Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



43.  ZUHRUF SÛRESİ    الزخرف
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
حم
1-) Haa, Miiiym;
Ha, Miym.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
2-) Vel Kitabil mübiyn;
O Kitab-ı Mubiyn’e yemin olsun ki,
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
3-) İnna cealnaHU Kur'ânen Arebiyyen lealleküm ta'kılun;
Doğrusu biz O’nu akletmeniz için Arapça bir Kur’an kıldık.
وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
4-) Ve inneHU fiy Ümmil Kitabi ledeyNA le Aliyyün Hakiym;
Muhakkak ki O, yanımızda/katımızda Ümmül Kitab’tadır, Aliyy’dir, Hakiym’dir.
أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً أَن كُنتُمْ قَوْماً مُّسْرِفِينَ
5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn;
Siz israf eden (zayi eden, haddi aşan) bir kavimsiniz diye Zikr’i sizden (sizi uyarmaktan) vaz mı geçelim?.
وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ
6-) Ve kem erselna min Nebîyyin fiyl evveliyn;
Öncekiler içinde de nice Nebîler irsal ettik (uyarsınlar diye).
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون
7-) Ve ma ye'tiyhim min Nebîyyin illâ kânu Bihi yestehziun;
Onlara bir Nebî geldiğinde, mutlaka onunla (B sırrınca) alay ederlerdi.
فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشاً وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ
8-) Feehlekna eşedde minhüm batşen ve meda meselül evveliyn;
Bu yüzden batş (güç, imkan) itibarıyla onlardan daha şiddetli olanları helak ettik... Öncekilerin meseli (ibret dolu hikayesi) mazi oldu (geçti).
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
9-) Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda le yekulünne halekahünnel Aziyzül Aliym;
Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Aziyz ve Alim olan yarattı” diyecekler.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُون
10-) Elleziy ceale lekümül Arda mehden ve ceale leküm fiyha sübülen lealleküm tehtedun;
O ki, Arz’ı sizin için bir mehd (beşik) kıldı ve doğru yolu bulasınız diye orada sizin için yollar oluşturdu.
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتاً كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
11-) Velleziy nezzele mines Semai maen Bi kader* feenşerna Bihi beldeten meyta* kezalike tuhrecun;
O ki, Sema’dan bir (Bi-) kader (ölçü, miktar) ile bir su indirdi... Onunla (B sırrınca) ölü bir beldeyi inşar ettik (dirilttik)... Böylece (kabirlerden) çıkarılırsınız.
وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ
12-) Velleziy halekal ezvace külleha ve ceale leküm minel fülki vel en'ami ma terkebun;
O ki, bütün çift/eşleri yarattı ve sizin için gemilerden ve en’am (mismil nefsler, hayvanlar?) dan bindiğiniz şeyleri oluşturdu.
لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
13-) Li testevu alâ zuhurihi sümme tezküru nı'mete Rabbiküm izesteveytüm aleyhi ve tekulu subhanelleziy sahhare lena hazâ ve ma künna lehu mukriniyn;
Ki, zahr’larına (sırtlarına, üzerlerine, zuhuruna) istiva edesiniz (oturup kurulasınız), sonra onun üzerine istiva ettiğinizde Rabbinizin ni’metini zikredesiniz ve: “Bunu bize musahhar kılan (itaata boyun eğdiren) Subhan’dır... (Yoksa) biz buna mukrin (zabt altına alan, hizmetimize yanaştıran; bir araya getirip maslahata vasıta yapan) değildik” diyesiniz.
وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ
14-) Ve inna ila Rabbina le münkalibun;
“Ve doğrusu biz (halden hale, tavırdan tavıra kalb olarak) Rabbimize inkılab olacağız (seferimizin nihayeti O’dur)”.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءاً إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ
15-) Ve cealu leHU min ıbadiHİ cüz'a* innel İnsane lekefurun mübiyn;
O’na, O’nun kullarından bir cüz kıldılar (çocuk isnad ettiler; O’nda tecezzi kabul ettiler)... Muhakkak ki insan apaçık bir kefur (gerçeği örtücü, nankör) dur.
أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ
16-) Emittehaze mimma yahlüku benatin ve asfaküm Bil beniyn;
Yoksa (Allah) yarattıklarından kızlar edindi ve (Bi-) oğlanlar ile sizi mi seçti (oğlanları size mi tercih etti) ?.
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدّاً وَهُوَ كَظِيمٌ
17-) Ve iza büşşira ehadühüm Bima darebe lirRahmani meselen zalle vechuhu müsvedden ve hüve kezıym;
Onlardan biri Rahman’a mesel ettiği (Rahman’a nisbet ettiği kızlar) ile (B sırrınca) müjdelendiğinde, öfkeli/gamlı bir halde, vechi simsiyah gölge kesilir (yüzü simsiyah kesilir).
أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
18-) Evemen yüneşşeü fiyl hılyeti ve huve fiyl hısami ğayru mübiyn;
Yoksa süs içinde yetiştirilen ve tartışmada gayrı mubiyn’i (beyan gücü olmayanı) mı (Allah’a cüz-çocuk isnad ettiler) ?.
وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثاً أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ
19-) Ve cealül Melaiketelleziyne hüm ıbadur Rahmani inasa* eşehidu halkahüm* setüktebü şehadetühüm ve yüs'elun;
Ve onlar Rahman’ın kulları olan melaikeyi dişiler kıldılar... Onların yaratılışına şahid mi oldular (ki) ?... Onların (bu) şahadetleri yazılacak ve sual edilecekler (kabullerinden sorulacaklar).
وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
20-) Ve kalu lev şaerRahmanu ma abednahüm* ma lehüm Bi zâlike min ılm* in hüm illâ yahrusun;
Ve dediler ki: “Eğer Rahman dileseydi onlara kulluk yapmazdık”... Bununla ilgili (B sırrınca) onların bir ilmi (delilleri, yakinleri) yoktur... Onlar ancak tahmin üzere konuşup saçmalıyorlar.
أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِّن قَبْلِهِ فَهُم بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
21-) Em ateynahüm Kitaben min kablihi fehüm Bihi müstemsikûn;
Yoksa bundan önce onlara bir Kitab verdik de onlar (B sırrınca) Ona mı sarılıp tutunuyorlar.
لْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ
22-) Bel kalu inna vecedna abaena alâ ümmetin ve inna alâ asarihim mühtedun;
Bilakis, dediler ki: “Doğrusu biz babalarımızı/atalarımızı bir ümmet (diyn) üzere bulduk ve muhakkak ki biz onların eserleri (izleri, şartlanmaları, genleri) üzere doğru yolu bulanlarız”.
وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ
23-) Ve kezâlike ma erselna min kablike fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna vecedna abaena alâ ümmetin ve inna alâ asarihim muktedun;
Böylece senden önce hangi bir karye’ye (şehre) bir neziyr (uyarıcı) irsal ettiysek, oranın mutrafları (dünyevi-şehvani imkanların bolluğu ile şımaran, ni’metleri yerli yerinde kullanmayanlar’ı) şöyle dediler: “Doğrusu biz babalarımızı/atalarımızı bir ümmet (diyn) üzere bulduk ve muhakkak ki biz onların eserleri (izleri, şartlanmaları, genleri) üzere iktida edenleriz (uyanlarız)”.
قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ آبَاءكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
24-) Kale evelev ci'tüküm Bi ehda mimma vecedtüm aleyhi abaeküm* kalu inna Bima ürsiltüm Bihi kafirun;
(Hz.Rasûlullah) dedi ki: “Ya ben size, babalarınızı/atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğruyu/daha hidayet ediciyi (B sırrınca) getirmiş isem de mi?”... Dediler ki: “Doğrusu biz (B sırrıyla) kendisiyle irsal olunduğuna (B gerçeğince) kafirleriz”.
فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
25-) Fentekamna mihüm fenzur keyfe kâne akıbetül mükezzibiyn;
Bunun üzerine onlardan intikam aldık... Yalanlayanların akibeti nasıl oldu bir bak!.
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاء مِّمَّا تَعْبُدُونَ
26-) Ve iz kale İbrahiymü liebiyhi ve kavmihi inneniy beraün mimma ta'budun;
Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: “Muhakkak ki ben tapınıp kulluk yaptıklarınızdan beriyim”.
إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ
27-) İllelleziy fetareniy feinneHU seyehdiyn;
“Ancak beni (fıtraten) yaratan müstesna... Muhakkak ki O, bana hidayet (klavuzluk) edecektir”.
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
28-) Ve cealeha kelimeten bakıyeten fiy akıbihi leallehüm yerciun;
(İbrahim) onu (bu sözünü) belki rücu’ ederler diye kendinden sonra gelecekler içinde kelime-i bakıyye (kalıcı söz, baki mana) kıldı (haniflik genetik?).
بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى جَاءهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ
29-) bel metta'tü haülai ve abaehüm hatta caehümül Hakku ve Rasûlün mübiyn;
Doğrusu bunları ve onların babalarını/atalarını, kendilerine Hakk ve apaçık bir Rasûl gelinceye kadar faydalandırdım.
وَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
30-) Ve lemma caehümül Hakku kalu hazâ sıhrun ve inna Bihi kafirun;
Hakk onlara geldiğinde dediler ki: “Bu bir büyüdür... Muhakkak ki biz (Bi-) Onu kafirleriz”.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
31-) Ve kalu levla nüzzile hazel Kur’ânu alâ racülin minel karyeteyni azıym;
Ve dediler ki: “Bu Kur’an şu iki karye (şehir; Mekke-Medine)’den büyük bir adam üzerine indirilmeli değil miydi?”.
مْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضاً سُخْرِيّاً وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
32-) Ehüm yaksimune rahmete Rabbik* nahnu kasemna beynehüm meıyşetehüm fiyl hayatid dünya ve refa'na ba'dahüm fevka ba'dın derecatin li yettehıze ba'duhüm ba'dan suhriyya* ve rahmetü Rabbike hayrun mimma yecmeun;
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?... Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksım ettik... Bazısını bazısı üzerinde derecelerle ref’ettik ki bazısı bazısına boyun eğdirsin/emir altında tutsun... Rabbinin rahmeti, onların cem’ettikleri şeylerden daha hayırlıdır.
وَلَوْلَا أَن يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفاً مِّن فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
33-) Ve levla en yekûnen nasu ümmeten vahıdeten lecealna limen yekfüru BirRahmani li buyutihim sükufen min fiddatin ve mearice aleyha yazherun;
Eğer insanların tek bir ümmet olması (tek bir ümmet haline gelmeleri) olmasaydı, elbette Rahman’a (B gerçeğince) küfr edenler (o gerçeği reddedenler, hakikatlerinden kililtliler, nankörlük edenler) için evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinde zahir olacakları mi’raclar (yükseltici nesneler, asansörler) kılardık.
وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَاباً وَسُرُراً عَلَيْهَا يَتَّكِؤُونَ
34-) Ve libuyutihim ebvaben ve süruren aleyha yettekiun;
Evlerine kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları serirler (kılardık).
وَزُخْرُفاً وَإِن كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
35-) Ve zuhrufa* ve in küllü zâlike lemma metaul hayatid dünya* vel ahıretü ınde Rabbike lil müttekıyn;
Ve zuhruf (altın, altından süs eşyaları kılardık)... İşte bunların hepsi dünya hayatının meta’ından (faydasından, aletinden) başka bir şey değildir... Ahiret ise Rabbinin indinde muttekıyler içindir.
وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَاناً فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
36-) Ve men ya'şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn;
Kim (dünyevi şeylerle, maddi nesnelerle, nefsani haz ve şehvetlerle, diyn hobiciliği ile) Rahman’ın zikrinden a’ma olursa, ona bir şeytan (vehim, hayal) hazırlarız/takdir ederiz... O (şeytan?), ona bir kariyn (yakın arkadaş?)’dir.
وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
37-) Ve innehüm leyesuddunehüm anissebiyli ve yahsebune ennehüm mühtedun;
Muhakkak ki bunlar (şeytanlar) onları yoldan (İslam’dan; arınma, fena, tefekkür, ilim’den) alakoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.
حَتَّى إِذَا جَاءنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ
38-) Hatta iza caena kale ya leyte beyniy ve beyneke bu'del meşrikayni fe bi'sel kariyn;
Nihayet bize geldiğinde: “Keşke benimle senin aranda iki doğunun uzaklığı olsaydı... Ne kötü bir arkadaşmışın!” dedi.
وَلَن يَنفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذ ظَّلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
39-) Ve len yenfeakümül yevme iz zalemtüm enneküm fiyl azâbi müşterikûn;
Bugün (pişmanlık, mazeret; telafi arzusu) size asla fayda vermeyecektir... Çünkü zulmettiniz... Muhakkak ki siz azab’ta müştereksiniz.
أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَن كَانَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
40-) Efeente tüsmi’us summe ev tehdil umye ve men kâne fiy dalalin mübiyn;
O sağırlara sen mi işittireceksin?... Yahut o a’maları ve apaçık sapkınlık içinde olanları sen mi hidayet edeceksin?.
فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُم مُّنتَقِمُونَ
41-) Feimma nezhebenne Bike feinna minhüm müntekımun;
Eğer (Bi-) seni götürsek dahi, doğrusu biz onlardan intikam alıcılarız.
أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِم مُّقْتَدِرُونَ
42-) Ev nüriyennekelleziy veadnahüm feinna aleyhim muktedirun;
Yahut ta onlara va’dettiğimizi sana gösteririz... Muhakkak ki biz onlar üzerine muktedirleriz.
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
43-) Festemsik Billeziy uhıye ileyk* inneke alâ sıratın müstekıym;
Sana vahyolunanı (B sırrınca) yakalayıp sarıl... Muhakkak ki sen sırat-ı müstakıym üzeresin.
وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ
44-) Ve innehu lezikrun leke ve likavmik* ve sevfe tüs'elun;
Muhakkak ki O (vahyolunan), senin için ve kavmin için bir zikir (öğüt, hatırlatma) dir... Yakında sual edileceksiniz (mes’ulsunuz).
وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِن دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ
45-) Ves'el men erselna min kablike min RusuliNA ecealna min dunirRahmani aliheten yu'bedun;
Rasûllerimizden senden önce irsal ettiklerimize sor!... Rahman’dan gayrı kulluk yapılır ilahlar kıldık mı?.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
46-) Ve lekad erselna Musa Bi ayatiNA ila fir'avne ve meleihi fekale inniy Rasûlü Rabbil alemiyn;
Andolsun ki Musa’yı (Bi-) ayetlerimizle Fravun ve onun mele’sine (ileri gelenlerine) irsal ettik de (Musa) dedi ki: “Muhakkak ki ben Rabb’ül Alemiyn’in Rasûlü’yüm”.
فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ
47-) Felemma caehüm Bi ayatiNA izahüm minha yadhakûn;
(Musa) onlara (Bi-) ayetlerimizle geldiğinde, onlar hemen onlara gülüyorlardı.
وَمَا نُرِيهِم مِّنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
48-) Ve ma nuriyhim min ayetin illâ hiye ekberu min uhtiha* ve ehaznahüm Bil azâbi leallehüm yerciun;
Onlara gösterdiğimiz herbir ayet, onun (o ayetin) kızkardeşinden daha büyüktü... Belki rücu’ ederler diye onları (Bi-) azabla da yakaladık.
وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
49-) Ve kalu ya eyyühes sahır ud'u lena Rabbeke Bima ahide ındeke innena le mühtedun;
Dediler ki: “Ey büyücü!... Senin indindeki ahdinden ötürü bizim için (B sırrınca) Rabbine dua et!... Muhakkak ki biz doğru yolda olanlar oluruz”.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
50-) Felemma keşefna anhümül azâbe izahüm yenküsun;
Kendilerinden azabı keşfettiğimizde (kaldırdığımızda), hemen onlar ahdlerini bozdular.
وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ
51-) Ve nada fir'avnu fiy kamihi kale ya kavmi eleyse liy mülkü mısra ve hazihil enharu tecriy min tahtiy* efela tubsırun;
Fravun, kavmi içinde nida edip dedi ki: “Ey kavmim!... Mısır’ın mülkü ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi?... Hala görmüyor musunuz?”.
أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
52-) Em ene hayrun min hazelleziy huve mehiynün ve la yekâdü yübiyn;
“Yoksa şu mehiyn (basit, aşağılık) ve sözünü neredeyse açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim?”.
فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَاء مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
53-) Felevla ulkıye aleyhi esviretün min zehebin ev cae meahül Melaiketü mukteriniyn;
“(Eğer Musa doğru söyleyen ise) Onun üzerine altından bilezikler bırakılmalı yahut onunla beraber mukteriniyn (bir araya gelip yakınlık kuranlar) olarak melekler gelmeli değil miydi?”.
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ
54-) Festehaffe kavmehu feetauh* innehüm kânu kavmen fasikıyn;
(Fravun) kavmini hafife aldı... Onlar da ona itaat ettiler... Muhakkak ki onlar fasıklar kavmi idi.
فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
55-) Felemma asefunentekamna minhüm feağraknahüm ecmeıyn;
Vaktaki onlar bizi kızdırdılar, onlardan intikam aldık da onları toptan suda boğduk.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفاً وَمَثَلاً لِلْآخِرِين
56-) Fecealnahüm selefen ve meselen lil ahıriyn;
Onları ahiriyn (sonradan gelenler) için bir selef (geçmiş) ve bir mesel (ibretlik örnek) kıldık.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلاً إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
57-) Ve lemma duribebnü Meryeme meselen iza kavmüke minhü ye sıddun;
MeryemOğlu bir mesel (ibretlik bir örnek) olarak darbedildiğinde (ortaya konulduğunda), hemen senin kavmin ondan yüz çevirdiler/ağır yükler taşıdıkları sırada develerin gürültü çıkardıkları gibi gürültü çıkardılar (gerçeği anlayamadılar).
وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلاً بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُون
58-) Ve kalu ealihetüna hayrun em hu* ma darebuhü leke illâ cedela* belhüm kavmün hasımun;
Ve dediler ki: “Bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa O mu?”... Bunu sana ancak cedel (tartışma, çekişme) için/olarak darbettiler (örnek getirdiler)... Bilakis onlar hasımlık yapan/çekişmeyi seven bir kavimdir.
إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلاً لِّبَنِي إِسْرَائِيلََ
59-) İn huve illâ abdün en'amna aleyhi ve cealnahü meselen libeniy israiyl;
O ancak kendisine in’am’da bulunduğumuz ve kendisini İsrailOğullarına bir mesel (ibretlik bir örnek) kıldığımız bir kul’dur.
وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنكُم مَّلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ
60-) Velev neşau lecealna minküm Melaiketen fiyl Ardı yahlüfun;
Eğer dileseydik, sizden, Arz’da halef olacak (yerinize geçen) melekler oluştururduk.
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
61-) Ve innehu le ılmün lissaati fela temterunne Biha vettebiun* hazâ sıratun müstekıym;
Muhakkak ki O (HatemünNebî Hz.Muhammed s.a.v.in ba’solunuşu, Nüzül-ü İsa?), O Saat (kıyamet) için bir ilimdir... Ondan (kiyametten, B gerçeği sözkonusu iken) şüphe etmeyin ve bana (Hz.Muhammed’in Diyni’ne; Hz.Mehdi Rasûl’e) tabi olun... Bu, sırat-ı müstakıym’dir.
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
62-) Ve la yesuddennekümüş şeytan* innehu leküm adüvvün mübiyn;
Şeytan sizi (O’na tabi olmaktan, vahdetten) alakoymasın... Muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır.
وَلَمَّا جَاء عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
63-) Ve lemma cae Iysa Bil beyyinati kale kad ci'tüküm Bil hikmeti ve li übeyyine leküm ba'dalleziy tahtelifune fiyh* fettekullahe ve etıy'un;
İsa (Bi-) beyyineler ile geldiğinde dedi ki: “Gerçekten size (Bi-) hikmeti (sistem bilincini, sistemli tefekkürü, akletmeyi) getirdim ve hakkında ihtilaf ettiğinizin bazısını size açıklayayım diye (geldim)... O halde Allah’dan ittika edin ve bana itaat edin”.
إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
64-) İnnAllahe HUve Rabbiy ve Rabbüküm fa'buduh* hazâ sıratun müstekıym;
“Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir... O halde O’na kulluk edin... Bu, sırat-ı müstakıym’dir”.
فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ
65-) Fahtelefel ahzabü min beynihim* feveylün lilleziyne zalemu min azâbi yevmin eliym;
Hizibler (Diyn’de, Vahdet’te, kıyamet gerçeği ve alametlerinde tefrikaya düşenler) kendi aralarında ihtilaf ettiler... Elim bir günün azabından dolayı veyl olsun o zulmedenlere!.
هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
66-) Hel yenzurune illes saate en te'tiyehüm bağteten ve hüm la yeş'urun;
Onlar farkında olmadıkları halde iken, O Saat’ın (Hz.Rasûlullah’ın: “Ben ve O Saat şu ikisi gibiyiz” deyip şahadet ve orta parmaklarını gösterdiği zuhur, o zuhurun alameti farıkasının?) ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar (iman edip gerekli çalışma ve dönüşümlerle karşılamaları gerekirken) ?.
الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ
67-) El ehıllau yevmeizin ba'duhüm li ba'dın adüvvün illel müttekıyn;
O Gün dostlar (beşeriyyetleri ile, dünyevi, nefsani sebeplerle birbirlerini sevip haliyl edinenler), bazısı bazısına bir düşmandır... Ancak muttekıyker (nefs halinden, perdelilikten korunan; Allah için sevip özden dost olanlar) müstesna.
يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا أَنتُمْ تَحْزَنُونَ
68-) Ya ıbadi la havfün aleykümül yevme ve la entüm tahzenun;
“Ey kullarım!... Bugün size bir korku yoktur... Siz mahzun olmazsınız da”.
الَّذِينَ آمَنُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ
69-) Elleziyne amenu Bi ayatiNA ve kânu müslimiyn;
Onlar (o kullar) ki ayetlerimize (B sırrıyla) iman ettiler ve müslimler oldular.
ادْخُلُوا الْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
70-) Udhulül cennete entüm ve ezvacüküm tuhberun;
Siz ve eşleriniz sürur içinde-ikrama mazhar olduğunuz halde Cennet’e (Hakkani yaşam’a) dahil olun!.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
71-) Yutafü aleyhim Bi sıhafin min zehebin ve ekvab* ve fiyha ma teştehiyhil enfüsü ve telezzül a'yün* ve entüm fiyha halidun;
Altından tabaklar/tepsiler ve testiler/kadehler (B sırrınca) tavaf ettirilir üstlerinde...Orada nefslerin iştah ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şeyler de vardır... Ve sizler orada ebedi kalıcılarsınız.
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
72-) Ve tilkel cennetülletiy uristümuha Bima küntüm ta'melun;
İşte yaptığınız çalışmalar ile (B sırrınca yaptığınız çalışmalar olarak) kendisine mirasçı kılındığınız cennet budur.
لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ
73-) Leküm fiyha fakihetün kesiyretün miha te'külun;
Sizin için orada pek çok meyv vardır... Onlardan yersiniz.
إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
74-) İnnel mücrimiyne fiy azâbi cehenneme halidun;
Muhakkak ki mücrimler (şirk ile ayrılığa oturanlar) zehennem azabı içinde ebedi kalıcılardır.
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
75-) La yüfetteru anhüm vehüm fiyhi müblisun;
Onlardan hafifletilmez... Onlar onun içinde mublisundur (Rahmetullah’tan ümit kesmiş, gayriyete-birimselliğe terkedilmiş kimselerdir).
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ
76-) Ve ma zalemnahüm ve lâkin kânu hümüz zalimiyn;
Biz onlara zulmetmedik... Fakat onlar zalimler idiler.
وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ
77-) Ve nadev ya Malikü li yakdı aleyna Rabbük* kale inneküm makisun;
“Ey (cehennem’in hazini) Malik!... Rabbin aleyhimize hüküm versin (işimizi bitirsin, öldürsün; azabı hissetmez kılsın)!” diye nida ettiler... (Malik) dedi ki: “Muhakkak ki siz (burada, böyle) kalıcılarsınız”.
لَقَدْ جِئْنَاكُم بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
78-) Lekad ci'naküm Bil Hakkı ve lâkinne eksereküm lil Hakkı karihun;
Andolsun ki size Bil-Hakk (Hakk olarak) geldik... Fakat sizin ekseriyetiniz Hakkı kerih görenlerdiniz (Hakk’dan hoşlanmıyordunuz).
أَمْ أَبْرَمُوا أَمْراً فَإِنَّا مُبْرِمُونَ
79-) Em ebremu emren feinna mübrimun;
Yoksa (Hakk’dan gafil olup Hz.Rasûlullah’a hasım olanlar) muhkem bir iş mi yaptılar/yoksa Hakkı kerih görmede kesin kararlı ve batılı yaşamada israrlılar mı?... Çünkü biz de muhkem kılanlarız/Hakk’da kesin kararlılarız.
أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُم بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
80-) Em yahsebune enna la nesmeu sirrahüm ve necvahüm* bela ve RusülüNA ledeyhim yektübun;
Yoksa onların sırlarını (gizlediklerini) ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanırlar?... Evet (işitiyoruz)... Yanlarındaki Rasûllerimiz de yazmaktadırlar.
قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ
81-) Kul in kâne lirRahmani veledün, feena evvelül abidiyn;
De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, abidlerin (ona ibadet edenlerin) ilki ben (olur) idim (çocuk-baba?)”.
سُبْحَانَ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
82-) Subhane Rabbis Semavati vel Ardı Rabbil Arşi amma y esıfun;
Semavat ve Arz’ın Rabbi, Arş’ın Rabbi onların vasıflamalarından Subhan’dır (münezzehdir) !.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
83-) Fezerhüm yehudu ve yel'abu hatta yulaku yevme hümülleziy yuadun;
Bırak onları, va’dolundukları günlerine kavuşuncaya kadar (dünyalarına, rüyalarına) dalsınlar ve oynasınlar.
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
84-) Ve HUvelleziy fiys Semai ilahun ve fiyl Ardı ilah* ve HUvel Hakiymül Aliym;
Sema’da da ilah (tek vücud, müessir) O’dur, Arz’da da ilah (vücud, yaratan) O’dur... O, Hakiym’dir, Aliym’dir.
وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
85-) Ve tebarekelleziy leHU Mülküs Semavati vel Ardı ve ma beyne hüma* ve ındeHU ılmüs saati, ve ileyHİ turceun;
Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisinin olan ne yüce mübarektir!... O’nun indindedir, O Saat’ın ilmi... Ve O’na rücu’ ettirileceksiniz.
وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
86-) Ve la yemlikülleziyne yed'une min duniHİş şefaate illâ men şehide Bil Hakkı ve hüm ya'lemun;
O’ndan başka çağırdıkları (isimlendirdikleri) şefaat’a malik olamazlar... Ancak bilerek (ilmen) Hakka (B sırrıyla) şahid olanlar müstesna.
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
87-) Ve lein seeltehüm men halekahüm le yekulünnAllahu feenna yü'fekûn;
Yemin olsun ki eğer onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler... (Hakk’tan) nasıl çevriliyorlar peki?.
وَقِيلِهِ يَارَبِّ إِنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ لَّا يُؤْمِنُونَ
88-) Ve kıylihi ya Rabbi inne haülai kavmün la yu'minun;
Onun (O Rasûl’ün?) sözü, “Ya Rabbi, muhakkak ki bunlar iman etmeyen bir kavimdir”.
فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
89-) Fasfah anhüm ve kul Selâm* fesevfe ya'lemun;
(Rasûl’üm!) sen onlardan geç/onlara aldırma (affet, geniş ol) ve: “Selam” de... Yakında bilecekler.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal