz (araza canlısı, ağaç kurdu’n) dan başkası onlara (cinnlere) delalet edip (gerçeği) göstermedi (çünkü başka türlü mümkünü yok)... Nihayet (Süleyman) yıkıldığında, cinn (in durumu) tebeyyün etti (ayan beyan oldu) ki eğer (cinn cinsi) gaybı bilenler olsaydılar, azab-ı muhiyn (alçaltıcı azab) içinde (gafil) kalmazlardı.
لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
15-) Lekad kâne liSebein fiy meskenihim ayetün, cennetani an yemiynin ve şimal* külu min rizkı Rabbiküm veşküru leHU, beldetün tayyibetün ve Rabbün Ğafur;
Andolsun ki Sebe’ (liler) için kendi meskenlerinde (bedenlerinde) bir ayet vardı (r)... Sağdan ve soldan iki cennet (iki bahçe ile çevrili?)... (Kendilerine): “Rabbinizin rızkından yeyin ve O’na şükredin!... Tayyib bir belde ve Ğafur bir Rab” (denildi).
فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُم بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَى أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِّن سِدْرٍ قَلِيلٍ
16-) Fea'redu feerselna aleyhim seylel arimi ve beddelnahüm Bi cenneteyhim cenneteyni zevatey ükülin hamtın ve eslin ve şey’in min sidrin kaliyl;
Onlar (şükür’den, Hakkani yaşamdan) yüz çevirdiler (bedensel, nefsani yaşadılar)... Bu yüzden onlara Arım Seli’ni (büyük seli) irsal ettik ve (bu sel ile) onların iki cennetini, hamt (acı, buruk) yemişli, acı ılgınlı (meyvesi yenmeyen bir ağaç türü) ve sidr (meyvesi Nıbk olan sedir ağacı; Hz.Rasûlullah’ın mi’rac’ında bahsettiği ağaç) den az bir şey (?) bulunan iki cennete (B sırrınca) tebdil ettik.
ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ
17-) Zâlike cezeynahüm Bima keferu* ve hel nücaziy illel kefur;
Küfr (nankörlük) etmeleri ile onları (B sırrınca) işte böyle cezalandırdık... Nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız ki (demek ki Allah ni’metsiz insan yaratmamıştır... Kimi ni’meti değerlendirerek şükreder, kimi de zayi ederek nankörlük eder) ?.
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّاماً آمِنِينَ
18-) Ve cealna beynehüm ve beynel kurelletiy barekna fiyha kuren zahireten ve kadderna fiyhes seyr* siru fiyha leyaliye ve eyyamen aminiyn;
Onlar (Sebe’liler) ile, içlerinde bereketler halkettiğimiz karyeler (şehirler?) arasında zahir (görünen, müşahade mahalli) karyeler oluşturduk... Onların (o şehirlerin) içinde seyri takdir ettik (ölçüledik, düzenledik)... “Oralarda geceler (de) ve gündüzler (de) aminler olarak seyredin (seyr-i sülük edin)” (dedik).
فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا أَنفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
19-) Fekalu Rabbena baıd beyne esfarina ve zalemu enfüsehüm fecealnahüm ehadiyse ve mezzaknahüm külle mümezzek* inne fiy zâlike leâyâtin likülli sabbarin şekur;
 “Rabbimiz, seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefslerine zulmettiler... Biz de onları ehadis (anlatılan ibretlik olaylar) kıldık ve onları darmadağan ettik... Muhakkak ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için elbette ayetler vardır.
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقاً مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ
20-) Ve lekad saddeka aleyhim ibliysü zannehu fettebeuhü illâ feriykan minel mu’miniyn;
Andolsun ki İblis, onların hakkında zannını tasdik etti (doğru çıkardı) da mü’minlerden bir fırkadan başkası ona tabi oldular.
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِم مِّن سُلْطَانٍ إِلَّا لِنَعْلَمَ مَن يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ
21-) Ve ma kâne lehu aleyhim min sultanin illâ lina'leme men yu'minu Bil ahireti mimmen huve minha fiy şekk* ve Rabbüke alâ külli şey'in Hafiyz;
Oysaki onun onlar üzerine bir sultanı (sulta, hakimiyet) yoktu (r)... Ancak (B sırrıyla) Ahirete (kudret-bilinç boyutuna) iman edeni, ondan şekk içinde olan (beden-dünya ehli, perdeli) kimseden (farkını) bilelim diye (böyle yaptık; şeytanın bir kudreti sözkonusu değil?)... Senin Rabbin herşey üzerine Hafiyz (herşeyi ayakta tutan-muhafaza eden?)’dir.
قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ
22-) Kulid'ulleziyne zeamtüm min dunillah* la yemlikûne miskale zerretin fiys Semavati ve la fiyl Ardı ve ma lehüm fiyhima min şirkin ve ma lehu minhüm min zahiyr;
De ki: “Allah’dan başka (isimlendirerek var) zannettiklerinizi çağırın (hadi?) !... (O isimlendirdikleriniz) ne Semavat’ta ve ne de Arz’da zere ağırlığınca bir şeye malik değildirler (vücudları sözkonusu değil?)... Onların (o isimlendirdiklerinizin) bu ikisinde (Semavat ve Arz’da) bir şirki (ortaklığı) yoktur ve O’nun (Tek Vücud olan Allah’ın) bunlardan bir destekçisi/yardımcısı (ikiliyeni) de yoktur”.
وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ
23-) Ve la tenfauş şefaatü ındeHU illâ limen ezine leh* hatta iza füzzia’ an kulubihim kalu ma zâ kale Rabbüküm* kalül Hakk* ve HUvel Aliyyül Kebiyr;
O’nun indinde şefaat fayda vermez... Kendisine izin verdiği müstesna... Nihayet kalblerinden dehşet-korku tevzi’ edildiğinde: “Rabbiniz ne dedi?” dediler... “Hakk” dediler (O’nun hükmü olan fıtratınız şefaatı kabildir veya değildir ki bu hakkdır)... O, Aliyy’dir, Kebiyr’dir.
قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
24-) Kul men yerzukuküm mines Semavati vel Ard* kulillahu ve inna ev iyyaküm leâla hüden ev fiy dalalin mübiyn;
 De ki: “Semavat’tan ve Arz’dan sizi rızıklandıran kimdir?”... De ki: “Allah (dır);(Hakikat, kaynak, Rabbimiz aynı ise) muhakkak ki biz yahut siz bir huda (hidayet) üzereyiz yahut apaçık bir dalal (sapkınlık) içindeyiz (iki tutum birbirinin aynı veya devamı ya da aynı yönde değil?)”.
قُل لَّا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلَا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ
25-) Kul la tüs'elune amma ecramna ve la nüs'elü amma ta'melun;
De ki: “İşlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız... Sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayız (önemli olan hakikata göre gerçek durumumuzun ne olduğu?)”.
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ
26-) Kul yecmeu beynena Rabbüna sümme yeftehu beynena Bil Hakk* ve HUvel Fettahul’ Aliym;
De ki: “Rabbimiz aramızı cem’ eder, sonra aramızı Bil-Hakk (Hakk olarak) feth eder (hidayette olan ile dalalette olanı temyiz eder)... O, Fettah’dır, Aliym’dir”.
قُلْ أَرُونِي الَّذِينَ أَلْحَقْتُم بِهِ شُرَكَاء كَلَّا بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
27-) Kul eruniyelleziyne elhaktüm Bihi şürekâe kella* bel HUvAllahul Aziyzül Hakiym;
De ki: “O’na (B sırrınca) ilhak ettiğiniz (kattığınız?) ortakları gösterin bana (?) !... Hayır, haşa!... Bilakis O, Aziyz, Hakiym (olan) Allah’dır”.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
28-) Ve ma erselnake illâ kâffeten linNasi beşiyran ve neziyran ve lâkinne ekseren Nasi la ya'lemun;
 (Ey AllahRasûlü ve HateminNebî!) Seni, kaffeten linnas (tüm insanlar için) beşiyr (bir müjdeci) ve neziyr (bir uyarıcı) olarak irsal ettik... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
29-) Ve yekulune meta hazel va'dü in küntüm sadikıyn;
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (tehdidiniz, kıyamet, ba’s, haşr) ne zaman?” derler.
قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ
30-) Kul leküm miyadü yevmin la teste'hırune anhü saaten ve la testakdimun;
De ki: “Sizin için bir günün mi’adı (va’dolunanın tahakkuk edeceği bir gün) vardır... Ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri geçebilirsiniz”.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَن نُّؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ
31-) Ve kalelleziyne keferu len nu'mine Bi hazel Kur’âni ve la Billeziy beyne yedeyh* ve lev tera iziz zalimune mevkufune ınde Rabbihim* yerciu ba'duhüm ila ba'dinil kavl* yekulülleziynestud'ıfu lilleziy nestekberu levla entüm lekünna mu’miniyn;
Kafir olanlar (gerçeği reddedenler) dediler ki: “Bu Kur’an’a da, bundan öncekine (Levh-i Mahfuz’a) de (B sırrıyla) asla iman etmeyeceğiz”... Zalimler Rablerinin indinde durdurulmuşlar iken, bir görsen!... Bazısı bazısına sözü döndürür halde (iken)... Mustad’af olanlar (zayıf, güçsüz, çaresiz bırakılanlar; ruhani kuvveler), müstekbir olanlara (büyüklük taslayanlara; nefsani kuvveler): “Eğer siz olmasaydınız, elbette biz mü’minler olurduk” der.
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءكُم بَلْ كُنتُم مُّجْرِمِينَ
32-) Kalelleziynestekberu lilleziynestud'ıfu enahnu sadednaküm anil hüda ba'de iz caeküm bel küntüm mücrimiyn;
Müstekbir olanlar, mustad’af olanlara dedi ki: “Size geldiğinde, huda (hidayet) dan sizi biz mi alakoyduk?... Hayır, siz mücrimler (suçlular; hakikatından gafil olmayı göze alanlar) idiniz”.
وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَن نَّكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَندَاداً وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الْأَغْلَالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
33-) Ve kalelleziynestud'ıfu lilleziynestekberu bel mekrulleyli vennehari iz te'mürunena en nekfüre Billahi ve nec'ale leHU endada* ve eserrun nedamete lemma raevül azâb* ve cealnel ağlale fiy a'nakılleziyne keferu* hel yüczevne illâ ma kânu ya'melun;
Mustad’af olanlar, müstekbir olanlara dedi ki: “Hayır, gece ve gündüz’ün mekri (?)... Hani bize, (Bi-) Allah’ı küfr (inkar) etmemizi ve O’na endad (eşler) oluşturmamızı emrederdiniz”... Azabı gördüklerinde ise nedamet (lerin) i gizlediler (içlerinde pişmanlık-yanıldıklarını sakladılar; artık mutlu olamazlar)... Kafir olanların boyunlarında ağlal (halkalar, kayıtlar, bağlar?) oluşturduk... Yaptıklarından başkası ile mi cezalandırılırlar?.
وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
34-) Ve ma erselna fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna Bima ursiltüm Bihi kafirun;
Biz hangi karye’ye (şehre, memlekete) bir neziyr (uyarıcı; akıl) irsal ettik isek, illa oranın mutrafları (şükretmeyen, dünyevi imkanlarla şımaranları): “Muhakkak ki biz onunla (B sırrınca) irsal olunduğunuza (risaletinizle gönderilene) kafirleriz”.
وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالاً وَأَوْلَاداً وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
35-) Ve kalu nahnu ekseru emvalen ve evladen ve ma nahnu Bi muazzebiyn;
Ve dediler ki: “Biz malca da evladca da daha çokuz... Biz (Bi-) azab edilenler değiliz”.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
36-) Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau ve yakdiru ve lakinne ekseren Nasi la ya’lemun;
De ki: “Muhakkak ki Rabbim rızkı, dilediğine bast eder (açıp yayar, genişletir) ve daraltır... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler”.
وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ جَزَاء الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ
37-) Ve ma emvalüküm ve la evladüküm Billetiy tukarribüküm ındeNA zülfa illâ men amene ve amile saliha* feülaike lehüm cezauddı'fi Bima amilu ve hüm fiyl ğurufati aminun;
 (B sırrınca) sizi yaklaştırıp indimizde yakınlık derecesi sağlayacak olan, ne mallarınız ve ne de evladlarınız değildir... Ancak iman edip salih amel işleyen müstesna... İşte onlar için (çalışmalarının) karşılık (ğı) kat kattır... Onlar ğurfa’lar (cennet odaları, üst katlar, yüksek mertebeler) içinde aminlerdir.
وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
38-) Velleziyne ye s'avne fiy ayatiNA muaciziyne ülaike fiyl azâbi muhdarun;
Aciz-etkisiz bırakırcasına ayetlerimiz hakkında koşuşturanlara (hakikatlerini, sistemi adeta batıl kılmaya/iptal etmeye-geçersiz saymaya çalışanlara) gelince, işte onlar azab’ta hazır tutulacak (hiç gaib olmayacak) olanlardır.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
39-) Kul inne Rabbiy yebsütür rizka limen yeşau min ıbadihi ve yakdiru leh* ve ma enfaktüm min şey'in feHUve yuhlifuh* ve HUve hayrur razikıyn;
De ki: “Muhakkak ki Rabbim rızkı, kullarından dilediğine bast eder (açar, yayar, genişletir) ve (dilediği) ona kısar/daraltır (da)... Bir şey infak ederseniz, O, onu ihlaf eder (yerine başkasını verir, başkasını doldurur; boşluk yok)... O, Rızıklandıranların en hayırlısıdır”.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَهَؤُلَاء إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ
40-) Ve yevme yahşüruhüm cemiy’an sümme yekulü lilMelaiketi ehaülai iyyaküm kânu ya'budun;
 (Zikret o) Gün (ü) ki, (Allah) hepsini haşreder (toplar), sonra meleklere: “Bunlar mı yalnızca size kulluk/ibadet ederler idi?” der.
قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِم بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُم بِهِم مُّؤْمِنُونَ
41-) Kalu subhhaneKE ENTE veliyyüna min dunihim* bel kânu ya'budunel cinne, ekseruhüm Bihim mu'minun;
 (Melekler) dedi ki: “Subhansın (tesbih ederiz) sen (i; başka varlığımız yok; tesbihin olarak varız; münezzehsin) !.. Sensin Veliymiz, onlar değil... Bilakis onlar Cinn’e kulluk/ibadet ederler idi... Onların ekseriyeti onlara (cinlere B sırrınca) mü’minlerdir”.
فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَّفْعاً وَلَا ضَرّاً وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
42-) Fel yevme la yemlikü ba'duküm li ba'dın nefan ve la darra* ve nekulü lilleziyne zalemu zuku azâben narilletiy küntüm Biha tükezzibun;
İşte O Gün, bazınız bazınıza ne bir faydaya ve ne de bir zarara malik değildir... Zulmedenlere: “Kendisini (B sırrınca) tekzib ettiğiniz o Nar’ın azabını tadın!” deriz.
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا رَجُلٌ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُكُمْ وَقَالُوا مَا هَذَا إِلَّا إِفْكٌ مُّفْتَرًى وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
43-) Ve iza tütla aleyhim ayatuNA beyyinatin kalu ma hazâ illâ racülün yüriydü en yesuddeküm amma kâne ya'büdü abaüküm* ve kalu ma hazâ illâ ifkün müftera* ve kalelleziyne keferu lil Hakkı lemma caehüm, in hazâ illâ sıhrun mübiyn;
Ayetlerimiz onlara apaçık olarak tilavet edildiğinde (zalimler) dediler ki: “Bu, babalarınızın kulluk/ibadet edegeldiği şeyden sizi çevirmek/alakoymak dileyen bir adamdan başka değil”... Ve yine dediler ki: “Bu, uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değil”... Kafir olanlar Hakk’a, kendilerine geldiğinde: “Bu, ancak apaçık bir sihirdir”, dedi.
وَمَا آتَيْنَاهُم مِّن كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ
44-) Ve ma ateynahüm min kütübin yedrusuneha ve ma erselna ileyhim kableke min neziyr;
Halbuki onlara okuyup ders edecekleri kitablar vermemiştik (ilim, amel sözkonusu olamaz; ilham, keşif de yok?)... Senden önce onlara bir neziyr de irsal etmemiştik.
وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
45-) Ve kezzebelleziyne min kablihim ve ma beleğu mı'şare ma ateynahüm fekezzebu Rusuliy* fe keyfe kâne nekiyr;
Onlardan öncekiler de yalanlamıştı (genetik?)... (Hem bunlar) onlara (öncekilere) verdiğimizin onda birine bile ulaşmamışlardır... (Fakat yine de) Rasûllerimi tekzib ettiler... Benim Nekiyr’im (beni inkar, redd, tanımama; ve onun sonucu cezam) nasıl oldu?.
قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ
46-) Kul innema eızuküm Bi vahıdetin, en tekumu Lillahi mesna ve fürada sümme tetefekkeru* ma Bi sahıbiküm min cinnetin, in huve illâ neziyrun leküm beyne yedey azâbin şediyd;
De ki: “Size ancak (B sırrınca) bir tek öğüt veriyorum: (Hakikatınız olan) Allah için (vahdet gerçeğinin açığa çıkması için) ikişer ikişer, teker teker (kapanıp kaldığınız nefsinizden doğrulup) kıyam ediniz (?), sonra da tefekkür ediniz!.. Sahibinizde (arkadaşınızda) bir cinnet söz konusu değildir... O ancak şiddetli bir azabın önünde sizin için bir neziyrdir”.
قُلْ مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
47-) Kul ma seeltüküm min ecrin fe huve leküm* in ecriye illâ alellah* ve HUve alâ külli şey'in Şehiyd;
De ki: “Sizden bir ecr istemişsem, o sizin olsun... Benim ecrim ancak Allah üzerinedir... O, herşeye Şehiyd’dir”.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
48-) Kul inne Rabbiy yakzifü Bil Hakk* allamul ğuyub;
De ki: “Muhakkak ki Benim Rabbim hakkı kazf eder (kuvvetle atar, salar)... Allam’ül Ğuyub’dur (gaybları çok iyi bilen)”.
قُلْ جَاء الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ
49-) Kul cael Hakku ve ma yübdiül batılu ve ma yuıyd;
De ki: “Hakk geldi!... (Artık) batıl ne ibda’ (bir şey izhar) eder ve ne de iade eder”.
قُلْ إِن ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي وَإِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِي إِلَيَّ رَبِّي إِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ
50-) Kul in daleltü feinnema edıllu alâ nefsiy* ve inihtedeytü fe Bima yuhiy ileyye Rabbiy* inneHU Semiy’un Kariyb;
De ki: “Eğer saparsam, ancak kendi nefsimin aleyhine saparım... Eğer doğru yolu bulursam, (B sırrınca) Rabbimin bana vahyettiği şey iledir... Muhakkak ki O, Semi’dir, Kariyb’dir”.
وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَأُخِذُوا مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ
51-) Velev tera iz feziu fela fevte ve ühızû min mekanin kariyb;
Korku ve dehşete kapıldıklarında (onları) bir görsen!... Fevt (necat, kurtuluş, fırsat) yoktur (artık)... Ve mekan-ı kariyb (yakın yer)’den yakalanmışlardır.
وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِن مَكَانٍ بَعِيدٍ
52-) Ve kalu amenna BiHİ, ve enna lehümüt tenavüşü min mekanin beıyd;
 “(B sırrıyla) O’na iman ettik” dediler... Onlar için mekan-ı ba’id (uzak yer; cismani tabiat alemi)’den tenavüş (el atmak, ulaşmak, dokunmak), nasıl (mümkün) olur?.
وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِن قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ
53-) Ve kad keferu BiHİ min kabl* ve yakzifune Bil ğaybi min mekanin beıyd;
Daha önce O’nu (B sırrınca) küfr (inkar) etmişlerdi... Mekan-ı ba’id (uzak yer)’den Bil-gayb (ğayb’a, gaybları olarak) atıp tutuyorlardı (ilimsiz, yakinsiz konuşuyor, zanda bulunuyorlardı).
وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِم مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُّرِيبٍ
54-) Ve hıyle beynehüm ve beyne ma yeştehune kema fuıle Bi eşyaıhim min kabl* innehüm kânu fiy şekkin müriyb;
Daha önce (B gerçeğince) benzerlerine yapıldığı gibi onlarla, iştahla arzuladıkları şey arasına engel konmuştur... Muhakkak ki onlar muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeydiler.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal