Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



 7.  A'RÂF SÛRESİ       الاعرا
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ م
143-) Ve lemma cae Musa limiykatina ve kellemehu Rabbuhu, kale Rabbi eriniy enzur ileyKE, kale len teraNİY ve lakininzur ilelcebeli feinistekarre mekanehu fesevfe teraNİY* felemma tecella Rabbuhu lilcebeli cealehu dekken ve harra Musa saıka* felemma efaka kale subhaneKE tübtü ileyKE ve ene evvelül mu’miniyn;
Musa, miykatımız’a (tayin ettiğimiz vakt’e, yer’e) geldiğinde ve Rabbi de ona konuşunca, (şöyle) dedi: “Rabbim rü’yet ettir/göster bana (kendini), nazar edeyim sana!”... (Rabbi) buyurdu: “Beni, asla göremeyeceksin!.. Fakat şu dağa (teşbih dağı) nazar et... Şayet o (dağ) mekanında istikrar eder ise, beni göreceksin!”... (Musa’nın) Rabbi dağa tecelli edince, onu darmadağın-dümdüz (yok) etti... Musa da baygın (şuursuz; varlıksız) olarak düştü... (Musa fena’dan sonra) ayılınca: “Subhansın sen (Seni tenzih ederim) !.. Sana tevbe (rücu’) ettim (senin gayrın vücud yok)... Ve ben mü’minlerin ilkiyim” dedi.
قَالَ يَامُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا ءَاتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ
144-) Kale ya Musa innistafeytüke alenNasi Bi risalatiy ve Bi kelamiy* fehuz ma ateytüke ve kün mineş şakiriyn;
Buyurdu ki: “Ya Musa!... Muhakkak ki Ben seni, (Bi-) risaletlerimle (ilahi hükümlerin tebliği ile) ve (Bi-) kelamım (konuşmam; manalara vukufun) ile insanlar üzerine ıstıfa ettim (seçtim)... Al, sana verdiğimi ve ol şükredenlerden!”.
وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْأَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِأَحْسَنِهَا سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ
145-) Ve ketebna lehu fiyl’elvahı min külli şey’in mev’izaten ve tafsıylen li külli şey'in, fehuzha Bi kuvvetin ve'mür kavmeke ye'huzu Bi ahseniha* seüriyküm darel fasikıyn;
Ve biz Musa için levhalar’da mev’ize (ibrete şayan, idraka vesile) ve her şey için tafsile dair (yaşamın gerçeğine ait) ne varsa hepsinden yazdık... “Bunları (Bi-) kuvvetle tut ve kavmine, bunları en güzel şekilde (himmetle, B sırrınca) tutmalarını emret... (Bu levhalara sarılmayan) fasıkların yurdunu göstereceğim size”.
سَأَصْرِفُ عَنْ ءَايَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ ءَايَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا ذَلِكَ ب
146-) Seasrifü an ayatiyellezine yetekebberune fiyl Ardı Bi ğayril Hakk* ve in yerav külle ayetin la yu'minu Biha* ve in yerav sebiyler rüşdi la yettehızuhu sebiyla* ve in yerav sebiylel ğayyi yettehızuhu sebiyla* zâlike Bi ennehüm kezzebu Bi ayatina ve kânu anha ğafiliyn;
Bi-gayri Hak (Hakkın gayrı olarak) Arz’da büyüklenenleri, ayetlerimdem (sıfatlarımdan) uzak tutacağım... Şayet (onlar) her ayeti görseler, onlara (B sırrıyla) iman etmezler... Rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler... Ğay (azgınlık, sapma) yolunu görseler, onu yol edinirler... Bu, onların ayetlerimizi (B sırrınca) yalanlamaları ve onlardan gafiller olmaları dolayısıyladır.
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الْآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
147-) Velleziyne kezzebu Bi ayatiNA ve Lıkail Ahireti habitat a'malühüm* hel yüczevne illâ ma kânu ya'melun;
(B sırrınca) ayetlerimizi ve ahiret lika’sını (ahiret kavuşmasını; ahiretin varlıklarında açığa çıktığını yaşamayı) yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir... (Onlar) ancak yapmakta oldukları ile (B sırrınca) cezalanmıyorlar mı?.
وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ
148-) Vettehaze kavmü Musa min ba'dihi min huliyyihim ıclen ceseden lehu huvar* elem yerav ennehu la yükellimühüm ve la yehdiyhim sebiyla* ittehazuhu ve kânu zalimiyn;
Musa’nın kavmi, ondan sonra (yani: Musa’nın Tur’a çıkışından sonra), kendilerinin (bedensel) süs eşyalarından meydana gelen, (buzağı gibi) böğürebilen İCLEN CESEDEN (buzağı cesedi) edindiler (yani bir buzağı edindiler ki ondan maksad böğürebilen bir CESEDdir; cesed kişi, hayvani bilinç)... Görmediler mi ki o (cesed) onlarla ne kelam edebiliyor ne de bir yola hidayet edebiliyor (bütün bunlar insani ruhun özellikleri) ?.. Onu (ilah) edindiler (bedensel bilincin hükmüne girdiler, sırf o oldular) ve zalimler oldular (nefslerine zulmettiler).
وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
149-) Ve lemma sükıta fiy eydiyhim ve raev ennehüm kad dallu, kalu lein lem yerhamna Rabbuna ve yağfir lena lenekûnenne minel hasiriyn;
Vaktaki (nedametlerinden başları) ellerinin içine düşürüldü (düşündüler) ve gördüler ki kendileri gerçekten sapmışlar: “Yemin olsun ki, eğer Rabbimiz bize rahmet etmez ve bizi mağfiret etmez ise, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُ
150-) Ve lemma racea Musa ila kavmihi ğadbane esifen, kale bi'sema haleftümuniy min ba'diy, eaciltüm emre Rabbiküm* ve elkal’elvaha ve ehaze Bi re'si ehıyhi yecurruhu ileyh* kalebne ümme innel kavmestad'afuniy ve kâdu yaktüluneniy* fela tüşmit Biyel a'dae ve la tec'alniy maal kavmiz zalimiyn;
Musa kavmine gadaplı ve üzgün olarak döndüğünde dedi ki: “Benden sonra, bana ne kötü halef oldunuz (arkamdan ne kötü işler yaptınız) !.. Rabbinizin emrini acele ettiniz (bir an önce gelmesini istediniz, bekleyemediniz) mi?”... (Derken) Levhaları ilka etti (attı) ve kardeşinin başını (B sırrınca) tuttu, onu kendine çekiyor (du)... (Harun) dedi ki: “Anamın oğlu!.. Muhakkak ki bu kavim beni zayıf-güçsüz buldu ve nerede ise beni öldüreceklerdi... (B sırrınca) bana düşmanları güldürme/sevindirme ve beni şu zalimler kavmi ile bir tutma”.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِأَخِي وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
151-) Kale Rabbığfirliy ve liehıy ve edhılna fiy rahmetiKE, ve ENTE Erhamür Rahîymiyn;
(Musa) dedi ki: “Rabbim!.. Beni de kardeşimi de mağfiret et (setr et) ve bizi rahmetine (sıfat makamına) dahil et... Sen, ErhamurRahımiyn (Rahiymlerin en Rahiymi)’sin”.
إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ
152-) İnnelleziynet tehazül ıcle seyenalühüm ğadabün min Rabbihim ve zilletün fiyl hayatid dünya* ve kezâlike neczil müfteriyn;
Muhakkak ki buzağıyı (ilah) edinenlere Rablerinden bir gadap ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır... İftiracıları böyle cezalandırırız biz.
وَالَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَءَامَنُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
153-) Velleziyne amilüs seyyiati sümme tabu min ba'diha ve amenu* inne Rabbeke min ba'diha le Ğafurun Rahîym;
(Fakat) o kimseler (de var) ki, kötülükler işlediler, sonra onun ardından tevbe yaptılar ve iman ettiler... Muhakkak ki senin Rabbin ondan (tevbe ve imandan) sonra elbette Ğafur’dur, Rahıym’dir.
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
154-) Ve lemma sekete am Musel ğadabü ahazel elvah* ve fiy nüshatiha hüden ve rahmetün lilleziyne hüm liRabbihim yerhebun;
Gadap, Musa’dan sükut edince, (Musa) levhaları (tekrar) aldı... Onların nüshasının (yazı sûretinin; Musa’ya inzal olunanın) içinde, Rablerinden korkanlar için huda (klavuz, hidayet) ve rahmet vardır.
وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَا فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا إِنْ هِيَ إِلَّا فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاء
155-) Vahtâre Musa kavmehu seb'ıyne racülen limiykatiNA* felemma ehazethümür recfetü kale Rabbi lev şi'te ehlektehüm min kablü ve iyyaye, etühliküna Bi ma feales süfehaü minna* in hiye illâ fitnetüKE, tudıllü Biha men teşaü ve tehdiy men teşa'* ENTE Veliyyüna fağfir lena verhamna ve ENTE hayrul Ğafiriyn;
Musa, miykatımız için kavminden yetmiş adam seçti... Ne zaman ki racfe (şiddetli sarsıntı; tecelli?) onları (ın bedenlerini) yakaladı, (Musa şöyle) dedi: “Rabbim... Eğer dileseydin (perdelilikten dolayı) onları da beni de daha önce helak ederdin... Bizden süfeha’nın (anlayışı kıtların) yaptığı dolayısıyla, (B gerçeğince) bizi helak mı edeceksin?... (Zaten) o ancak senin bir fitnendir; kimi dilersen onunla (B sırrınca) saptırır ve kimi dilersen hidayet edersin... Sen Veliy’mizsin; (o halde) bizi mağfiret et ve bize rahmet kıl... Sen Ğaafir’lerin (mağfiret edenlerin) en hayırlısısın”.
وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُ
156-) Vektüb lena fiy hazihid dünya haseneten ve fiyl ahireti inna hüdna ileyKE, kale azabiy usıybu Bihi men eşa'* ve rahmetiy vesiat külle şey'* feseektübüha lilleziyne yettekune ve yü'tunez Zekate velleziyne hüm Bi ayatina yu'minun;
“Bize hem şu dünyada hasene (ölüm ötesinde de geçerliliği olan iyilik; arınma, yakin, ihsan hali) yaz hem ahirette... Doğrusu biz sana yöneldik”... Buyurdu ki: “Kimi dilersem azabımı (bana düşkünlüğü) ona (B sırrınca) isabet ettiririm... Rahmetim herşeyi kuşatıcı genişliktedir... Onu, bilfiil korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize (B sırrıyla) iman edenlere yazacağım”.
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِث
157-) Elleziyne yettebiuner Rasûlen Nebîyyel Ümmiyyelleziy yecidunehu mektuben ındehüm fitTevrati vel’ İnciyl* ye'müruhüm Bil ma'rufi ve yenhahüm anil münkeri ve yuhıllu lehümüt tayyibati ve yüharrimü aleyhimül habaise ve yedau anhüm ısrahüm vel ağlalelletiy kânet aleyhim* felleziyne amenu Bihi ve azzeruhu ve nasaruhu vettebeunNuralleziy ünzile maahu, ülaike hümül müflihun;
Onlar ki nezdlerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulacakları O Rasûl’e, (yani) Ümmiy Nebî’ye tabi olurlar... (İşte O Ümmiy Nebî Rasûl) onlara marufu (B sırrınca) emreder ve onları münkerden nehyeder; onlara tayyibatı (her halde temiz, hiç haram olma gereği, helal olmasının sınırı yok; hakikat ilmi, ma’rifetler) helal, habisleri (murdar; şirk düşüncesi) haram kılar; onlardan ağırlıklarını (beden kayıtlarını) ve üzerlerindeki zincirleri (şartlanmaları, bağımlılıkları) kaldırır... İşte Ona (B sırrıyla) iman eden, Ona saygı gösteren (destekleyen), Ona yardım eden ve Onunla birlikte inzal olunan (Muhammedi) Nur’a tabi olanlar var ya, işte onlardır felaha erenlerin ta kendileri.
قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَات
158-) Kul ya eyyühenNasü inniy Rasûlullahi ileyküm cemiy’anilleziy leHU mülküs Semavati vel Ard* la ilahe illâ HUve yuhyiy ve yümiyt* fe aminu Billahi ve Rasûlihin Nebîyyil Ümmiyyilleziy yu'minu Billahi ve kelimatiHİ vettebiuhu lealleküm tehtedun;
De ki: “Ey insanlar!.. Muhakkak ki ben sizin tümünüze Allah Rasûlü’yüm... (O Allah) ki, Semaların ve Arz’ın mülkü O’nundur... İlah (vücud, müessir) yoktur O’ndan ğayrı... (O) diriltir, (O) öldürür... O halde iman edin (B sırrıyla) Allah’a ve Ümmiy Nebî olan O Rasûl’e -ki O (B sırrıyla) Allah’a ve O’nun Kelimeleri’ne iman eder- ve O’na tabi olun ki (Şuhud-i Zat’a) hidayet olunasınız”.
وَمِنْ قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
159-) Ve min kavmi Musa ümmetün yehdune Bil Hakkı ve Bihi ya'dilun;
Musa kavminden (tevhid ehli) bir ümmet bulunur ki Bil-Hakkı (B sırrınca Hak olarak) hidayet ederler ve Bi-Hİ (B sırrınca Onunla/O olarak) adil olurlar (hakkını verirler).
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْ
160-) Ve katta'na hümüsnetey aşrete esbatan ümema* ve evhayna ila Musa izisteskahü kavmühu enıdrib Bi asakel hacer* fenbeceset minhüsneta aşrete ayna* kad alime küllü ünasin meşrabehüm* ve zallelna aleyhimül ğamame ve enzelna aleyhimül menne vesselva* külu min tayyibati ma razaknaküm* ve ma zalemuna ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun;
Biz onları (İsrailOğullarını) on iki toruna (nükeba), (yani on iki) ümmetlere ayırdık... Kavmi ondan (Musa’dan) su istediklerinde Musa’ya: “Asanı (B sırrınca) taşa vur” diye vahyettik... Ondan (taştan, beyinden?) on iki kaynak fışkırdı... Her insan topluluğu kendi meşrebini (içeceği yeri) hakikaten bildi... Onları bulutla (rahmetimizle) gölgeledik/bulutu üzerlerine gölge yaptık ve üzerlerine Menn (kudret helvası) ve Selva (bıldırcın kuşu) inzal ettik... (Dedik): “Sizi rızıklandırdığımız tayyibattan (fıtratınızdaki rızıktan) yiyin”... Onlar bize zulmetmediler, lakin nefslerine/kendilerine zulmetmekteydiler.
وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هَذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ
161-) Ve iz kıyle lehümüskünu hazihil karyete ve külu minha haysü şi'tüm ve kulu hıttatün vedhulül babe sücceden nağfir leküm hatıy'atiküm* seneziydül muhsiniyn;
Hani onlara: “Şu karye’de (şehirde; ruh boyutunda) iskan edin... Ondan istediğiniz yerden (ruhani gıdalar) yiyin... ‘Hıttah= mağfiret et’, deyin ve kapısından secde ederek girin ki hatalarınızı (beşeri birimsellik özelliklerinizi) sizin için mağfiret edelim... Muhsinlere daha da ziyade edeceğiz” denildi.
فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ
162-) Febeddelelleziyne zalemu minhüm kavlen ğayrelleziy kıyle lehüm feerselna aleyhim riczen mines Semai Bi ma kânu yazlimun;
Onlardan bilfiil zulmedenler Kavl’i/söz’ü, kendilerine söylenenden başka (söz) ile değiştirdiler... Bunun üzerine onlar üzerine yapmakta oldukları zulümleri ile (B gerçeğince) Sema’dan ricz (pislik, vehim, azap) irsal ettik.
وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
163-) Ves'elhüm anilkaryetilletiy kanet hadıratel bahr* iz ya'dune fiys sebti iz te'tiyhim hıytanühüm yevme sebtihim şürrean ve yevme la yesbitune la te'tiyhim* kezâlike nebluhüm Bi ma kânu yefsükun;
Onlara, deniz kıyısında olan karye’den (o şehir halkından) sor!.. Hani (onlar) sebt’te (Cumartesi gününde) haddi aşmışlardı... Hani kendilerinin (balina) balıkları onlara, sebt (dünyadan istirahat) yaptıkları günde ortaya çıkıp görünerek gelirdi... Sebt yapmadıkları gün onlara gelmezdi... Yapmakta oldukları fasıklıkları ile (B sırrınca) onları böyle (nefse hoş gelen şeylerle) deneriz.
وَإِذْ قَالَتْ أُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللَّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُوا مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
164-) Ve iz kalet ümmetün minhüm lime teızune kavmanillahu mühlikühüm ev müazzibühüm azaben şediyda* kalu ma'ziraten ila Rabbiküm ve leallehüm yettekun;
Hani onlardan bir ümmet şöyle dedi: “Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir azabla azablandıracağı bir kavme niçin va’z ediyorsunuz/öğüt veriyorsunuz?”... Dediler ki: “Rabbinize bir ma’zeret (olsun diye) ve belki onlar da bilfiil korunurlar (diye)”.
فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ أَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
165-) Felemma nesu ma zükkiru Bihi enceynelleziyne yenhevne anissui ve ahaznelleziyne zalemu Bi azabin beiysin Bima kânu yefsükun;
Onunla (B sırrınca) hatırlatıldıklarını (kendilerine yapılan öğütleri) unuttuklarında, (biz) kötülükten nehyedenleri kurtardık ve zulmedenleri yapmakta oldukları fasıklıkları dolayısıyla (B gerçeğince), çetin bir (Bi-) azab ile yakaladık.
فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ
166-) Felemma atev an ma nühu anhü kulna lehüm kûnu kıradeten hasiiyn;
Ne zaman ki kendisinden nehyedildiklerinden kibirlenip haddi tecavüz ettiler, kendilerine “Aşağılık/zelil/hakir maymunlar olun” dedik.
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
167-) Ve iz teezzene Rabbüke leyeb'asenne aleyhim ila yevmil kıyameti men yesumühüm suel azab* inne Rabbeke le seriy’ul ıkab* ve inneHU leĞafurun Rahîym;
Rabbin (onlara şunu) ilan edip bildirmiştir ki: “Kiyamet gününe kadar kendilerine azabın en kötüsünü yapacak kimseleri mutlaka onlara ba’sedecektir”... Muhakkak ki Rabbin, elbette seri’ül hisab’dır... Ve muhakkak ki O elbette Ğafur’dur, Rahıym’dir.
وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْأَرْضِ أُمَمًا مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
168-) Ve katta'nahüm fiyl Ardı ümema* minhümüs salihune ve minhüm dune zâlik* ve belevnahüm Bil hasenati vesseyyiati leallehüm yerciun;
Onları Arz’da ümmetler halinde parçaladık... Onlardan salihler vardır... Ve onlardan bunun altında olanları da vardır... Belki rücu’ ederler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle (B sırrınca) denedik.
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الْأَدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ مِيثَاقُ الْكِتَابِ أَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْح
169-) Fehalefe min ba'dihim halfün verisül Kitabe ye'huzune arada hazel edna ve yekulune seyuğferulena* ve in ye'tihim aradun mislühu ye'huzuh* elem yü'haz aleyhim miysakul Kitabi en la yekulü alellahi illel Hakka ve deresu ma fiyh* veddarul ahıretü hayrun lilleziyne yettekun* efela ta'kılun;
Onlardan sonra, yerlerine geçen halef (ler) geldi... (Öyle ki) Kitab’a da varis oldular... Şu en aşağı (dünya) nın arazı’nı (malını, menfaatını) alıyorlar ve şöyle diyorlar (dı): “(Nasıl olsa) mağfiret olunacağız”... Şayet onlara onun misli bir araz gelse, onu da alırlar... (Peki) kendilerinden, Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyecekler diye Kitab Miysak’ı alınmamış mıydı?.. Onun içinde olanı ders edip incelemediler mi?... Bilfiil korunanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır... Akletmiyor musunuz?.
وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ
170-) Velleziyne yümessiküne Bil Kitabi ve ekamüs Salate, inna la nudıy'u ecral muslihıyn;
Kitab’a (B sırrıyla) sımsıkı sarılanlar ve namazı ikame edenler (e gelince);doğrusu biz ıslah edicilerin ecrini zayi etmeyiz.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal