Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



38.  SÂD SÛRESİ    ص
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
1-) Saaad, vel Kur’âni zizZikr;
Sad... Zikir sahibi Kur’an’a kasem ederim.

Not: “Sad” harfinin te’vili için Abdullah İ. Abbas r.a. şöyle işaret buyurur: “Sad”, Mekke’de bir deniz (başka bir rivayette, DAĞ) idi ve Rahman’ın Arşı O’nun üzerinde idi; ki o vakt ne gece vardı ve ne de gündüz???.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
2-) Belilleziyne keferu fiy ızzetin ve şikak;
Bilakis o kafir olanlar izzet (aslında zillet olan birimselliklerinde bir üstünlük ve izzet vehmederler) ve şıkak (ayrılık, muhalefet, taassub, hakikatından kopukluk, realiteye uyumsuzluk) içindedirler.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
3-) Kem ehlekna min kablihim min karnin fenadev ve late hıyne menas;
Onlardan önce nice nesiller helak ettik de (onlar) nida/feryad ettiler... Fakat vakit kurtuluş vakti değildi (iş işten geçmişti).
وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
4-) Ve acibu en caehüm münzirun minhüm* ve kalel kafirune hazâ sahırun kezzab;
Onlardan bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da o kafirler (perdeliler): “Bu (sizi etkileyen) yalancı bir büyücüdür” dedi.
أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
5-) Ecealel’ alihete İlâhen Vâhıda* inne hazâ le şey'ün ucab;
“İlahları (müessirleri, varlıkları), ilah’un vahid (Tek bir müessir, Tek bir vücud) mi kıldı?.. Muhakkak ki bu (varlığın tekliği, vahdet) çok acaib bir şeydir!”.
وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ
6-) Ventalekal meleü minhüm enimşu vasbiru alâ alihetiküm* inne hazâ le şey'ün yurad;
Onlardan mele’ (o taassubun ileri gelenleri): “Hadi yürüyün ve ilahlarınız üzere sabredin (tanrı inancı üzere sebat gösterin, direnin) !... Muhakkak ki bu irade edilen bir şeydir (tanrı inancımız, geleneğimiz yıkılmak isteniyor)” diyerek hızlıca yürüdü (düşünmediler, tepki gösterdiler?).
مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ
7-) Ma semı'na Bihazâ fiyl milletil ahireti, in hazâ illahtilak;
“(Bi-) bunu (tanrı ve tanrılığın olmayışını; tek bir vücud gerçeğini) millet-i ahire (öteki millet/son din; bugüne kadar ki kabul edilen inançlarda, hristiyanlarda)’de işitmedik... Bu (vahdet) ancak bir uydurmadır!”.
أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ
8-) Eünzile aleyhiz Zikru min beynina* bel hüm fiy şekkin min ZikrİY* bel lemma yezuku azâb;
“Hem Zikir, aramızdan Ona mı inzal olundu?”... Hayır (gerçek onların sandığı gibi değil?), onlar ZikrİMden (hakikatlarından) şekk içindedirler!... Hayır onlar benim (gerçeği farkettiren) azabımı henüz tadmadılar?!.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
9-) Em ındehüm hazainu rahmeti Rabbikel Aziyzil Vehhab;
Yoksa Aziyz, Vahhab olan Rabbinin rahmet hazineleri (zenginliği, ni’metleri, sıfatları) onların indinde mi (onlara göre mi) ?.
أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ
10-) Em lehüm mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma* felyerteku fiyl esbab;
Yoksa Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin (fiillerin, oluşların) mülkü onların mı?.. Eğer öyle (mülk onların) ise, sebepler (yollar; esma ve sıfatlar) içinde irtıka’ etsinler (yükselsinler, terakki etsinler) !.
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ
11-) Cündün ma hünalike mehzumün minel ahzab;
Onlar, hiziblerden (vahdet’ten ve diyn’denperdelenip tefrikaya düşenlerden), hezimete uğratılmış (mücahadede başarılı olamamış, imtihanda yenilmiş; kuvveleri körelmiş, zelil; Sema’ya uruçları engellenmiş), orada (izafiyet boyutu için bulunan) bir ordudur.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
12-) Kezzebet kablehüm kavmü Nuhın ve Adün ve fir'avnü zül’ evtad;
Bunlardan önce Nuh’un kavmi (madde yapıda boğulanlar, risalet ilmini hazmedemeyenler), Ad (Hud’un kavmi; soğuk rüzgar-heva ile helak olanlar) ve kazıklar sahibi Fravun yalanladı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ

13-) Ve Semudü ve kavmü Lutın ve ashabül Eyketi, ülaikel ahzab;

Semud (Salih’in kavmi), Lut’un kavmi (beden-nefs-şehvet ile helak olanlar) ve ashab-ı eyke (orman halkı, Şuayıb a.s.ın kavmi; tabiat ateşiyle helak olanlar) de (yalanladı)... İşte onlar hiziblerdir.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
14-) İn küllün illâ kezzeber Rusule fehakka ıkab;
Hepsi de ancak Rasûlleri tekzib ettiler... Bu yüzden ıkabım hakk oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
15-) Ve ma yenzuru haülai illâ sayhaten vahıdeten ma leha min fevak;
Bunlar ancak (devenin iki sağımlığı arası kadar bile) gecikmesi olmayan bir tek sayha’yı (sesi, sur’u, ölümü) beklemektedir.
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
16-) Ve kalu Rabbena accillena kıttana kable yevmil hısab;
Ve dediler ki: “Rabbimiz!... Bizim payımızı hesab gününden önce ta’cil et (acele et, çabuk ver)”.
اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
17-) Isbir alâ ma yekulune vezkür abdeNA Davude zel’ eyd* innehu evvab;
Onların dediklerine sabret (nefsini tut) ve El’ler (kuvvet) sahibi Davud’u zikret (hatırla)... Muhakkak ki O, evvab (çok rücu’ eden, hakikatına dönen) idi.
إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
18-) İnna sahharnel cibale meahu yüsebbıhne Bil aşiyyi vel işrak;
Doğrusu biz, akşamleyin (Güneş battığı vakit) ve işrak vakti (Güneş doğduğu vakit) (B sırrınca) tesbih ediyor oldukları halde, dağları O’na musahhar kıldık (boyun eğdirdik).
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
19-) Vettayre mahşureten, küllün lehu evvab;
Haşrolmuş (toplanmış) halde kuşları da (Davud’a musahhar kıldık)... Hepsi O’na evvab (çok dönen, tesbih ile yönelen) idi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
20-) Ve şededna mülkehu ve ateynahül hıkmete ve faslel hıtab;
O’nun mülkünü kuvvetlendirdik ve O’na Hikmet ve Fasl-ul’Hitab (hükümleri ayırt edici bir akıl; dolayısıyla tartışmayı kesip bitiren hüküm gücü) verdik.
وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
21-) Ve hel etake nebeül hasm* iz tesevverul mihrab;
Sana o tartışmanın haberi geldi mi?.. Hani (o tartışanlar; melekler) duvarı (boyut farkı) tırmanıp mihrab’a (ma’bed’e, beyin’e) ulaştılar.
إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
22-) İz dehalu alâ Davude fefezia minhüm kalu la tehaf* hasmani beğa ba'duna alâ ba'dın fahküm beynena Bil Hakkı ve la tüştıt vehdina ila sevais sırat;
Hani Davud’un üzerine girmişlerdi de bu yüzden (Davud) onlardan korkmuştu... (Onlar da) dediler ki: “Korkma, biz iki davacıyız: Bazımız bazımıza (birimiz, diğerine değil... ba’z, küll’den bir nisbettir; bu gerçeğe göre iki hasım?) zulmetti... O halde aramızda Bil-Hakk (HAKK olarak) hükmet, zulm/haksızlık etme ve bizi yolun tam denge noktasına (vahdetin gereği olan adalete) hidayet et”.
إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
23-) İnne hazâ ehıy lehu tis'un ve tis'une na'ceten ve liye na'cetün vahıdetün fekale ekfilniyha ve azzeniy fiyl hıtab;
(Tartışmanın bir tarafı dedi ki): “Muhakkak ki şu benim kardeşimdir... Kendisinin doksandokuz na’ce’si (koyunu; istiare olarak kadını) var, benim ise bir tek na’ce (dişi koyun?) var... Böyle iken ‘onu bana ver/beni kefil kıl’ dedi ve hitapta bana üstün geldi”.
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَأَنَابَ
24-) Kale lekad zalemeke Bi süali na'cetike ila niacih* ve inne kesiyren minel huletai leyebğıy ba'duhüm alâ ba'dın ilelleziyne amenu ve amilüs salihati ve kaliylün mahüm* ve zanne Davudu ennema fetennahu festağfere Rabbehu ve harre rakian ve enab;
(24. Ayet secde ayetidir.) (Davud) dedi ki: “Yemin olsun ki senin birtek na’cen’i (dişi koyun; istiare ile kadın) kendi na’celeri’ne katmak istemekle (B sırrınca) sana zulmetmiş... Muhakkak ki ortakçılardan pek çoğu birbirlerinin aleyhine tecavuzda bulunurlar... Ancak iman edip salih amel işleyenler böyle değildir... Fakat onlar da ne kadar azdır!”... Davud kendisini (bir na’ce misali ile?) imtihan ettiğimizi zannetti (içinden gelerek bildi);bundan dolayı Rabbinden mağfiretdiledi, ve Raki’ (rüku’ eden?) olarak düştü, ve inabe’de bulundu (Zat’a yöneldi).
فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
25-) Feğaferna lehu zâlik* ve inne lehu ındeNA lezülfa ve husne meab;
Bunun üzerine onu (mağfiret ve tevbeyi gerektiren şeyi) O’nun için mağfiret ettik... Ve muhakkak ki katımızda onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
26-) (SECDE AYETİ)Ya Davudu inna cealnake haliyfeten fiyl Ardı fahküm beynenNasi Bil Hakkı ve la tettebiıl heva fe yudılleke an sebiylillah* innelleziyne yedıllune an sebiylillahi lehüm azâbün şadiydün Bima nesu yevmel hısab;
Ey Davud!... Doğrusu biz seni Arz’da bir halife kıldık... Artık insanlar arasında Bil-Hakk (Hakk olarak) hükmet ve heva’ya (nefsinin hevasına, birimsel-beşeri düşüncelere; felsefeye) uyma... Yoksa seni Allah yolundan saptırır... Allah yolundan sapanlara gelince, hesab gününü unutmalarından dolayı (B gerçeğince) onlar için şiddetli bir azab vardır.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاً ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

27-) Ve ma halaknes Semae vel Arda ve ma beynehüma batıla* zâlike zannülleziyne keferu* feveylün lilleziyne keferu minennar;

Sema’yı, Arz’ı ve ikisi arasındakileri batıl olarak yaratmadık... O (batıl görmek), kafir olanların (Hak’dan perdelilerin) zannıdır... Bu yüzden veyl olsun o kafir olanlara, Nar’dan (dünyaları) !.
أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
28-) Em nec'alülleziyne amenu ve amilus salihati kel müfsidiyne fiyl Ard* em nec'alül müttekıyne kel füccar;
Yoksa (hakikatlerine) iman edip salih amel işleyenleri, Arz’da ifsad yapanlar (bireysel yaşayanlar) gibi mi kılarız?... Yahut muttekıyleri (ilahi hükümlere riayetle korunanları) füccar (ilahi emirleri hiçe sayan, sünnetullah’a uyumsuz davranan) gibi mi kılarız?.
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
29-) Kitabun enzelnahu ileyke mübarekün li yeddebberru ayatiHİ ve liyetezekkere ulül elbab;
 (Bu) sana inzal ettiğimiz bir Kitab’tır, mübarektir... O’nun ayetlerini tedebbur etsinler (derinlemesine tefekkür etsinler) ve saf bilinç sahipleri de tezekkür etsinler için.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
30-) Ve vehebna li Davude Süleyman* nı'mel abd*innehu evvab;
Davud’a Süleymanı hibe ettik!... Ne güzel kuldu (Süleyman) !.. Muhakkak ki O, evvab (hakikatına çok rücu’ eden) idi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
31-) İz urida aleyhi Bil aşiyyis safinatül ciyad;
Hani O’na (Bi-) akşamleyin (Güneş batarken?) üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnak üzere diken (görkemli), iyi cins koşu atları arzolunmuştu.
فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
32-) Fekale inniy ahbebtü hubbel hayri an zikri Rabbiy* hatta tevaret Bil hıcab;
Ve (Süleyman) dedi ki: “Doğrusu ben, Rabbimin zikrinden düşüp/gafil olup, hayır (mal, dünya) sevgisine yönelip meşgul oldum”... Nihayet (Güneş B sırrınca) hicab ile gizlendi.
رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
33-) Rudduha aleyye* fetafika meshan Bis sukı vel a'nak;
“Onları bana geri getirin” (dedi Süleyman)... (Atların) bacaklarını ve boyunlarını (B sırrınca) meshetmeye başladı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَداً ثُمَّ أَنَابَ
34-) Ve lekad fetenna Süleymane ve elkayna alâ kürsiyyihi ceseden sümme enab;
Andolsun ki Süleyman’ı imtihan ettik (Rahman’ın rahmeti ile öğrettik) ve O’nun kürsüsünün üzerine bir cesed (Can’sız, kuvvesiz bir beden?) bıraktık... Sonra inabe etti (tevbe edip hakikatına yöneldi).
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكاً لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ

35-) Kale Rabbığfir liy ve heb liy mülken la yembeğıy liehadin min ba'diy* inneKE ENTEl vehhab;

(Süleyman şöyle dedi): “Rabbim (nurunla) beni mağfiret et (birimselliğimi ört) ve bana, benden sonra kimseye gerekmeyecek (bana orijinal) bir mülk hibe et (kemalatımı tamla)... Muhakkak ki sen Vahhab’sın”.
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
36-) Fesahharna lehurriyha tecriy Bi emrihi ruhaen haysü esab;
Bunun üzerine rüzgarı O’na musahhar kıldık; Bi-emrihi (O’nun emriyle), dilediği yere, hiçbir şeyi sarsmadan-yıkmadan/yumuşak halde (o rüzgar) akıp giderdi.
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ

37-) Veş şeyatıyne külle bennain ve ğavvas;

Ve şeytanları da (O’na musahhar kıldık)... (Ki o şeytanlardan maksad) her bina kuran/duvar ustası ve çok derine dalan dalgıçtır.
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
38-) Ve ahariyne mükarreniyne fiyl asfad;
Ve asfad (bukağılar, zincirler) içinde mukarraniyn (bağlanmış nesneler, hükümlerle kayıdlı olan) diğerlerini de (O’na musahhar kıldık).
هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
39-) Hazâ atauNA femnün ev emsik Bi ğayri hısab;
“İşte bu (sana hibe edilen mülk?) bizim a’ta (bağışı) mızdır; öyleyse ister menn (lutuf, bağış) yap, ister imsak et (tut);(B sırrınca) hesabsızdır (sana)”.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
40-) Ve inne lehu ındeNA le zülfa ve hüsne meab;
Ve muhakkak ki katımızda Onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
41-) Vezkür abdeNA Eyyub* iz nada Rabbehu enniy messeniyeş şeytanu Bi nusbin ve azâb;
Kulumuz Eyyub’u da zikret (hatırla, an)... Hani (Eyyub) Rabbine: “Muhakkak ki o şeytan (vehim) bana yorgunluk ve azab ile (B sırrınca, olarak) dokundu” diye nida etti.
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
42-) Ürkud Bi riclik* hazâ muğteselün baridün ve şerab;
“(B sırrınca) ayağını yere vur (şifan fıtrat tarafında?) !.. İşte barid bir muğtesel (soğuk-serin bir yıkanma yeri; yıkanmak ve içmek için salih bir su kaynağı) ve bir şarab” (dedik).
وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
43-) Ve vehebna lehu ehlehu ve mislehüm meahüm rahmeten minNA ve zikra liülil elbab;
O’na (Eyyub’a, seyr-i sülükünden sonra), bizden bir rahmet ve öz-akıl sahipleri için bir öğüt/hatırlatma olmak üzere, ehlini ve onlarla (ehli ile) birlikte onların mislini hibe ettik.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراً نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
44-) Ve huz Biyedike dığsen fadrib Bihi ve la tahnes* inna vecednahu sabira* nı'mel abd* innehu evvab;
“(Bi-) eline bir demet (bir avuç ot) al da (Bi-) onunla darbet (pasifçe vur), yeminini (ahdini) bozma!”... Doğrusu biz O’nu sabredici bulduk... Ne güzel kuldu (Eyyub) !... Muhakkak ki O, evvab (hakikatına çok rücu’ eden) idi.
وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ
45-) Vezkür ıbadeNA İbrahiyme ve İshaka ve Ya'kube ulil eydiy vel ebsar;
El (kuvve-kudret) ve basar (göz, basiret, görüş, akıl) sahibi kullarımız İbrahiym, İshakk ve Ya’kub’u da zikret (an, hatırla) !.
إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ
46-) İnna ahlasnahüm Bi halisatin zikred dar;
Doğrusu biz onları halis (karışıksız, sırf, saf) bir haslet, (yani) o yurd’un (Ahiret’in, kudret-bilinç boyutunun; sensiz-bensiz yerin) zikra’sı (hatırda tutulması; hep o halde olma) ile (B sırrınca) ihlaslandırdık.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ

47-) Ve innehüm ındeNA leminel Mustafeynel ahyar;

Ve muhakkak ki onlar bizim indimizde hayırlı/seçkin mustafalar (süzülmüş halisler, yakın kılınmışlar) idi.
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
48-) Vezkür İsmaıyle vElyesea ve Zel kifl* ve küllün minel ahyar;
İsmail’i, Elyesa’i ve ZülKifl’i de zikret (an, hatırla) !... Hepsi de ahyar (seçkinler, hayırlılar)’dandı.
هَذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ
49-) Hazâ zikr* ve inne lil müttekıyne le hüsne meab;
Bu (vahdet-tahkik ehlini) bir zikir (hayırla anış) dir!... Muhakkak ki muttekıyler için dönüş yerinin güzeli vardır.
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ
50-) Cennati Adnin müfettehaten lehümül ebvab;
(Yani, o güzel dönüş yeri) kapıları kendilerine açılmış halde Adn Cennetleridir.
مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
51-) Müttekiiyne fiyha yed'une fiyha Bi fakihetin kesiyretin ve şerab;
(O muttekıyler) orada (ilahi sıfatlara) dayanıp yaslanmışlar olarak, (B sırrınca) orada çok meyva ve şarap ister haldedirler.
وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ
52-) Ve ındehüm kasıratüt tarfi etrab;
 Onların (o muttekylerin) indlerinde (yanlarında) gözlerini yalnızca onlara (eşlerine) çevirmiş (huri) ler, aynı yaşıtlar vardır.
هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
53-) Hazâ ma tuadune li yevmil hısab;
İşte budur, hesab günü için size va’dolunan!.
إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ
54-) İnne hazâ le rizkuNA malehu min nefad;
Muhakkak ki işte bu bizim rızkımızdır... Bitip tükenme yoktur ona (bakidir).
هَذَا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ
55-) Hazâ* ve inne littağıyne le şerre meab;
İşte bu!.. Muhakkak ki tuğyan eden (azgınlar) için dönüş yerinin şerrlisi vardır.
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ
56-) Cehennem* yaslevneha* fe bi'sel mihad;
(O dönüş yerinin şerlisi) Cehennem’dir ki ona yaslanırlar... Ne kötü bir mihad (yatak-döşek, alçak yer) dır o!.
هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
57-) Hazâ fel yezukuhu hamiymun ve ğassak;
İşte bu (onlar için)... Tadsınlar onu!.. Kaynar su ve irindir (o).
وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ
58-) Ve aharu min şeklihi ezvac;
O (azab) şekilden (onun benzeri) diğerleri, çifter çifter (azab çeşitleri vardır).
هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ لَا مَرْحَباً بِهِمْ إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
59-) Hazâ fevcün muktehımun meaküm* la merhaben Bihim* innehüm salün nar;
İşte bu sizinle beraber düşüp kaybolan/ (cehenneme) katlanan bir gruptur... (Günah önderleri dedi ki): “(Bi-) onlara ‘Merhaba= geniş-rahat olma’ yoktur... Muhakkak ki onlar Nar’a maruz kalanlardır”.
قَالُوا بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَباً بِكُمْ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ
60-) Kalu bel entüm la merhaben Biküm* entüm kaddemtümuhu lena* fe bi'sel karar;
(O önderlere uyanlar ise): “Hayır, asıl (Bi-) size ‘Merhaba=rahat-geniş olma’ yoktur... Onu (cehennemi) bize siz takdim ettiniz (önümüze getirdiniz)... Ne kötü bir karar (gah)’dır bu!” dediler.
قَالُوا رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي النَّارِ
61-) Kalu Rabbena men kaddeme lena hazâ fezidhü azâben dı'fen fiyn nar;
Dediler ki: “Rabbimiz, bunu bize kim takdim etti ise, onun Nar’da azabını bir kat daha artır”.
وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالاً كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ
62-) Ve kalu ma lena la nera ricalen künna neuddühüm minel eşrar;
Ve dediler ki: “Bize ne oluyor ki kendilerini eşrardan (şerirlerden, çok şerlilerden) addettiğimiz ricali (burada) görmüyoruz?”.
أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيّاً أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ
63-) Ettehaznahüm sıhriyyen em zağat anhümül ebsar;
“Biz onları alaya alırdık... Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaydı?”.
إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ
64-) İnne zâlike le hakkun tehasumü ehlin nar;
Muhakkak ki o hakk’dır... (Yani) Ehl-i Nar’ın hasımlaşması (karşılıklı davalaşması, tartışması, suçlaşması gerçektir) !.
قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
65-) Kul innema ene münzir* ve ma min ilahin illellahul Vahıdul Kahhar;
De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım (farketmeniz gereken büyük bir gerçeği haber veriyorum; nefsim için, nefsimle konuşan değilim?) !... İlah’dan (Allah’ın gayrı vücud) bir şey yok, ancak Vahid, Kahhar olan Allah vardır”.
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
66-) Rabbüs Semavati vel Ardı ve ma beynehümel Aziyzul Ğaffar;
“Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasında olanların Aziyz, Ğaffar olan Rabbi’dir”.
قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ
67-) Kul HUve nebeün Azıym;
De ki: “O (vahdet gerçeği, B-sırrı?), Aziym bir haberdir!!!”.
أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
68-) Entüm anhü mu'ridun;
“Siz ise O’ndan (o büyük haberin ihbar ettiği büyük gerçekten?) yüz çeviriyorsunuz!”.
مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ
69-) Ma kâne liye min ılmin Bil Meleil A'la iz yahtesımun;
“(Mele-i A’la sakinleri) tartışırlarken, Mele-i A’la ile ilgili (B sırrınca) bir ilme sahip değilim”.
إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
70-) İn yuha ileyye illâ ennema ene neziyrun mübiyn;
“Bana ancak: Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım, (diye) vahyolunuyur (şüpheniz olmasın, ben o büyük haberi açıklayan Nebîim?)”.
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَراً مِن طِينٍ
71-) İz kale Rabbüke lil Melaiketi inniy halikun beşeran min tıyn;
Hani Rabbin Melaike’ye: “Muhakkak ki ben Tıyn’den (balçıktan; su+mineral) bir beşer halkedeceğim” demişti.
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
72-) Feiza sevveytühu ve nefahtü fiyhi min ruhıy fekau lehu sacidiyn;
“Onu tesviye edip (düzenleyip, dengeleyip, tamamlayıp), o yapının içinde RuhUM’dan nefhettiğim vakit, Ona secdeye kapanın”.
فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

73-) Fesecedel Melaiketü küllühüm ecmeun;

O Melaike’nin hepsi, toptan secde ettiler.
إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ

74-) İlla ibliys* istekbere ve kâne minel kafiriyn;

İblis müstesna; (o vehmiyle) büyüklük tasladı ve kafirlerden (gerçeği örtenlerden) oldu.
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
75-) Kale ya ibliysü ma meneake en tescüde lima halaktü Bi yedeyye, estekberte em künte minel aliyn;
(Allah) buyurdu: “Ey İblis (benliği ile perdeli) !... (Bi-) İki Elim (Celal ve Cemal sıfatlarım) ile yarattığıma (zati tecellime mazhar kıldığıma, vahidiyyet zuhuruna) secde etmene ne mani oldu?... Büyüklendin mi, yoksa Alun’dan (Adem’e secdesi sözkonusu olmayan ondan yüceler’den) mı oldun?”.
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

76-) Kale ene hayrun minh* halakteniy min narin ve halaktehu min tıyn;

(İblis) dedi ki: “Ben daha hayırlıyım ondan; beni Nar’dan (manyetik beden?) halkettin, onu tıyn’den (hücresel yapıdan) halkettin” dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ

77-) Kale fahruc minha feinneke raciym;

(Allah) buyurdu: “Çık oradan; çünkü sen raciymsin (tardolunmuşsun)!”.
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ
78-) Ve inne aleyke la'netİY ila yevmid diyn;
“Muhakkak ki, Diyn Günü’ne kadar la’netim senin üstündedir”.
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
79-) Kale Rabbi feenzırniy ila yevmi yüb'asun;
(İblis) dedi ki: “Rabbim!.. (İnsanların) ba’solunacakları gün’e kadar bana mühlet ver (ertele, bekle)”.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
80-) Kale feinneke minel munzariyn;
(Allah) buyurdu: “Muhakkak ki sen mühlet verilenlerdensin!”.
إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
81-) İla yevmil vaktil ma'lum;
“Ma’lum vaktin (fiziksel ölüm) günü’ne kadar”.
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
82-) Kale feBi ızzetiKE le uğviyennehüm ecmeıyn;
(İblis) dedi ki: “(Bi-) izzetine (?) kasem ederim ki, onların tümünü mutlaka şaşırtıp saptıracağım”.
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
83-) İlla ıbadeKE minhümül muhlesıyn;
“Ancak onlardan ihlaslandırılmış kulların müstesna”.
قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ
84-) Kale fel Hakku, vel Hakka ekul;
(Allah) buyurdu: “Ben de Hakk’a yemin ederim: -ki ben Hakk söylerim-“
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
85-) Leemle enne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhüm ecmeıyn;
“Andolsun ki Cehennem’i senden (iblis?) ve onlardan sana tabi olanlardan (benliği-vehmi ile perdelenenlerden) toptan dolduracağım”.
قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
86-) Kul ma es'elüküm aleyhi min ecrin ve ma ene minel mütekellifiyn;
De ki: “Onun üzerine (verdiğim habere, tebliğ ve uyarıya karşılık) sizden bir ecir/ücret istemiyorum ve ben mütekellifiyn’den (olmayan bir vasfı taklid eden, kendini külfete sokan, Nebî olmadığı halde Nebîlik iddasında bulunup teklif getiren) değilim”.
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
87-) İn huve illâ zikrun lil alemiyn;
“O, alemler için bir zikir (hatırlatma, öğüt)’den başka değildir”.
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ
88-) Ve leta'lemunne nebeehu ba'de hıyn;
“O’nun haberini bir süre sonra (ölüm esnasında) elbette bileceksiniz”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal