Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



35. FÂTIR SÛRESİ   فاطر
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
15-) Ya eyyühen Nasu entümül fukarau ilellah* vAllahu HUvel Ğaniyyül Hamiyd;
Ey insanlar!.. Siz Allah’a (mutlak muhtac; O’nsuz bir varlığı sözkonusu olmayan) fakirlersiniz!... Allah ise Ğaniyy’dir, Hamiyd’dir (kemalini izhardadır?).
إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ
16-) İn yeşe' yüzhibküm ve ye'ti Bi halkın cediyd;
Eğer dilerse (me’şiyyeti ile) sizi giderir ve (B sırrınca) halk-ı cediyd (yepyeni, orijinal bir yapı) olarak gelir/yeni bir halk getirir.
وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ
17-) Ve ma zâlike alellahi Bi aziyz;
Bu, Allah’a (Bi-) aziyz (zor, meşakkatli) değildir.
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ
18-) Ve la teziru vaziretun vizre uhra* ve in ted'u müskaletün ila hımliha la yuhmel minhü şey'ün velev kâne zâ kurba* innema tünzirulleziyne yahşevne Rabbehüm Bil ğaybi ve ekamus Salate, ve men tezekka feinnema yetezekka li nefsih* ve ilellahil mesır;
Hiçbir vazire (yük taşıyan, günahkar, nefs) bir başkasının yükünü/günahını yüklenmez... Eğer bir müskale (yükü ağır biri), onu (yükünü) taşımaya çağırsa bile, ondan bir şey yüklenilip taşınılmaz... Akraba dahi olsa... Sen ancak Bil-gayb (gaybleri olarak) Rablerinden haşyet duyan ve namazı ikame edenleri uyarırsın... Kim arınıp temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenmiştir... Dönüş Allah’adır.
وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ
19-) Ve ma yesteviyl a'ma vel basıyr;
A’ma (kör) ile basıyr (basiretiyle gören) bir olmaz.
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ
20-) Ve lez zulümatü ve len nur;
Karanlıklar ile Nur da (bir olmaz).
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ
21-) Ve lezzıllu ve lel harur;
Zıll (gölge) ile harur (sıcak, sıcaklık) da (bir olmaz).
وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاءُ وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ
22-) Ve ma y esteviyl ahyau ve lel emvat* innAllahe yüsmiu men yeşa'* ve ma ente Bi müsmiın men fiyl kubur;
Diriler ile ölüler de bir olmaz... Muhakkak ki Allah dilediğine işittirir... Sen kabirlerin içindeki kimselere (Bi-) işittirici değilsin.
إِنْ أَنتَ إِلَّا نَذِيرٌ
23-) İn ente illâ neziyr;
Sen ancak bir neziyr (uyarıcı) sın.
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ
24-) İnna erselnake Bil Hakkı beşiyran ve neziyra* ve in min ümmetin illâ halâ fiyha neziyr;
Muhakkak ki biz seni Bil-Hakk (Hakk olarak) ancak beşiyr (bir müjdeci) ve neziyr (bir uyarıcı) olarak irsal ettik... Hiçbir ümmet yoktur ki onun (o ümmetin) içinde bir neziyr (uyarıcı) gelip geçmiş olmasın.
وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ
25-) Ve in yükezzibuke fekad kezzebelleziyne min kablihim* caethüm Rusulühüm Bil beyyinati ve Bizzuburi ve Bil Kitabil müniyr;
Eğer seni tekzib ediyorlar ise, gerçekten onlardan öncekiler de tekzib etmişti... Rasûlleri onlara (Bi-) beyyineler (apaçık deliller, sıfatlar), (Bi-) zübur (zeburlar, yazılı kutsal sayfalar) ve (Bi-) Kitab-ı Müniyr (nurlandırıcı kitab; vahiy) ile gelmişti.
ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
26-) Sümme ehaztülleziyne keferu fekeyfe kâne nekiyr;
Sonra o kafir olanları yakaladım... Benim Nekiyr’im (beni inkar, redd, tanımama; ve onun sonucu cezam) nasıl oldu?.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ
27-) Elem tera ennAllahe enzele mines Semai maen, feahrecna Bihi semeratin muhtelifen elvanüha* ve minel cibali cüdedün biydun ve humrun muhtelifün elvanüha ve ğarabiybü sud;
Görmedin mi ki Allah Sema’dan bir su (ilim) inzal etti... Onunla renkleri muhtelif meyvalar (ahlak, ma’rifet B sırrınca) çıkardık... Dağlardan da beyaz, renkleri muhtelif kırmızı ve simsiyah cüdde’ler (renkleri farklı olan yollar var).
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ
28-) Ve minenNasi veddevabbi vel’ en'ami muhtelifün elvanühu kezâlik* innema yahşAllahe min ıbadiHİl ulema'* innAllahe Aziyzün Ğafur;
İnsanlardan, daabbelerden (hayvanlardan) ve en’am (kurban edilebilir hayvanlar)’dan da böylece renkleri muhtelif olanlar var... Allah’dan, kulları (için) den ancak alimler (‘Allah’ ismiyle işaret olunanı, Azamet-i İlahiyye’yi bilenler) haşyet duyar... Muhakakkak ki Allah Aziyz’dir, Ğafur’dur.
إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ
29-) İnnelleziyne yetlune KitabAllahi ve ekamus Salete ve enfeku mimma razaknahüm sirran va alaniyeten yercune ticaraten len tebur;
Muhakkak ki Allah’ın Kitabı’nı tilavet edenler, namazı ikame edenler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeyden gizli-aleni olarak infak edenler, asla helak olmayacak bir ticaret umabilirler.
لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ
30-) Li yüveffiyehüm ücurehüm ve yeziydehüm min fadliHİ, inneHU Ğafurun Şekûr;
Onlara ecirlerini tam versin ve fazlından da onlara artırsın diye... Muhakkak ki O, Ğafur’dur, Şekur’dur.
وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ
31-) Velleziy evhayna ileyke minel Kitabi huvel hakku musaddikan lima beyne yedeyh* innAllahe Bi ıbadiHİ le Habiyrun Basıyr;
Kitab’tan sana vahyettiğimiz, kendinden öncekini tasdikleyici olarak hakk’ın ta kendisidir (hakikata bedel yoktur)... Muhakkak ki Allah kullarını (B sırrınca kullarının vücudu olarak) Habiyr’dir, Basıyr’dir.
ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ
32-) Sümme evresnel Kitabelleziynastafeyna min ıbadiNA* feminhüm zalimün linefsih* ve minhüm muktesıd*ve minhüm sabikun Bil hayrati Bi iznillah* zâlike huvel fadlül kebiyr;
Sonra kullarımızdan ıstıfa ettik (süzüp seçtik) lerimizi Kitab’a varis kıldık... Onlardan kimi nefsine zulmedicidir... Onlardan kimi muktesıd (mu’tedil, orta yolu tutan) dır... Onlardan kimi de Bi-iznillah (Allah’ın izni olarak) hayrat’lar (faziletler, hayırlar, tecelliler) ile (B sırrınca) öne geçendir... İşte bu fazl-u kebiyr (büyük lutuf, üstünlük)’dir!.
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ
33-) Cennatu Adnin yedhuluneha yuhallevne fiyha min esavira min zehebin ve lü'lüa* ve libasühüm fiyha hariyr;
 (Fazl-u Kebiyr) Adn (ilahi sıfatlarla yaşam) Cennetleri ki, oraya girerler... Orada altından bilezikler ve inci ile süslenirler... Orada onların elbiseleri ipek’tir.
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ
34-) Ve kalül Hamdu Lillahilleziy ezhebe annelhazen* inne Rabbena le Ğafurun Şekur;
 (Adn Cennetlerine girenler) dediler ki: “Hamd, hazanı (üzülmeyi) bizden gideren (tüm kuvvelerin sahibi) Allah’a aittir... Muhakkak ki Rabbimiz, Ğafur’dur, Şekur’dur”.
الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ
35-) Elleziy ehallena darel mukameti min fadliHİ, la yemessüna fiyha nesabün ve la yemessüna fiyha lüğub;
O (Rabbimiz) ki, bizi fazlından Dar’ül-Mukame’ye (kalınacak yurda; Hakkani vücuda) yerleştirdi… Orada ne bir yorgunluk dokunur bize, ne de bir usanç.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُم مِّنْ عَذَابِهَا كَذَلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ
36-) Velleziyne keferu lehüm naru cehennem* la yukda aleyhim feyemutu ve la yuhaffefü anhüm min azâbiha* kezâlike necziy külle kefur;
Kafir olanlara gelince, onlar için Nar-ı Cehennem vardır... Ne onlara ölümle hükmedilir ki ölsünler ve ne de kendilerinden azablarından hafifletilir... Her kefur’u (çok örteni, nankörlük edeni) böylece cezalandırırız.
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ
37-) Ve hüm yastarihune fiyha* Rabbena ahricna na'mel salihan ğayralleziy künna na'mel* evelem nuammirküm ma yetezekkeru fiyhi men tezekkere ve caekümün neziyr* fezuku fema liz zalimiyne min nasıyr;
Onlar orada (cehennem’de, imdad arayarak) feryad ederler: “Rabbimiz!.. Bizi (buradan) çıkar ki önceden yaptığımız amelin gayrı salih amel yapalım (Vahyi ilme dayalı, sünnete isabet eden, Allah’a itaat olan amel ile yeni bir ruh inşa edelim)”... “Sizi, tezekkür edenin kendisinde tezekkür edeceği (yaşamın ibret işlevi ile hakikatı kendinde bulup idrak edeceği) bir ömürle ömürlendirmedik mi?... Ve size neziyr (uyarıcı) de geldi (gelmedi mi?)... O halde tadın (hazırladığınızı)... Zalimler için bir Nasıyr (yardımcı) yoktur”.
إِنَّ اللَّهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
38-) İnnAllahe Alimu ğaybis Semavati vel Ard* inneHU Aliymun Bi zatis sudur;
 Muhakkak ki Allah Semavat’ın ve Arz’ın gaybını bilendir... Muhakkak ki O, sadırların zatı (özü/sahibi) olarak (B sırrınca) Aliym’dir.
هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ فَمَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ إِلَّا مَقْتاً وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ إِلَّا خَسَاراً
39-) HUvelleziy cealeküm halaife fiyl Ard* femen kefere fealeyhi küfruh* ve la yeziydül kafiriyne küfruhüm ınde Rabbihim illâ makta* ve la yeziydül kafiriyne küfruhüm illâ hasara;
Sizi Arz’da halifeler kılan O’dur... Kim küfr (nankörlük) eder (birimsel, nefsani, fani hazlar uğruna halifeliğini örter) ise, onun küfrü kendi aleyhinedir... Kafirlere kendi küfürleri Rableri indinde makt (şiddetli gadap) tan başka bir şey artırmaz... Kafirlere küfürleri hüsrandan başka bir şey ziyade etmez.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَاباً فَهُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّنْهُ بَلْ إِن يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُم بَعْضاً إِلَّا غُرُوراً
40-) Kul eraeytüm şürekâekümülleziyne ted'une min dunillah* eruniy mazâ haleku minel Ardı em lehüm şirkün fiys Semavat* em ateynahüm Kitaben fehüm alâ beyyinetin minh* bel in yeıdüz zalimune ba'duhüm ba'dan illâ ğurura;
De ki: “Allah’dan gayrı çağırdığınız/tapındığınız ortaklarınızı gördünüz mü?... Gösterin bana, Arz’dan ne yarattılar?”... Yoksa onların Semavat’ta bir şirki (ortaklığı) mı var?... Yoksa kendilerine bir kitab verdik de onlar Ondan bir beyyine (açık delil, sıfat) üzere midirler?... Bilakis zalimler birbirlerine ğurur (aldanış, aldatmak) dan başka bir şey va’d etmezler.
إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ أَن تَزُولَا وَلَئِن زَالَتَا إِنْ أَمْسَكَهُمَا مِنْ أَحَدٍ مِّن بَعْدِهِ إِنَّهُ كَانَ حَلِيماً غَفُوراً
41-) İnnAllahe yümsiküs Semavati vel’ Arda en tezula* ve lein zaleta in emsekehüma min ehadin min ba'diHİ, inneHU kâne Haliymen Ğafura;
Muhakkak ki Allah, Semavat’ı ve Arz’ı zeval bulmasınlar (zail olup gitmesinler) diye imsak ediyor (tutuyor)... Andolsun ki eğer zeval bulsalar O’ndan sonra bir kimse onları imsak etmez (tutamaz)... Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur.
وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِن جَاءهُمْ نَذِيرٌ لَّيَكُونُنَّ أَهْدَى مِنْ إِحْدَى الْأُمَمِ فَلَمَّا جَاءهُمْ نَذِيرٌ مَّا زَادَهُمْ إِلَّا نُفُوراً
42-) Ve aksemu Billahi cehde eymanihim lein caehüm neziyrun leyekûnunne ehda min ıhdel ümem* felemma caehüm neziyrun ma zadehüm illâ nüfura;
Yeminlerinin cehdi (var güçleri) ile (Billahi diye) Allah’a kasem ettiler ki, eğer onlara bir neziyr (uyarıcı) gelir ise, mutlaka (geçmiş ve gelecek diğer) ümmetlerin (herhangi) birinden daha çok hidayette olacaklar... Kendilerine bir neziyr (uyarıcı; Rasûlullah) geldiğinde, (bu) onlara nefretten/uzak durmaktan başka bir şey artırmadı.
اسْتِكْبَاراً فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلاً وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلا
43-) İstikbaren fiyl Ardı ve mekres seyyi'* ve la yehıykulmekrusseyyiü illâ Bi ehlih* fehel yenzurune illâ sünnetel evveliyn* felen tecide lisünnetillahi tebdiyla* ve len tecide lisünnetillahi tahviyla;
Arz’da kibirlenerek/büyüklenerek (benlikle, vehmi varlıkla perdelenerek) ve kötülüğün mekrini (bireysel-göresel yaklaşımlar) kurarak (nefretle uzaklaştılar)... Kötülüğün mekri ise ancak onun ehlini kuşatır... Acaba onlar evvelkilerin sünnetinden (onlar için geçerli olan Allah sistem ve düzeninden) başkasını mı gözlüyorlar/bekliyorlar?... Sünnetullah için bir tebdil (ona bedel, alternatif) asla bulamazsın... Sünnetullah için bir tahvil (değişme, başkalaşma, sapma) asla bulamazsın!.
أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَكَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِن شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ عَلِيماً قَدِيراً
44-) Evelem yesiyru fiyl Ardı feyenzuru keyfe kâne akıbetülleziyne min kablihim ve kânu eşedde minhüm kuvveten, ve ma kânAllahu li yu'cizehu min şey'in fiys Semavati ve la fiyl Ard* inneHU kâne Aliymen Kadiyra;
Arz’da seyretmediler (gezip dolaşmadılar) mi ki, kendilerinden öncekilerin akibeti nasıl oldu nazar edip (basiretle) görsünler?... Onlar (öncekiler) kuvvet itibarıyla bunlardan daha şiddetli idiler... Ne Semavat’ta ve ne de Arz’da hiçbir şey Allah’ı aciz bırakıcı değildir... Muhakkak ki O, Aliym’dir, Kadiyr’dir.
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيراً
45-) Velev yuahızullahunNase Bima kesebu ma tereke alâ zahriha min dabbetin ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma* feiza cae ecelühüm feinnAllahe kâne Bi ıbadiHİ Basıyra;
Eğer Allah, insanları, kazandıkları ile (B sırrınca) muaheze etseydi (yakalasaydı, cezalandırsaydı), onun zahrında (Arz’ın sırtında) hiçbir dabbe’yi (hayvanı) terketmezdi (helak ederdi)... Fakat onları bir ecel-i müsemma’ya (hükmedilmiş bir vakte) te’hir ediyor... Onların ecelleri geldiğinde, muhakkak ki Allah kullarını (B sırrınca kullarının vücudu olarak) Basıyr’dir.

 

36.YÂSÎN SÛRESİ    يس
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
يس
1-) Yaa, Siiiiyn;
Ya, Siyn.
وَالْقُرْءَانِ الْحَكِيمِ
2-) velKur'ânilHakiym;
Kur’an-ı Hakiym’e (Hikmet olan Kur’an’a) kasem ederim ki,
إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
3-) inneke leminelmurseliyn;
Muhakkak sen murseliyn (irsal olunanlar, Rasûller) densin.
عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
4-) alâ sıratın müstekıym;
Sırat-ı Müstakıym (İslam) üzeresin.
تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
5-) tenziylel AziyzirRahıym;
Aziyz ve Rahıym’in tenziyli (tafsilen indirmesi) dir.
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ ءَابَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
6-) litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;
Babaları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, sünnetullah’tan) gafiller olan bir kavmi uyarasın diye.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
7-) lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm la yu'minun;
Andolsun ki onların ekseriyetinin üzerine o söz (şakavet hükmü) hakk olmuştur... Bu sebepden onlar iman etmezler.
إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ
8-) inna cealnâ fiy a'nakıhim ağlâlen fehiye ilel'ezkani fehüm mukmehun;
Muhakkak ki biz onların boyunlarında ağlal (halkalar, kayıtlar, bağlar?) oluşturduk... O (ağlal) çenelerine kadar (dayanmış) dır... Artık onlar (boyunlarını çeviremedikleri için; yani, boyun eğme-hakikatlerine itaat-teslimiyet-fena’dan engellendikleri için) başları yukarı doğru kalkıktır (dik başlılardır).
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
9-) ve cealna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;
Onların önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed oluşturduk da böylece onları (gece karanlığı gibi) bürüdük (her yönden perdelenip kapatıldılar)... Artık onlar görmezler.
وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
10-) ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu'minun;
Onları uyarsan da uyarmasan da onlara birdir; iman etmezler!.
إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ
11-) innema tünziru menittebeazZikre ve haşiyer Rahmane Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;
Sen ancak Zikre (hakikatına, Kur’ân’a) tabi olan ve Bil-gayb (gaybı-hakikatı olarak) Rahman’dan haşyet duyanı uyarırsın... Onu bir mağfiret ve keriym bir ecir ile (B sırrınca) müjdele!.
إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَءَاثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
12-) inna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asarehüm* ve külle şey'in ahsaynahu fiy imamin mübiyn;
Muhakkak ki biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz... Onların takdim ettiklerini (bütün fiillerini) de bıraktıkları eserlerini (izlerini) de yazarız... Biz herşeyi İmam-ı Mubiyn (bir beyin)’de ıhsa ettik (tesbit-zabt-muhafaza ettik) !.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ
13-) vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;
Onlara ashab-ı karye’yi (o şehir halkını) örnek ver... Hani oraya murseliyn (irsal olunanlar, Rasûller) gelmişti.
إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
14-) iz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma feazzezna Bisalisin fekalû inna ileyküm murselun;
Hani onlara iki (Rasûl) irsal ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine (Bi-) üçüncü ile ta’ziyz ettik (aziyz kıldık, takviye ettik) de (bu üçü): “Doğrusu biz size irsal olunanlarız” dediler.
قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ
15-) kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmanu min şey'in in entüm illâ tekzibun;
Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka değilsiniz... Rahman da hiçbir şey inzal etmedi... Siz ancak yalan söylüyorsunuz”.
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
16-) kalu Rabbüna yalemu inna ileyküm lemurselun;
 (Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsal olunanlarız”.
وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
17-) ve ma aleyna illelbelağul mübiyn;
 “Bizim üzerimize düşen ancak apaçık tebliğdir”.
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
18-) kalû inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;
Dediler ki: “Muhakkak ki biz (Bi-) sizi uğursuz sayıyoruz (bize hoşumuza gitmeyen şeyler getirdiniz)... Andolsun ki eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi recmedeceğiz ve elbette size bizden elim bir azab (deccalin cehennemi) dokunacaktır”.
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
19-) kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;
Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir (doğanızdan kaynaklanmaktadır)... Eğer tezkir edilirseniz (ibret ve idrak için öğütlenir, hakikatınızla hatırlatılırsanız) de mi (uğursuzluk) ?... Hayır, siz israf eden (ileri giden, haddi aşan; boşuna harcayan) bir kavimsiziniz”.
وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ
20-) ve cae min aksalmediyneti racülün y es'a, kale ya kavmit tebiul murseliyn;
Mediyne (şehir)’in uzak yerinden/diğer ucundan sa’yederek (koşarak) bir recul (adam) geldi; “Ey kavmim, murseliyn (Rasûller)’e tabi olun” dedi.
اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ
21-) ittebiu men lâ y e s’elüküm ecren vehüm mühtedun;
 “Sizden bir ecir (karşılık) istemeyen, kendileri doğru yolu bulmuş/hidayet üzere olanlara tabi olun”.
وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
22-) ve maliye la a'budülleziy fetareniy ve ileyHİ turceun;
 “Nasıl kulluk etmem ki beni (böyle) fıtratlandıran (Allah) a; ve O’na rücu’ ettirileceksiniz”.
ءَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ ءَالِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ
23-) eettehızü min duniHİ aliheten in yüridnir Rahmanü Bidurrin lâ tuğni anniy şefaatühüm şey'en ve lâ yunkızun;
“O’nun gayrından ilahlar mı edineyim (yani) ?... Eğer Rahman (B sırrınca) bir durr (zarar, zorluk) irade ederse, onların şefaatı benden hiçbir şeyi savmaz; beni kurtaramazlar”.
إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
24-) inniy izen lefiy dalâlin mübiyn;
 “O takdirde (yani: ilah edinirsem) muhakkak ki ben apaçık bir dalalet içinde olurum”.
إِنِّي ءَامَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ
25-) inniy amentü BiRabbiküm fesmeun;
 “Doğrusu ben sizin Rabbinize (B sırrıyla) iman ettim (Rabbinizin tercümanıyım?);beni dinleyin!”.
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ
26-) kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy yalemun;
 (Ona): “Cennete dahil ol!” denildi... Dedi ki: “Keşke kavmim bileydi”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal