Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  34.SEBE' SÛRESİ     سبأ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ
23-) Ve la tenfauş şefaatü ındeHU illâ limen ezine leh* hatta iza füzzia’ an kulubihim kalu ma zâ kale Rabbüküm* kalül Hakk* ve HUvel Aliyyül Kebiyr;
O’nun indinde şefaat fayda vermez... Kendisine izin verdiği müstesna... Nihayet kalblerinden dehşet-korku tevzi’ edildiğinde: “Rabbiniz ne dedi?” dediler... “Hakk” dediler (O’nun hükmü olan fıtratınız şefaatı kabildir veya değildir ki bu hakkdır)... O, Aliyy’dir, Kebiyr’dir.
قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
24-) Kul men yerzukuküm mines Semavati vel Ard* kulillahu ve inna ev iyyaküm leâla hüden ev fiy dalalin mübiyn;
 De ki: “Semavat’tan ve Arz’dan sizi rızıklandıran kimdir?”... De ki: “Allah (dır);(Hakikat, kaynak, Rabbimiz aynı ise) muhakkak ki biz yahut siz bir huda (hidayet) üzereyiz yahut apaçık bir dalal (sapkınlık) içindeyiz (iki tutum birbirinin aynı veya devamı ya da aynı yönde değil?)”.
قُل لَّا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلَا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ
25-) Kul la tüs'elune amma ecramna ve la nüs'elü amma ta'melun;
De ki: “İşlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız... Sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayız (önemli olan hakikata göre gerçek durumumuzun ne olduğu?)”.
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ
26-) Kul yecmeu beynena Rabbüna sümme yeftehu beynena Bil Hakk* ve HUvel Fettahul’ Aliym;
De ki: “Rabbimiz aramızı cem’ eder, sonra aramızı Bil-Hakk (Hakk olarak) feth eder (hidayette olan ile dalalette olanı temyiz eder)... O, Fettah’dır, Aliym’dir”.
قُلْ أَرُونِي الَّذِينَ أَلْحَقْتُم بِهِ شُرَكَاء كَلَّا بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
27-) Kul eruniyelleziyne elhaktüm Bihi şürekâe kella* bel HUvAllahul Aziyzül Hakiym;
De ki: “O’na (B sırrınca) ilhak ettiğiniz (kattığınız?) ortakları gösterin bana (?) !... Hayır, haşa!... Bilakis O, Aziyz, Hakiym (olan) Allah’dır”.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
28-) Ve ma erselnake illâ kâffeten linNasi beşiyran ve neziyran ve lâkinne ekseren Nasi la ya'lemun;
 (Ey AllahRasûlü ve HateminNebî!) Seni, kaffeten linnas (tüm insanlar için) beşiyr (bir müjdeci) ve neziyr (bir uyarıcı) olarak irsal ettik... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
29-) Ve yekulune meta hazel va'dü in küntüm sadikıyn;
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (tehdidiniz, kıyamet, ba’s, haşr) ne zaman?” derler.
قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ
30-) Kul leküm miyadü yevmin la teste'hırune anhü saaten ve la testakdimun;
De ki: “Sizin için bir günün mi’adı (va’dolunanın tahakkuk edeceği bir gün) vardır... Ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri geçebilirsiniz”.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَن نُّؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ
31-) Ve kalelleziyne keferu len nu'mine Bi hazel Kur’âni ve la Billeziy beyne yedeyh* ve lev tera iziz zalimune mevkufune ınde Rabbihim* yerciu ba'duhüm ila ba'dinil kavl* yekulülleziynestud'ıfu lilleziy nestekberu levla entüm lekünna mu’miniyn;
Kafir olanlar (gerçeği reddedenler) dediler ki: “Bu Kur’an’a da, bundan öncekine (Levh-i Mahfuz’a) de (B sırrıyla) asla iman etmeyeceğiz”... Zalimler Rablerinin indinde durdurulmuşlar iken, bir görsen!... Bazısı bazısına sözü döndürür halde (iken)... Mustad’af olanlar (zayıf, güçsüz, çaresiz bırakılanlar; ruhani kuvveler), müstekbir olanlara (büyüklük taslayanlara; nefsani kuvveler): “Eğer siz olmasaydınız, elbette biz mü’minler olurduk” der.
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءكُم بَلْ كُنتُم مُّجْرِمِينَ
32-) Kalelleziynestekberu lilleziynestud'ıfu enahnu sadednaküm anil hüda ba'de iz caeküm bel küntüm mücrimiyn;
Müstekbir olanlar, mustad’af olanlara dedi ki: “Size geldiğinde, huda (hidayet) dan sizi biz mi alakoyduk?... Hayır, siz mücrimler (suçlular; hakikatından gafil olmayı göze alanlar) idiniz”.
وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَن نَّكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَندَاداً وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الْأَغْلَالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
33-) Ve kalelleziynestud'ıfu lilleziynestekberu bel mekrulleyli vennehari iz te'mürunena en nekfüre Billahi ve nec'ale leHU endada* ve eserrun nedamete lemma raevül azâb* ve cealnel ağlale fiy a'nakılleziyne keferu* hel yüczevne illâ ma kânu ya'melun;
Mustad’af olanlar, müstekbir olanlara dedi ki: “Hayır, gece ve gündüz’ün mekri (?)... Hani bize, (Bi-) Allah’ı küfr (inkar) etmemizi ve O’na endad (eşler) oluşturmamızı emrederdiniz”... Azabı gördüklerinde ise nedamet (lerin) i gizlediler (içlerinde pişmanlık-yanıldıklarını sakladılar; artık mutlu olamazlar)... Kafir olanların boyunlarında ağlal (halkalar, kayıtlar, bağlar?) oluşturduk... Yaptıklarından başkası ile mi cezalandırılırlar?.
وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
34-) Ve ma erselna fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna Bima ursiltüm Bihi kafirun;
Biz hangi karye’ye (şehre, memlekete) bir neziyr (uyarıcı; akıl) irsal ettik isek, illa oranın mutrafları (şükretmeyen, dünyevi imkanlarla şımaranları): “Muhakkak ki biz onunla (B sırrınca) irsal olunduğunuza (risaletinizle gönderilene) kafirleriz”.
وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالاً وَأَوْلَاداً وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
35-) Ve kalu nahnu ekseru emvalen ve evladen ve ma nahnu Bi muazzebiyn;
Ve dediler ki: “Biz malca da evladca da daha çokuz... Biz (Bi-) azab edilenler değiliz”.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
36-) Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau ve yakdiru ve lakinne ekseren Nasi la ya’lemun;
De ki: “Muhakkak ki Rabbim rızkı, dilediğine bast eder (açıp yayar, genişletir) ve daraltır... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler”.
وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ جَزَاء الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ
37-) Ve ma emvalüküm ve la evladüküm Billetiy tukarribüküm ındeNA zülfa illâ men amene ve amile saliha* feülaike lehüm cezauddı'fi Bima amilu ve hüm fiyl ğurufati aminun;
 (B sırrınca) sizi yaklaştırıp indimizde yakınlık derecesi sağlayacak olan, ne mallarınız ve ne de evladlarınız değildir... Ancak iman edip salih amel işleyen müstesna... İşte onlar için (çalışmalarının) karşılık (ğı) kat kattır... Onlar ğurfa’lar (cennet odaları, üst katlar, yüksek mertebeler) içinde aminlerdir.
وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
38-) Velleziyne ye s'avne fiy ayatiNA muaciziyne ülaike fiyl azâbi muhdarun;
Aciz-etkisiz bırakırcasına ayetlerimiz hakkında koşuşturanlara (hakikatlerini, sistemi adeta batıl kılmaya/iptal etmeye-geçersiz saymaya çalışanlara) gelince, işte onlar azab’ta hazır tutulacak (hiç gaib olmayacak) olanlardır.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
39-) Kul inne Rabbiy yebsütür rizka limen yeşau min ıbadihi ve yakdiru leh* ve ma enfaktüm min şey'in feHUve yuhlifuh* ve HUve hayrur razikıyn;
De ki: “Muhakkak ki Rabbim rızkı, kullarından dilediğine bast eder (açar, yayar, genişletir) ve (dilediği) ona kısar/daraltır (da)... Bir şey infak ederseniz, O, onu ihlaf eder (yerine başkasını verir, başkasını doldurur; boşluk yok)... O, Rızıklandıranların en hayırlısıdır”.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَهَؤُلَاء إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ
40-) Ve yevme yahşüruhüm cemiy’an sümme yekulü lilMelaiketi ehaülai iyyaküm kânu ya'budun;
 (Zikret o) Gün (ü) ki, (Allah) hepsini haşreder (toplar), sonra meleklere: “Bunlar mı yalnızca size kulluk/ibadet ederler idi?” der.
قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِم بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُم بِهِم مُّؤْمِنُونَ
41-) Kalu subhhaneKE ENTE veliyyüna min dunihim* bel kânu ya'budunel cinne, ekseruhüm Bihim mu'minun;
 (Melekler) dedi ki: “Subhansın (tesbih ederiz) sen (i; başka varlığımız yok; tesbihin olarak varız; münezzehsin) !.. Sensin Veliymiz, onlar değil... Bilakis onlar Cinn’e kulluk/ibadet ederler idi... Onların ekseriyeti onlara (cinlere B sırrınca) mü’minlerdir”.
فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَّفْعاً وَلَا ضَرّاً وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
42-) Fel yevme la yemlikü ba'duküm li ba'dın nefan ve la darra* ve nekulü lilleziyne zalemu zuku azâben narilletiy küntüm Biha tükezzibun;
İşte O Gün, bazınız bazınıza ne bir faydaya ve ne de bir zarara malik değildir... Zulmedenlere: “Kendisini (B sırrınca) tekzib ettiğiniz o Nar’ın azabını tadın!” deriz.
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا رَجُلٌ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُكُمْ وَقَالُوا مَا هَذَا إِلَّا إِفْكٌ مُّفْتَرًى وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
43-) Ve iza tütla aleyhim ayatuNA beyyinatin kalu ma hazâ illâ racülün yüriydü en yesuddeküm amma kâne ya'büdü abaüküm* ve kalu ma hazâ illâ ifkün müftera* ve kalelleziyne keferu lil Hakkı lemma caehüm, in hazâ illâ sıhrun mübiyn;
Ayetlerimiz onlara apaçık olarak tilavet edildiğinde (zalimler) dediler ki: “Bu, babalarınızın kulluk/ibadet edegeldiği şeyden sizi çevirmek/alakoymak dileyen bir adamdan başka değil”... Ve yine dediler ki: “Bu, uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değil”... Kafir olanlar Hakk’a, kendilerine geldiğinde: “Bu, ancak apaçık bir sihirdir”, dedi.
وَمَا آتَيْنَاهُم مِّن كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ
44-) Ve ma ateynahüm min kütübin yedrusuneha ve ma erselna ileyhim kableke min neziyr;
Halbuki onlara okuyup ders edecekleri kitablar vermemiştik (ilim, amel sözkonusu olamaz; ilham, keşif de yok?)... Senden önce onlara bir neziyr de irsal etmemiştik.
وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
45-) Ve kezzebelleziyne min kablihim ve ma beleğu mı'şare ma ateynahüm fekezzebu Rusuliy* fe keyfe kâne nekiyr;
Onlardan öncekiler de yalanlamıştı (genetik?)... (Hem bunlar) onlara (öncekilere) verdiğimizin onda birine bile ulaşmamışlardır... (Fakat yine de) Rasûllerimi tekzib ettiler... Benim Nekiyr’im (beni inkar, redd, tanımama; ve onun sonucu cezam) nasıl oldu?.
قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ
46-) Kul innema eızuküm Bi vahıdetin, en tekumu Lillahi mesna ve fürada sümme tetefekkeru* ma Bi sahıbiküm min cinnetin, in huve illâ neziyrun leküm beyne yedey azâbin şediyd;
De ki: “Size ancak (B sırrınca) bir tek öğüt veriyorum: (Hakikatınız olan) Allah için (vahdet gerçeğinin açığa çıkması için) ikişer ikişer, teker teker (kapanıp kaldığınız nefsinizden doğrulup) kıyam ediniz (?), sonra da tefekkür ediniz!.. Sahibinizde (arkadaşınızda) bir cinnet söz konusu değildir... O ancak şiddetli bir azabın önünde sizin için bir neziyrdir”.
قُلْ مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
47-) Kul ma seeltüküm min ecrin fe huve leküm* in ecriye illâ alellah* ve HUve alâ külli şey'in Şehiyd;
De ki: “Sizden bir ecr istemişsem, o sizin olsun... Benim ecrim ancak Allah üzerinedir... O, herşeye Şehiyd’dir”.
قُلْ إِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
48-) Kul inne Rabbiy yakzifü Bil Hakk* allamul ğuyub;
De ki: “Muhakkak ki Benim Rabbim hakkı kazf eder (kuvvetle atar, salar)... Allam’ül Ğuyub’dur (gaybları çok iyi bilen)”.
قُلْ جَاء الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ
49-) Kul cael Hakku ve ma yübdiül batılu ve ma yuıyd;
De ki: “Hakk geldi!... (Artık) batıl ne ibda’ (bir şey izhar) eder ve ne de iade eder”.
قُلْ إِن ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي وَإِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِي إِلَيَّ رَبِّي إِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ
50-) Kul in daleltü feinnema edıllu alâ nefsiy* ve inihtedeytü fe Bima yuhiy ileyye Rabbiy* inneHU Semiy’un Kariyb;
De ki: “Eğer saparsam, ancak kendi nefsimin aleyhine saparım... Eğer doğru yolu bulursam, (B sırrınca) Rabbimin bana vahyettiği şey iledir... Muhakkak ki O, Semi’dir, Kariyb’dir”.
وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَأُخِذُوا مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ
51-) Velev tera iz feziu fela fevte ve ühızû min mekanin kariyb;
Korku ve dehşete kapıldıklarında (onları) bir görsen!... Fevt (necat, kurtuluş, fırsat) yoktur (artık)... Ve mekan-ı kariyb (yakın yer)’den yakalanmışlardır.
وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِن مَكَانٍ بَعِيدٍ
52-) Ve kalu amenna BiHİ, ve enna lehümüt tenavüşü min mekanin beıyd;
 “(B sırrıyla) O’na iman ettik” dediler... Onlar için mekan-ı ba’id (uzak yer; cismani tabiat alemi)’den tenavüş (el atmak, ulaşmak, dokunmak), nasıl (mümkün) olur?.
وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِن قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ
53-) Ve kad keferu BiHİ min kabl* ve yakzifune Bil ğaybi min mekanin beıyd;
Daha önce O’nu (B sırrınca) küfr (inkar) etmişlerdi... Mekan-ı ba’id (uzak yer)’den Bil-gayb (ğayb’a, gaybları olarak) atıp tutuyorlardı (ilimsiz, yakinsiz konuşuyor, zanda bulunuyorlardı).
وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِم مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُّرِيبٍ
54-) Ve hıyle beynehüm ve beyne ma yeştehune kema fuıle Bi eşyaıhim min kabl* innehüm kânu fiy şekkin müriyb;
Daha önce (B gerçeğince) benzerlerine yapıldığı gibi onlarla, iştahla arzuladıkları şey arasına engel konmuştur... Muhakkak ki onlar muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeydiler.

 


  35.FÂTIR SÛRESİ    فاطر
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلاً أُولِي أَجْنِحَةٍ مَّثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
1-) ElHamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba'* yeziydü fiyl halkı ma yeşa'* innAllahe alâ külli şey'in Kadiyr;
Hamd, Semavat’ın ve Arz’ın Fatırı (ilk icad edeni), melaikeyi ikişer, üçer, dörder cenah (kanat, yan) sahibi Rasûller kılan (tüm kemalatların sahibi, herşeyin orijinini elinde tutan) Allah’a aittir... Yaratılışta dilediğini (yani, cenahları) ziyade eder (buradaki adedle sınırlı değil)... Muhakkak ki Allah herşeye Kadiyr’dir.
مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِن بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
2-) Ma yeftehıllahu linNasi min rahmetin fela mümsike leha* ve ma yümsik fela mursile lehu min ba'diHİ, ve HUvel Aziyzül Hakiym;
Allah, insanlara bir rahmet (sıfat) fethederse, onu tutacak (engelleyecek) yoktur... Tuttuğunu da O’ndan sonra irsal edecek (salacak) yoktur... O, Aziyz’dir, Hakiym’dir.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ
3-) Ya eyyühen Nasüzküru nı'metAllahi aleyküm* hel min halikın ğayrullahi yerzükuküm mines Semai vel Ard* la ilahe illâ HU* feenna tü'fekûn;
Ey insanlar!... Üzerinizdeki Allah ni’metini (o bilinci) zikredin (?)... Allah’dan gayrı, Sema’dan ve Arz’dan sizi rızıklandıran bir Halık (yaratıcı) var mı?... O’ndan başka ilah (vücud, yaratıcı) yoktur!.. Nasıl (Hak’dan) çevriliyorsunuz (vehim?) ?.
وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُور
4-) Ve in yükezzibuke fekad küzzibet Rusulün min kablik* ve ilellahi turceul ümur;
Eğer seni tekzib ediyorlar ise, senden önceki Rasûller de gerçekten tekzib edilmiştir... İşler Allah’a rücu’ ettirilir.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
5-) Ya eyyühenNasu inne va'dAllahi Hakkun fela teğurrennekümül hayatüd dünya ve la yeğurrenneküm Billahil ğarur;
Ey insanlar!... Muhakkak ki Allah’ın va’di hakk’dır... Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın... O çok aldatıcı da (Bi-) Allah’la sizi aldatmasın!.
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ
6-) İnneş şeytane leküm adüvvün fettehızuhu adüvva* innema yed'u hızbehu li yekûnu min ashabis seıyr;
Muhakkak ki şeytan (vehim) sizin için bir düşman (alakoyucu, uzaklaştırıcı bir faktör) dır... Siz de onu düşman edinin... (Şeytan) kendi hizbini, Saiyr (alevli ateş)’in ashabı olsunlar diye ancak çağırır.
الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
7-) Elleziyne keferu lehüm azâbün şediyd* velleziyne amenu ve amilus salihati lehüm mağfiretün ve ecrun kebiyr;
Kafir olanlar var ya, onlar için şediyd (Rahiym’in zıddı?) bir azab vardır... İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için bir mağfiret ve ecr-ün kebiyr (büyük ecir; ilahi sıfatlarla tahakkuk) vardır.
فَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَناً فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
8-) Efemen züyyine lehu suü amelihi fereahu hasena* feinnAllahe yudıllu men yeşau ve yehdiy men yeşa’* fela tezheb nefsüke aleyhim haserat* innAllahe Aliymun Bima yasneun;
Amelinin kötülüğü kendisine süslendirilmiş de onu iyi-güzel gören kimse (bu ameli olduğu gibi ve sonuçlarıyla birlikte gören kimse gibi) mi?... Muhakkak ki Allah, dilediğini saptırır ve dilediğine hidayet verir... O halde nefsin onlar üzerine hasretliklere gitmesin (onların durumundan dolayı üzüntülere dalma)... Muhakkak ki Allah onların yapıp ürettiklerini (B sırrınca) Aliym’dir.
وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ
9-) VAllahulleziy erseler riyaha fetüsiyru sehaben fesuknahu ila beledin meyyitin feahyeyna Bihil Arda ba'de mevtiha* kezâliken nüşur;
Allah Odur ki, rüzgarları irsal etti de (o rüzgarlar) bulutları sürüyor/kaldırıyor (yükseltiyor?)... Sonra onu ölü bir beldeye sevk ettik de onunla (B sırrınca) o Arz’ı ölümünden sonra dirilttik... Nüşur (kabir’den kalkıp dikiliş; uyanış; aslına dönüş) böylecedir.
مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعاً إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ
10-) Men kâne yüriydül ızzete feLillahil ızzetü cemiy’a* ileyHİ yas'adül kelimüt tayyibü vel amelüs salihu yerfeuh* velleziyne yemkürunes seyyiati lehüm azâbün şediyd* ve mekru ülaike huve yebur;
Kim izzet irade ediyor ise, (öncelikle bilsin ki) izzet bütünüyle Allah’ındır (birimsellikte izzet olmaz, birimsellik zillettir)... Tayyib (güzel, temiz) kelimeler O’na suud (uruc) eder... Salih amel (hakikatına imanın gereği, sünnetullaha uygun olan ameller) onu (o temiz kelimeyi) ref’eder (yükseltir)... Kötülükleri mekr (tuzak) yapanlara gelince, onlar için şiddetli bir azab vardır... Bunların mekri boşa çıkar.
وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجاً وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
11-) VAllahu halekaküm min türabin sümme min nutfetin sümme cealeküm ezvaca* ve ma tahmilu min ünsa ve la tedau illâ Bi ılmiHİ, ve ma yuammeru min müammerin ve la yünkasu min umurihi illâ fiy Kitab* inne zâlike alellahi yesiyr;
Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı; sonra sizi eşler/çiftler kıldı... O’nun ilmi dışında hiçbir dişi (nefs) ne hamile kalır ve ne de doğurur... Bir muammer (ömür süren) in ömürlenmesi de onun ömründen noksanlaştırılması da illa bir kitab’ta (onun levh-i mahfuzu’nda yazılı) dır... Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır.
وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِيّاً وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
12-) Ve ma yestevil bahran* hazâ azbün furatün saiğun şerabühu ve hazâ milhun ücac*ve min küllin te'külune lahmen tariyyen ve testahricune hılyeten telbesuneha* ve teral fülke fiyhi mevahıre litebteğu min fadliHİ ve lealleküm teşkürun;
İki deniz bir/eşit olmaz!.. Bu tatlı mı tatlı, susuzluğu giderir, içimi hoş ve kolaydır... Bu ise tuzludur, acıdır... Herbirinden taze et yersiniz ve giyeceğiniz bir süs çıkarırsınız... O’nun fazlından taleb etmeniz ve şükretmeniz için, gemileri onda (denizde) yara yara gidenler görürsün.
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ
13-) Yulicül leyle fiyn nehari ve yulicün nehare fiyl leyli ve sahhareş Şemse vel Kamere küllün yecriy li ecelin müsemma* zlikümullahu Rabbüküm leHUl Mülk* velleziyne ted'une min duniHİ ma yemlikune min kıtmiyr;
Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar... Güneş’i ve Ay’ı tashir etmiştir (boyun eğdirmiştir) ?... Herbiri müsemma (belirlenmiş, isimlenmiş) bir ecele akıp gider... İşte budur Allah, Rabbiniz!.. O’nundur mülk!... O’ndan başka çağırdıklarınız (isimlendirdikleriniz, var zannettikleriniz) bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değildirler.
إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ
14-) İn ted'uhüm la yesmeu duaeküm* velev semiu mestecabu leküm* ve yevmel kıyameti yekfürune Bi şirkiküm* ve la yünebbiuke mislü Habiyr;
Eğer onları çağırsanız, sizin çağrınızı işitmezler... Velev ki işitseler, size cevap veremezler... (Üstelik) kıyamet günü, sizin (Bi-) şirkinizi küfr (inkar) ederler... Habiyr’in (haberdar olanın) misli (kimse) sana haber veremez.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal