Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



SÂFFÂT SÛRESİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ
145-) Fenebeznahu Bil arai ve huve sakıym;
Biz O’nu hasta olduğu halde (B sırrınca) çıplak araziye (dünyaya) bıraktık.
وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ
146-) Ve enbenta aleyhi şecereten miy yaktıyn;
Üzerine kabak türünden (gövdesi olmayan bitki cinsi) bir ağaç bitirdik.
وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
147-) Ve erselnahu ila mieti elfin ev yeziydun;
O’nu (Yunus’u) yüzbin (kişiye) yahut daha ziyade olanlara irsal ettik.
فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
148-) Feamenu femetta'nahüm ila hıyn;
(Onlar) iman ettiler de biz onları bir vakte kadar faydalandırdık.
فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ
149-) Festeftihim eliRabbikel benatü ve lehümül benun;
İmdi fetva iste (demek ki fetva pozitiv bir mana ifade etmiyor?) / (yani) sor onlara (o müşriklere): “Kız çocukları Rabbinin, erkek çocukları onların mı?”.
أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثاً وَهُمْ شَاهِدُونَ
150-) Em halaknel Melaikete inasen ve hüm şahidun;
Yoksa biz melaikeyi, onlar (o müşrikler) şahidler iken dişiler olarak mı yarattık?.
أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
151-) Ela innehüm min ifkihim leyekulun;
Dikkat edin, muhakkak ki onlar (o müşrikler) ifklerinden (yalan-iftiralarından) dolayı şöyle derler:
وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
152-) VeledAllahu, ve innehüm le kazibun;
“Allah doğurdu!... Muhakkak ki onlar kesinlikle yalancılardır!”.
أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ
153-) Astafel benati alelbeniyn;
(Allah) kızları oğullara ıstıfa mı etti (seçti mi, yani) ?.
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
154-) Ma leküm* keyfe tahkümun;
Ne oluyor size?... Nasıl hüküm veriyorsunuz?.
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
155-) Efela tezekkerun;
Tezekkür etmiyor musunuz?.
أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ

156-) Em leküm sultanün mübiyn;

Yoksa apaçık bir sultan (hüccet, delil, sıfat) ınız mi var?.
فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
157-) Fe'tu Bi Kitabiküm in küntüm sadikıyn;
Eğer doğru söyleyenler iseniz (Bi-) kitabınızı getirin hadi!.
وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَباً وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
158-) Ve cealu beynehu ve beynel cinneti neseba* ve lekad alimetil cinnetü innehüm lemuhdarun;
O’nunla (Allah ile), el-Cinne (cinnler?; melekler?) arasında bir neseb oluşturdular...Andolsun ki el-Cinne de bilmiştir ki muhakkak onlar muhdariyn’dir (yakalanıp huzurda hazır tutulacaklardır; huzur’dan, sistem’den, şartlardan gaib olamazlar).
سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
159-) SubhanAllahi amma ye sıfun;
Allah onların vasıflamalarından Subhan’dır (münezzehdir).
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ
160-) İlla ıbadAllahil muhlesıyn;
Ancak Allah’ın ihlasa (samimiyete, saflığa) erdirilmiş kulları müstesna.
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
161-) Feinneküm ve ma ta'budun;
Muhakkak ki siz ve kulluk yaptığınız şeyler,
مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ
162-) Ma entüm aleyhi Bi fatiniyn;
O’nun aleyhine (kimseyi) (Bi-) fitneye düşürücü değilsiniz (olamazsınız).
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ
163-) İlla men huve salil cahıym;
Ancak Cahıym (cehennem, ateş)’e maruz kalacak olan müstesna.
وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ
164-) Ve ma minna illâ lehü mekamun ma'lum;
(Meleki lisan): “Bizden, (ilahi kemalatlar, rububiyet ve vahdet gereği) ma’lum bir makamı olmayan yoktur”.
وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ
165-) Ve inna le nahnus saffun;
“Muhakkak ki biz, evet biziz o saf saf dizilenler”.
وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ
166-) Ve inna lenahnul müsebbihun;
“Ve muhakkak ki biz, evet biziz o (daimi) tesbih edenler”.
وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ
167-) Ve in kânu le yekulun;
Muhakkak ki (o müşrikler) şöyle de diyorlardı:
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْراً مِّنْ الْأَوَّلِينَ
168-) Lev enne ındeNA zikren minel evveliyn;
“Eğer bizim yanımızda da evvelkilerden (ilk saftakilerden, vahdet ehlinden) bir zikir olsa idi;”
لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ
169-) Lekünna ıbadAllahil muhlesıyn;
“Elbette biz de Allah’ın ihlasa (samimiyete, saflığa) erdirilmiş kulları olurduk”.
فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
170-) Fekeferu BiHİ, fesevfe ya'lemun;
Şimdi de O’na (Zat’ın Zikri’ne; Kur’an’a?) (B gerçeğince) kafir (gerçeği reddeden nakör) oldular... Yakında bilecekler.
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ
171-) Ve lekad sebekat kelimetüNA liıbadiNEl murseliyn;
Andolsun ki mursel (irsal olunan, Rasûl) kullarımıza (şu) kelimemiz sebk etmiştir (hüküm geçmiştir):
إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ
172-) İnnehüm lehümül mansurun;
Muhakkak ki onlar, elbette onlar mansur (nusret görmüş, zafere erdirilmiş) lardır.
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ
173-) Ve inne cündeNA lehümül ğalibun;
Muhakkak ki bizim ordumuz (ehli ceberut ve melekut), elbette onlar galiplerdir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ
174-) Fetevelle anhüm hatta hıyn;
Artık bir vakte kadar onlardan yüz çevir.
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
175-) Ve ebsırhüm fesevfe yubsırun;
Onları ibsar et (basiretinle gör, ne olduklarını seyret; açık seçik kıl)... Yakında görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
176-) Efe BiazâbiNA yesta'cilun;
Azabımızı (B sırrınca) acele mi istiyorlar?.
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاء صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ
177-) Feiza nezele Bi sahatihim fesae sabahul münzeriyn;
(Azab) onların sahalarına (B sırrınca) indiğinde, uyarılanların sabahı (azabla uyananlar) ne kötü olur!.
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ
178-) Ve tevelle anhüm hatta hıyn;
Artık bir vakte kadar onlardan yüz çevir.
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
179-) Ve ebsır fesevfe yubsırun;
(Onları) ibsar et (basiretinle gör, ne olduklarını seyret; açık seçik kıl)... Yakında görecekler.
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
180-) Subhane Rabbike Rabbil ızzeti amma yasifun;
Senin Rabbin, (ki) İzzet’in Rabbi, onların vasıflamalarından/tanımlamalarından Subhan’dır (münezzehdir).
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
181-) Ve Selâmun alel murseliyn;
Murseliyn (irsal olunanlar, Rasûller)’e Selam olsun!.
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
182-) Vel Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn;
Ve Hamd, Rabb’ül Alemiyn olan (izhar olunan kemalatların, tüm Esma ve sıfatın sahibi) Allah’a aittir.

Not: Son üç ayet (180-182) ile ilgili bir hadis-i şerif meali ile bitirelim:

Her kimi kiyamet günü ecirden tam ölçekle ölçmek sevindirir ise, bulunduğu meclisinin sonun da kalkmak istediğinde: “Subhane Rabbike Rabbil İzzeti amma y e sıfun, ve Selamun alel murseliyn, velHamdu lillahi Rabbil Alemiyn” desin...

38.  SÂD SÛRESİ    ص
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
1-) Saaad, vel Kur’âni zizZikr;
Sad... Zikir sahibi Kur’an’a kasem ederim.

Not: “Sad” harfinin te’vili için Abdullah İ. Abbas r.a. şöyle işaret buyurur: “Sad”, Mekke’de bir deniz (başka bir rivayette, DAĞ) idi ve Rahman’ın Arşı O’nun üzerinde idi; ki o vakt ne gece vardı ve ne de gündüz???.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
2-) Belilleziyne keferu fiy ızzetin ve şikak;
Bilakis o kafir olanlar izzet (aslında zillet olan birimselliklerinde bir üstünlük ve izzet vehmederler) ve şıkak (ayrılık, muhalefet, taassub, hakikatından kopukluk, realiteye uyumsuzluk) içindedirler.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
3-) Kem ehlekna min kablihim min karnin fenadev ve late hıyne menas;
Onlardan önce nice nesiller helak ettik de (onlar) nida/feryad ettiler... Fakat vakit kurtuluş vakti değildi (iş işten geçmişti).
وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
4-) Ve acibu en caehüm münzirun minhüm* ve kalel kafirune hazâ sahırun kezzab;
Onlardan bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da o kafirler (perdeliler): “Bu (sizi etkileyen) yalancı bir büyücüdür” dedi.
أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
5-) Ecealel’ alihete İlâhen Vâhıda* inne hazâ le şey'ün ucab;
“İlahları (müessirleri, varlıkları), ilah’un vahid (Tek bir müessir, Tek bir vücud) mi kıldı?.. Muhakkak ki bu (varlığın tekliği, vahdet) çok acaib bir şeydir!”.
وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ
6-) Ventalekal meleü minhüm enimşu vasbiru alâ alihetiküm* inne hazâ le şey'ün yurad;
Onlardan mele’ (o taassubun ileri gelenleri): “Hadi yürüyün ve ilahlarınız üzere sabredin (tanrı inancı üzere sebat gösterin, direnin) !... Muhakkak ki bu irade edilen bir şeydir (tanrı inancımız, geleneğimiz yıkılmak isteniyor)” diyerek hızlıca yürüdü (düşünmediler, tepki gösterdiler?).
مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ
7-) Ma semı'na Bihazâ fiyl milletil ahireti, in hazâ illahtilak;
“(Bi-) bunu (tanrı ve tanrılığın olmayışını; tek bir vücud gerçeğini) millet-i ahire (öteki millet/son din; bugüne kadar ki kabul edilen inançlarda, hristiyanlarda)’de işitmedik... Bu (vahdet) ancak bir uydurmadır!”.
أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ
8-) Eünzile aleyhiz Zikru min beynina* bel hüm fiy şekkin min ZikrİY* bel lemma yezuku azâb;
“Hem Zikir, aramızdan Ona mı inzal olundu?”... Hayır (gerçek onların sandığı gibi değil?), onlar ZikrİMden (hakikatlarından) şekk içindedirler!... Hayır onlar benim (gerçeği farkettiren) azabımı henüz tadmadılar?!.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
9-) Em ındehüm hazainu rahmeti Rabbikel Aziyzil Vehhab;
Yoksa Aziyz, Vahhab olan Rabbinin rahmet hazineleri (zenginliği, ni’metleri, sıfatları) onların indinde mi (onlara göre mi) ?.
أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ
10-) Em lehüm mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma* felyerteku fiyl esbab;
Yoksa Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin (fiillerin, oluşların) mülkü onların mı?.. Eğer öyle (mülk onların) ise, sebepler (yollar; esma ve sıfatlar) içinde irtıka’ etsinler (yükselsinler, terakki etsinler) !.
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ
11-) Cündün ma hünalike mehzumün minel ahzab;
Onlar, hiziblerden (vahdet’ten ve diyn’denperdelenip tefrikaya düşenlerden), hezimete uğratılmış (mücahadede başarılı olamamış, imtihanda yenilmiş; kuvveleri körelmiş, zelil; Sema’ya uruçları engellenmiş), orada (izafiyet boyutu için bulunan) bir ordudur.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
12-) Kezzebet kablehüm kavmü Nuhın ve Adün ve fir'avnü zül’ evtad;
Bunlardan önce Nuh’un kavmi (madde yapıda boğulanlar, risalet ilmini hazmedemeyenler), Ad (Hud’un kavmi; soğuk rüzgar-heva ile helak olanlar) ve kazıklar sahibi Fravun yalanladı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ

13-) Ve Semudü ve kavmü Lutın ve ashabül Eyketi, ülaikel ahzab;

Semud (Salih’in kavmi), Lut’un kavmi (beden-nefs-şehvet ile helak olanlar) ve ashab-ı eyke (orman halkı, Şuayıb a.s.ın kavmi; tabiat ateşiyle helak olanlar) de (yalanladı)... İşte onlar hiziblerdir.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
14-) İn küllün illâ kezzeber Rusule fehakka ıkab;
Hepsi de ancak Rasûlleri tekzib ettiler... Bu yüzden ıkabım hakk oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
15-) Ve ma yenzuru haülai illâ sayhaten vahıdeten ma leha min fevak;
Bunlar ancak (devenin iki sağımlığı arası kadar bile) gecikmesi olmayan bir tek sayha’yı (sesi, sur’u, ölümü) beklemektedir.
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
16-) Ve kalu Rabbena accillena kıttana kable yevmil hısab;
Ve dediler ki: “Rabbimiz!... Bizim payımızı hesab gününden önce ta’cil et (acele et, çabuk ver)”.
اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
17-) Isbir alâ ma yekulune vezkür abdeNA Davude zel’ eyd* innehu evvab;
Onların dediklerine sabret (nefsini tut) ve El’ler (kuvvet) sahibi Davud’u zikret (hatırla)... Muhakkak ki O, evvab (çok rücu’ eden, hakikatına dönen) idi.
إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
18-) İnna sahharnel cibale meahu yüsebbıhne Bil aşiyyi vel işrak;
Doğrusu biz, akşamleyin (Güneş battığı vakit) ve işrak vakti (Güneş doğduğu vakit) (B sırrınca) tesbih ediyor oldukları halde, dağları O’na musahhar kıldık (boyun eğdirdik).
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
19-) Vettayre mahşureten, küllün lehu evvab;
Haşrolmuş (toplanmış) halde kuşları da (Davud’a musahhar kıldık)... Hepsi O’na evvab (çok dönen, tesbih ile yönelen) idi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
20-) Ve şededna mülkehu ve ateynahül hıkmete ve faslel hıtab;
O’nun mülkünü kuvvetlendirdik ve O’na Hikmet ve Fasl-ul’Hitab (hükümleri ayırt edici bir akıl; dolayısıyla tartışmayı kesip bitiren hüküm gücü) verdik.
وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
21-) Ve hel etake nebeül hasm* iz tesevverul mihrab;
Sana o tartışmanın haberi geldi mi?.. Hani (o tartışanlar; melekler) duvarı (boyut farkı) tırmanıp mihrab’a (ma’bed’e, beyin’e) ulaştılar.
إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
22-) İz dehalu alâ Davude fefezia minhüm kalu la tehaf* hasmani beğa ba'duna alâ ba'dın fahküm beynena Bil Hakkı ve la tüştıt vehdina ila sevais sırat;
Hani Davud’un üzerine girmişlerdi de bu yüzden (Davud) onlardan korkmuştu... (Onlar da) dediler ki: “Korkma, biz iki davacıyız: Bazımız bazımıza (birimiz, diğerine değil... ba’z, küll’den bir nisbettir; bu gerçeğe göre iki hasım?) zulmetti... O halde aramızda Bil-Hakk (HAKK olarak) hükmet, zulm/haksızlık etme ve bizi yolun tam denge noktasına (vahdetin gereği olan adalete) hidayet et”.
إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
23-) İnne hazâ ehıy lehu tis'un ve tis'une na'ceten ve liye na'cetün vahıdetün fekale ekfilniyha ve azzeniy fiyl hıtab;
(Tartışmanın bir tarafı dedi ki): “Muhakkak ki şu benim kardeşimdir... Kendisinin doksandokuz na’ce’si (koyunu; istiare olarak kadını) var, benim ise bir tek na’ce (dişi koyun?) var... Böyle iken ‘onu bana ver/beni kefil kıl’ dedi ve hitapta bana üstün geldi”.
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَأَنَابَ
24-) Kale lekad zalemeke Bi süali na'cetike ila niacih* ve inne kesiyren minel huletai leyebğıy ba'duhüm alâ ba'dın ilelleziyne amenu ve amilüs salihati ve kaliylün mahüm* ve zanne Davudu ennema fetennahu festağfere Rabbehu ve harre rakian ve enab;
(24. Ayet secde ayetidir.) (Davud) dedi ki: “Yemin olsun ki senin birtek na’cen’i (dişi koyun; istiare ile kadın) kendi na’celeri’ne katmak istemekle (B sırrınca) sana zulmetmiş... Muhakkak ki ortakçılardan pek çoğu birbirlerinin aleyhine tecavuzda bulunurlar... Ancak iman edip salih amel işleyenler böyle değildir... Fakat onlar da ne kadar azdır!”... Davud kendisini (bir na’ce misali ile?) imtihan ettiğimizi zannetti (içinden gelerek bildi);bundan dolayı Rabbinden mağfiretdiledi, ve Raki’ (rüku’ eden?) olarak düştü, ve inabe’de bulundu (Zat’a yöneldi).
فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
25-) Feğaferna lehu zâlik* ve inne lehu ındeNA lezülfa ve husne meab;
Bunun üzerine onu (mağfiret ve tevbeyi gerektiren şeyi) O’nun için mağfiret ettik... Ve muhakkak ki katımızda onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
26-) (SECDE AYETİ)Ya Davudu inna cealnake haliyfeten fiyl Ardı fahküm beynenNasi Bil Hakkı ve la tettebiıl heva fe yudılleke an sebiylillah* innelleziyne yedıllune an sebiylillahi lehüm azâbün şadiydün Bima nesu yevmel hısab;
Ey Davud!... Doğrusu biz seni Arz’da bir halife kıldık... Artık insanlar arasında Bil-Hakk (Hakk olarak) hükmet ve heva’ya (nefsinin hevasına, birimsel-beşeri düşüncelere; felsefeye) uyma... Yoksa seni Allah yolundan saptırır... Allah yolundan sapanlara gelince, hesab gününü unutmalarından dolayı (B gerçeğince) onlar için şiddetli bir azab vardır.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاً ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

27-) Ve ma halaknes Semae vel Arda ve ma beynehüma batıla* zâlike zannülleziyne keferu* feveylün lilleziyne keferu minennar;

Sema’yı, Arz’ı ve ikisi arasındakileri batıl olarak yaratmadık... O (batıl görmek), kafir olanların (Hak’dan perdelilerin) zannıdır... Bu yüzden veyl olsun o kafir olanlara, Nar’dan (dünyaları) !.
أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
28-) Em nec'alülleziyne amenu ve amilus salihati kel müfsidiyne fiyl Ard* em nec'alül müttekıyne kel füccar;
Yoksa (hakikatlerine) iman edip salih amel işleyenleri, Arz’da ifsad yapanlar (bireysel yaşayanlar) gibi mi kılarız?... Yahut muttekıyleri (ilahi hükümlere riayetle korunanları) füccar (ilahi emirleri hiçe sayan, sünnetullah’a uyumsuz davranan) gibi mi kılarız?.
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
29-) Kitabun enzelnahu ileyke mübarekün li yeddebberru ayatiHİ ve liyetezekkere ulül elbab;
 (Bu) sana inzal ettiğimiz bir Kitab’tır, mübarektir... O’nun ayetlerini tedebbur etsinler (derinlemesine tefekkür etsinler) ve saf bilinç sahipleri de tezekkür etsinler için.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
30-) Ve vehebna li Davude Süleyman* nı'mel abd*innehu evvab;
Davud’a Süleymanı hibe ettik!... Ne güzel kuldu (Süleyman) !.. Muhakkak ki O, evvab (hakikatına çok rücu’ eden) idi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
31-) İz urida aleyhi Bil aşiyyis safinatül ciyad;
Hani O’na (Bi-) akşamleyin (Güneş batarken?) üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnak üzere diken (görkemli), iyi cins koşu atları arzolunmuştu.
فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
32-) Fekale inniy ahbebtü hubbel hayri an zikri Rabbiy* hatta tevaret Bil hıcab;
Ve (Süleyman) dedi ki: “Doğrusu ben, Rabbimin zikrinden düşüp/gafil olup, hayır (mal, dünya) sevgisine yönelip meşgul oldum”... Nihayet (Güneş B sırrınca) hicab ile gizlendi.
رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
33-) Rudduha aleyye* fetafika meshan Bis sukı vel a'nak;
“Onları bana geri getirin” (dedi Süleyman)... (Atların) bacaklarını ve boyunlarını (B sırrınca) meshetmeye başladı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَداً ثُمَّ أَنَابَ
34-) Ve lekad fetenna Süleymane ve elkayna alâ kürsiyyihi ceseden sümme enab;
Andolsun ki Süleyman’ı imtihan ettik (Rahman’ın rahmeti ile öğrettik) ve O’nun kürsüsünün üzerine bir cesed (Can’sız, kuvvesiz bir beden?) bıraktık... Sonra inabe etti (tevbe edip hakikatına yöneldi).
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكاً لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ

35-) Kale Rabbığfir liy ve heb liy mülken la yembeğıy liehadin min ba'diy* inneKE ENTEl vehhab;

(Süleyman şöyle dedi): “Rabbim (nurunla) beni mağfiret et (birimselliğimi ört) ve bana, benden sonra kimseye gerekmeyecek (bana orijinal) bir mülk hibe et (kemalatımı tamla)... Muhakkak ki sen Vahhab’sın”.
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
36-) Fesahharna lehurriyha tecriy Bi emrihi ruhaen haysü esab;
Bunun üzerine rüzgarı O’na musahhar kıldık; Bi-emrihi (O’nun emriyle), dilediği yere, hiçbir şeyi sarsmadan-yıkmadan/yumuşak halde (o rüzgar) akıp giderdi.
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ

37-) Veş şeyatıyne külle bennain ve ğavvas;

Ve şeytanları da (O’na musahhar kıldık)... (Ki o şeytanlardan maksad) her bina kuran/duvar ustası ve çok derine dalan dalgıçtır.
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
38-) Ve ahariyne mükarreniyne fiyl asfad;
Ve asfad (bukağılar, zincirler) içinde mukarraniyn (bağlanmış nesneler, hükümlerle kayıdlı olan) diğerlerini de (O’na musahhar kıldık).
هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
39-) Hazâ atauNA femnün ev emsik Bi ğayri hısab;
“İşte bu (sana hibe edilen mülk?) bizim a’ta (bağışı) mızdır; öyleyse ister menn (lutuf, bağış) yap, ister imsak et (tut);(B sırrınca) hesabsızdır (sana)”.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
40-) Ve inne lehu ındeNA le zülfa ve hüsne meab;
Ve muhakkak ki katımızda Onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
41-) Vezkür abdeNA Eyyub* iz nada Rabbehu enniy messeniyeş şeytanu Bi nusbin ve azâb;
Kulumuz Eyyub’u da zikret (hatırla, an)... Hani (Eyyub) Rabbine: “Muhakkak ki o şeytan (vehim) bana yorgunluk ve azab ile (B sırrınca, olarak) dokundu” diye nida etti.
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
42-) Ürkud Bi riclik* hazâ muğteselün baridün ve şerab;
“(B sırrınca) ayağını yere vur (şifan fıtrat tarafında?) !.. İşte barid bir muğtesel (soğuk-serin bir yıkanma yeri; yıkanmak ve içmek için salih bir su kaynağı) ve bir şarab” (dedik).
وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
43-) Ve vehebna lehu ehlehu ve mislehüm meahüm rahmeten minNA ve zikra liülil elbab;
O’na (Eyyub’a, seyr-i sülükünden sonra), bizden bir rahmet ve öz-akıl sahipleri için bir öğüt/hatırlatma olmak üzere, ehlini ve onlarla (ehli ile) birlikte onların mislini hibe ettik.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراً نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
44-) Ve huz Biyedike dığsen fadrib Bihi ve la tahnes* inna vecednahu sabira* nı'mel abd* innehu evvab;
“(Bi-) eline bir demet (bir avuç ot) al da (Bi-) onunla darbet (pasifçe vur), yeminini (ahdini) bozma!”... Doğrusu biz O’nu sabredici bulduk... Ne güzel kuldu (Eyyub) !... Muhakkak ki O, evvab (hakikatına çok rücu’ eden) idi.
وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ
45-) Vezkür ıbadeNA İbrahiyme ve İshaka ve Ya'kube ulil eydiy vel ebsar;
El (kuvve-kudret) ve basar (göz, basiret, görüş, akıl) sahibi kullarımız İbrahiym, İshakk ve Ya’kub’u da zikret (an, hatırla) !.
إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ
46-) İnna ahlasnahüm Bi halisatin zikred dar;
Doğrusu biz onları halis (karışıksız, sırf, saf) bir haslet, (yani) o yurd’un (Ahiret’in, kudret-bilinç boyutunun; sensiz-bensiz yerin) zikra’sı (hatırda tutulması; hep o halde olma) ile (B sırrınca) ihlaslandırdık.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ

47-) Ve innehüm ındeNA leminel Mustafeynel ahyar;

Ve muhakkak ki onlar bizim indimizde hayırlı/seçkin mustafalar (süzülmüş halisler, yakın kılınmışlar) idi.
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
48-) Vezkür İsmaıyle vElyesea ve Zel kifl* ve küllün minel ahyar;
İsmail’i, Elyesa’i ve ZülKifl’i de zikret (an, hatırla) !... Hepsi de ahyar (seçkinler, hayırlılar)’dandı.

Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal