Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  11.  HÛD SÛRESİ     هود
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ

84-) Ve ila Medyene ehahüm Şuayba* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, ve la tenkusul mikyale vel miyzane inniy eraküm Bi hayrin ve inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin muhıyt;

Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (irsal ettik)... (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Ölçmeyi ve tartmayı noksan yapmayın... Ben sizi (Bi-) hayır ile görüyorum (dünya malı, bolluk, zenginlik sizi, fıtratınıza bahşedilmiş özelliklerinizden meşgul edip perdelemesin)... Ve sizin üzerinize, ihata eden bir günün azabından korkuyorum”.
وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

85-) Ve ya kavmi evfül mikyale vel miyzane Bil kıstı ve la tebhasün nase eşyaehüm ve la ta'sev fiyl Ardı müfsidiyn;

“Ey kavmim!.. Ölçmeyi ve tartmayı Bil-kıst (uluhiyyet hükümlerine göre, B sırrınca adaletle) tastamam yapın, insanların eşyalarını eksiltmeyin/hakkını vermezlik etmeyin ve ifsad ediciler olarak Arz’da taşkınlık yapmayın”.
بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ

86-) Bekıyyetullahi hayrun leküm in küntüm mu’miniyn* ve ma ene aleyküm Bi Hafiyz;

 “Eğer mü’minler iseniz, Allah Bakiyyesi (salihat, kemalat) sizin için daha hayırlıdır (mal, makam,.. fanidir?)... Ben sizin üzerinize (Bi-) Hafiyz değilim”.
قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ ءَابَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ
87-) Kalu ya Şuaybü e Salatüke te'müruke en netruke ma ya'budu abaüna ev en nef'ale fiy emvalina ma neşa'* inneke leentelHaliymürReşiyd;
Dediler ki: “Ya Şuayb!.. NamazIN mı sana emrediyor, babalarımızın tapınarak ibadet ettiklerini terketmemizi yahut mallarımızda dilediğimizi yapmaktan (vazgeçmemizi)... Muhakkak ki sen Haliym’sin, Reşiyd’sin”.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْ
88-) Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve razekaniy minhu rizkan hasena* ve ma üriydü en ühalifeküm ila ma enhaküm anh* in üriydü illel ıslaha mesteta'tü, ve ma tevfiykıy illâ Billahi, aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb;
 (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!.. Gördünüz mü (bi düşünün) ?.. Ya Rabbimden bir beyyine (kesin delil) üzere isem ve O bana kendinden güzel bir rızık (ilim) verdi ise?... Kendisinden sizi nehyettiğim şeyde size muhalefet etmek dilemiyorum... Gücüm yettiğince (kendim ve sizin için) ıslahtan başka bir şey dilemiyorum...Tevfiyk’im (her muvaffakıyetim) ancak (B sırrınca) Allah iledir... O’na tevekkül ettim ve O’na yöneliyorum”.
وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ
89-) Ve ya kavmi la yecrimenneküm şikakıy en yusıybeküm mislü ma esabe kavme Nuhın ev kavme Hudin ev kavme Salih* ve ma kavmü Lutin minküm Bi beıyd;
 “Ey kavmim!.. Şıkakım (bana düşmanlık ve muhalefet etmeniz) sakın size suç işletmesin; (böylece) Nuh kavmine veya Hud kavmine yahut Salih kavmine isabet edenin mislinin size isabet etmesi ile sizi tecrim etmesin (cezalandırmasın)... Lut kavmi de (B sırrınca) sizden uzak değil”.
وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
90-) Vestağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyHİ, inne Rabbiy Rahîymun Vedud;
 “Rabbinizden mağfiret isteyin (benliğinizle perdelenmeyin), sonra O’na tevbe (rücu’) edin... Muhakkak ki Rabbim Rahıym’dir, Vedud’dur”.
قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
91-) Kalu ya Şuaybü ma nefkahu kesiyren mimma tekulü ve inna lenerake fiyna daıyfa* ve levla rahtuke le racemnake, ve ma ente aleyna Bi aziyz;
Dediler ki: “Ya Şuayb!.. Biz senin dediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz... Ve doğrusu biz seni içimizde zayıf görüyoruz... Eğer raht’ın (içinde kadın olmayan erkek grubu, aşiret’in) olmasaydı kesinlikle seni recmederdik... Sen bizim üzerimize (Bi-) Aziyz değilsin”.
قَالَ يَاقَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
92-) Kale ya kavmi erahtıy eazzu aleyküm minAllah* vettehaztümuhu veraeküm zıhriyya* inne Rabbiy Bi ma ta'melune Muhıyt;
 (Şuayıb) dedi ki: “Ey kavmim!... Raht’ım (aşiretim) size Allah’dan daha mı aziz?... Ki O’nu arkanıza atıp unutulan edindiniz (halk ile Hak’dan perdelendiniz)... Muhakkak ki Rabbim yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) muhıyt’tir (yaptıklarınızın cezası muhakkak)”.
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُوا إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ
93-) Ve ya kavmı'melu alâ mekanetiküm inniy amil* sevfe ta'lemune men ye'tiyhi azâbün yuhziyhi ve men huve kazib* vertekıbu inniy meaküm Rakıyb;
 “Ey kavmim!.. Mekanetiniz (skaladaki yeriniz) üzere amel edin, muhakkak ki ben de amilim (amel edenim)... Kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz... Gözetleyin, muhakkak ki ben de sizinle beraber Rakıyb’im”.
وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ ءَامَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ
94-) Ve lemma cae emruna necceyna Şuayben velleziyne amenu meahu Bi rahmetin minna ve ehazetilleziyne zalemus sayhatü feasbehu fiy diyarihim casimiyn;
Emrimiz geldiği vakit, Şuayıb’ı ve Onunla beraber iman etmişleri bizden bir (Bi-) rahmet olarak kurtardık... Zulmedenleri ise sayha (şiddetli titreşimli korkunç ses; İsrafil?) yakaladı da yutlarında yere mıhlanmışcasına çöküp kaldılar.
كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ

95-) Keen lem yağnev fiyha* ela bu'den liMedyene kema beıdet Semud;

Sanki hiç şenliklememişler orada... Dikkat edin, uzaklık (tabiat boyutu) Medyen (halkı) içindir, Semud (kavmi) uzak oldukları gibi.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ
96-) Ve lekad erselna Musa Bi ayatina ve sültanin mübiyn;
Andolsun ki biz Musa’yı (Bi-) ayetlerimiz ve sultan-ı mubiyn (apaçık hüccet) ile irsal ettik.
إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُوا أَمْرَ فِرْعَوْنَ وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ
97-) İla fir'avne ve meleihi fettebeu emre fir'avn* ve ma emru fir'avne Bi reşiyd;
Fravun ve Mele’sine (ileri gelen adamlarına)... Onlar fravun’un emrine tabi oldular... (Oysa) fravun’un emri (Bi-) reşiyd değildir.
يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ
98-) Yakdümü kavmehu yevmel kıyameti fe evradehümün nar* ve bi'sel virdül mevrud;
 (Fravun) kıyamet günü kavminin önüne geçip önderlik eder (Rasûl?)... (İşte) onları Nar’a vardırdı... O varılan yer ne kötü bir yerdir.
وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ
99-) Ve utbiu fiy hazihi la'neten ve yevmel kıyameti, bi'ser rifdül merfud;
Hem şunda (dünya’da) hem de kıyamet gününde bir la’net’e tabi olundular (uzaklığa tard edildiler)... O a’ta/vergi ne kötü bir bağıştır!.
ذَلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْقُرَى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَائِمٌ وَحَصِيدٌ
100-) Zâlike min enbail kura nekussuhu aleyke minha kaimün ve hasıyd;
İşte bunlar o karyelerin (ülkelerin, medeniyetlerin) haberlerindendir... Sana kıssa ediyoruz... Onlardan bir kısmı kaim (ayakta) ve (bir kısmı da) hasıyd (biçilmiş ekin gibi) dir.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ ءَالِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ
101-) Ve ma zalemnahüm ve lâkin zalemu enfüsehüm fema ağnet anhüm alihetühümül letiy yed'une min dunillahi min şey'in lemma cae emru Rabbike* ve ma zaduhüm ğayre tetbiyb;
Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler... Rabbinin emri geldiği vakit, Allah’dan gayrı tapındıkları ilahları kendilerine hiç bir fayda sağlamadı... (İlahları) helakdan başka onların bir şeyini artırmadılar.
وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
102-) Ve kezâlike ahzü Rabbike iza ehazel kura ve hiye zalimetün, inne ahzehu eliymün şediyd;
Rabbinin, zalim oldukları halde yakaladığı karyeleri (şehirleri) işte böyledir yakalaması... Muhakkak ki O’nun yakalaması eliym’dir, şediyd’dir.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ الآخِرَةِ ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ
103-) İnne fiy zâlike le ayeten limen hafe azâbel ahireti, zâlike yevmün mecmu’un lehunNasu ve zâlike yevmün meşhud;
Muhakkak ki bunda Ahiret Azabı’ndan korkan için elbette bir ayet vardır... İşte bu mecmu’ (tüm insanların cem’ olduğu) bir gün’dür... Ve işte bu meşhud (şahid olunan, kendisinde hiç bir şeyin gizli kalmadığı) bir gün’dür.
وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلاَّ لِأَجَلٍ مَّعْدُود
104-) Ve ma nüehhıruhu illâ liecelin ma'dud;
Biz onu ancak ma’dud (sayılı, sayısı belli) bir ecel için te’hir ediyoruz.
يَوْمَ يَأْتِ لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ
105-) Yevme ye'ti la tekellemü nefsün illâ BiizniHİ, feminhüm şakıyyün ve sa’ıyd;
O geldiği gün, Bi-izniHİ (O’nun izni) müstesna hiç bir nefs konuşamaz... Onlardan kimi şakıy (iman nuru olmayan, müşrik; cehennemlik) kimi de saıyd (iman nuru olan, mü’min; cennetlik) dir.
فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ
106-) Feemmelleziyne şeku fefiynnari lehüm fiyha zefiyrun ve şehiyk (un);
Şakıy olanlar, Nar’dadırlar... Onlar orada zefiyr (inleyerek nefes vermek) ve şehıyk’a (hırıltılı nefes almak) sahiptirler (öyle kayıtlı ve engellilerdir!?).
خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
107-) Halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şae Rabbüke, inne Rabbeke fa'alün lima yüriyd;
 (Şakıler) orada, Semavat ve Arz durdukça ebedi kalıcılardır... Rabbinin dilemesi müstesna (cehennem katmanların azablarından çıkmak, arınıp terakki etmek mümkündür)... Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini ziyadesiyle yerine getirir.
وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ عَطَاء غَيْرَ مَجْذُوذٍ
108-) Ve emmelleziyne suıdu fe fiyl cenneti halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şae Rabbük* ataen ğayre meczuz;
Saıyd olanlar ise, Cennet’tedirler... Semavat ve Arz durdukça onda ebedi kalıcılardır... Rabbinin dilemesi müstesna (derece derece geçiş var)... Kesilmeyen bir a’ta (bağış)’dır.
فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّمَّا يَعْبُدُ هَـؤُلاء مَا يَعْبُدُونَ إِلاَّ كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُم مِّن قَبْلُ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍ
109-) Fela tekü fiy miryetin mimma ya'budu haüla'* ma ya'budune illâ kema ya'budu abauhüm min kabl* ve inna lemüveffuhüm nasıybehüm ğayre menkus;
Şunların tapınıp kulluk yapmakta olduklarından şüphe içinde olma!... Daha önce babalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar ancak... Doğrusu biz onlara nasiplerini noksansız, tamı tamına vereceğiz.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ
110-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm* ve innehüm le fiy şekkin minhu muriyb;
Andolsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik de onda ihtilaf edildi... Eğer Rabbinden (hükmedilmiş) geçmiş bir kelime olmasaydı, mutlaka aralarında iş bitirilirdi... Muhakkak ki onlar O’ndan muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeler.
وَإِنَّ كُـلاًّ لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
111-) Ve inne küllen lemma leyüveffiyennehüm Rabbüke a'malehüm* inneHU Bima ya'melune Habiyr;
Muhakkak ki Rabbin onların herbirinin amellerinin karşılığını kendilerine tam verir... Çünkü O, yapmakta olduklarını (B sırrınca; onların hakikatı ve meydana getiricisi olarak) Habiyr’dir.
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
112-) Festekım kema ümirte ve men tabe meake ve la tatğav* inneHU Bi ma ta'melune Basıyr;
O halde sen emrolunduğun gibi müstakım ol, seninle beraber tevbe (rücu’) edenler de... Sakın tuğyan etmeyin... Çünkü O, yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) Basıyr’dir.
وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ
113-) Ve la terkenu ilelleziyne zalemu fetemessekümünnaru ve ma leküm min dunillahi min evliyae sümme la tunsarun;
Zulmedenlere (nefsani kuvveler,..) meyletmeyin, (o takdirde) size Nar dokunur... Sizin için Allah’dan başka evliya yoktur (Veliyniz O’dur?)... Sonra yardım da görmezsiniz.
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
114-) Ve ekımıs Salate tarafeyin nehari ve zülefen minel leyl* innel hasenati yüzhibnes seyyiat* zâlike zikra liz zakiriyn;
Gündüz’ün iki tarafında (dönüşümlerinin ikisinde; öğlen-ikindi vakitlerinde) ve geceden zülfelerde (gecenin gündüze yakın saatlerinde; akşam-yatsı-sabah vakitlerinde) namaz’ı ikame et/ettir... Muhakkak ki hasenat (Hakikatına, sonsuz-sınırsızlığa yönelmek; meleki amel), seyyiatı (madde dünyasının tesirini; nefsani amelin negativ yükünü) giderir... Bu, (Allah’ı) zikredenler için bir hatırlatma/öğüttür.
وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِين
11 5-) Vasbir feinnAllahe la yudıy'u ecrel muhsiniyn;
 (Namaz’a) sabret... Muhakkak ki Allah muhsinlerin (namaz müşahadesinde olanların) ecrini zayi etmez.
فَلَوْلاَ كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُوْلُواْ بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الأَرْضِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ وَكَانُواْ مُجْرِمِينَ
11 6-) Felevla kâne minel kuruni min kabliküm ülu bakıyyetin yenhevne anil fesadi fiyl Ardı illâ kaliylen mimmen enceyna minhüm* vettebealleziyne zalemu ma ütrifu fiyhi ve kânu mücrimiyn;
Sizden önceki devirlerden/kuşaklardan bakıyye (Kitab Ehli, kemalat) sahipleri Arz’da fesad’dan vazgeçirmeli değillermiydi?... Onlardan kurtarmış olduklarımızdan az bir kısmı hariç (bunu yapan olmadı)... Zalim olanlar ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler... Ve mücrimler oldular.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
117-) Ve ma kâne Rabbüke li yühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha muslihun;
Senin Rabbin, ehli ıslah ediciler iken, zulm ile (B sırrı; zulm olarak) karyeleri (ülkeleri, şehirleri) helak edecek değildir.
وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ

118-) Velev şae Rabbüke lecealenNase ümmeten vahıdeten ve la yezalune muhtelifiyn;

Eğer Rabbin dileseydi (tüm) insanları elbette ümmet-i vahide (tek bir ümmet, tevhid ümmeti) yapardı... Hala ihtilaf edip duruyorlar (farklı inanmaya devam edecekler).
لاَّ مَن رَّحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

119-) İlla men rahıme Rabbük* ve lizâlike halekahüm* ve temmet kelimetü Rabbike leemleenne cehenneme minel Cinneti venNasi ecmeıyn;

Ancak Rabbinin rahmet ettiği (iman nuru nasip ettiği) kimse müstesna... İşte bunun için onları halketti... Rabbinin: “Andolsun ki Cehennem’i tamamen cinn ve nas’dan dolduracağım” kelimesi tamamlanmıştır.
وَكُـلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءكَ فِي هَـذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

120-) Ve küllen nekussu aleyke min enbair Rusuli ma nüsebbitü Bihi fuadek* ve caeke fiy hazihil hakku ve mev'ızatün ve zikra lil mu’miniyn;

Rasûllerin haberlerinden senin fuadı’nı (kalbini) kendisiyle (B sırrınca) tesbitleyeceğimiz her’i (her kıssayı) sana kıssa ediyoruz... Bunda (Hud Sûresi’nde) sana Hakk (tahkik), mü’minlere ise bir mev’ize (ibret, öğüt; idrak vesilesi) ve hatırlatma/uyarı gelmiştir.
وَقُل لِّلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ
121-) Ve kul lilleziyne la yu'minuna'melu alâ mekanetiküm* inna amilun;
İman etmeyenlere de ki: “Mekanetiniz (skaladaki yeriniz) üzere amel edin... Biz de amilleriz”.
وَانتَظِرُوا إِنَّا مُنتَظِرُونَ
122-) Ventazıru* inna müntezırun;
“İntizar edin (görmek için bekleyin) !.. Biz de intizar edicileriz”.
وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
123-) Ve Lillahi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurceul emru küllühu fa'budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta'melun;
Semavat’ın ve Arz’ın gaybı (ilmi herşeyi kapsamış) Allah’a aittir... Emr bütünüyle O’na döndürülür... O halde O’na kulluk/ibadet et ve O’na tevekkül et... Rabbin, yapmakta olduklarınızdan (Bi-) gafil değildir.



  12.  YÛSUF SÛRESİ        يوسف
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
1-) Elif Lâââm Ra* tilke ayatul Kitabil mübiyn;
Eliyf, Lâm, Ra... Bunlar Kitab-ı Mubiyn’in ayetleridir.
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
2-) İnna enzelnahu Kur’anen arabiyyen lealleküm ta'kılun;
Doğrusu biz O’nu, akledesiniz diye Arapça Kur’an olarak inzal ettik.
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَـذَا الْقُرْآنَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ
3-) Nahnu nekussu aleyke ahsenel kasası Bima evhayna ileyke hazel Kur’an* ve in künte min kablihi leminel ğafiliyn;
Şu Kur’an’ı sana (B sırrıyla) vahyetmekle biz, kıssaların en güzelini sana kıssa ediyoruz (uygun ard ardalıkla, ibret verici şekilde anlatıyoruz)... Bundan önce şüphesiz (sen bunlardan) gafillerden idin.
إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ
4-) İz kale Yusufu li ebiyhi ya ebeti inniy raeytü ehade aşere Kevkeben veşŞemse vel Kamere raeytühüm li sacidiyn;
Hani Yusuf babasına: “Babacığım!.. Muhakkak ki ben onbir kevkeb’i (gezegenler, kardeşleri), Güneş’i (Baba, Ruh) ve Kamer’i (Ay, ana, kalb) rü’yet ettim (gördüm)... Onları, bana secde ediyorlar gördüm (hilafet, nübüvvet)”, dedi.
قَالَ يَا بُنَيَّ لاَ تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيْداً إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنسَانِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
5-) Kale ya büneyye la taksus rü'yake alâ ıhvetike feyekiydu leke keyda* inneş şeytane lil İnsani adüvvün mübiyn;
 (Babası) dedi ki: “Oğulcuğum!.. Rüyanı kardeşlerine kıssa etme, sonra sana bir tuzak kurarlar... Muhakkak ki şeytan (vehim) insan için apaçık bir düşmandır”.
وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
6-) Ve kezâlike yectebiyke Rabbüke ve yuallimüke min te'viylil ehadiysi ve yütimmu nı'meteHU aleyke ve alâ ali Ya'kube kema etemmeha alâ ebeveyke min kablü İbrahîyme ve İshak* inne Rabbeke Aliymun Hakiym;
“İşte böylece Rabbin seni ictiba eder (seçer; çalışma-imtihan yollu tanıma?), hadiselerin te’vili’nden (rüya analizini) sana öğretir, daha önce iki atan İbrahim ve İshak’a tamamladığı gibi ni’metini senin ve Al-i Ya’kub’un üzerine de tamamlar... Muhakkak ki senin Rabbin Aliym’dir, Hakiym’dir”.
لَّقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِّلسَّائِلِينَ
7-) Lekad kâne fiy Yusufe ve ıhvetihi ayatün lissailiyn;
Andolsun ki Yusuf ve kardeşleri hakkında, sual edip isteyenler için ayetler vardır.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal