Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  12.   YÛSUF SÛRESİ       يوسف
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM


إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلاَلٍ مُّبِين
8-) İz kalu le Yusufü ve ehuhü ehabbu ila ebiyna minna ve nahnü usbetün, inne ebana lefiy dalalin mübiyn;
Hani (kardeşleri) dediler ki: “Biz usba (kalabalık-sargın-mutaassıb bir topluluk) olduğumuz halde, Yusuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgili... Muhakkak ki babamız apaçık bir dalalet içindedir”.
اقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُواْ مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ
9-) Uktülu Yusufe evitrahuhu Ardan yahlü leküm vechü ebiyküm ve tekûnu min ba'dihi kavmen salihıyn;
“Öldürün Yusuf’u, yahut Onu (başka) bir Arz’a tarh edin (dışlayıp atın) ki babanızın vechi (bilinci) size dönsün/yalnız size kalsın... Ondan sonra salih bir kavim olursunuz”.
قَالَ قَآئِلٌ مَّنْهُمْ لاَ تَقْتُلُواْ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ
10-) Kale kailün minhüm la taktülu Yusufe ve elkuhu fiy ğayabetil cübbi yeltekıthu ba'düs seyyareti in küntüm faıliyn;
Onlardan bir diyici dedi ki: “Öldürmeyin Yusuf’u!... Onu (duvarları örülmemiş) kuyu’nun dibi’ne (bedensel yaşantıya) atın da seyyare’den bazısı (gezici bir yolcu kafilesi) Onu alsın... Eğer yapacaksanız”.
قَالُواْ يَا أَبَانَا مَا لَكَ لاَ تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ
11-) Kalu ya ebana ma leke la te'menna alâ Yusufe inna lehu lenasihun;
Dediler ki: “Ey babamız, sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun!.. Doğrusu biz Ona nasihatcılarız (halis kılıcılarız)”.
أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
12-) Ersilhu meana ğaden yerta' ve yel'ab ve inna lehu lehafizun;
 “Yarın Onu bizimle beraber irsal et de (tabiattan) serbestçe yesin ve oynasın... Doğrusu biz Onu koruyucularız”.
قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَن تَذْهَبُواْ بِهِ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ
13-) Kale inniy le yahzununiy en tezhebu Bihi ve ehafü en ye'külehüzzi'bü ve entüm anhu ğafilun;
 (Ya’kub) dedi ki: “Onu (B sırrınca) götürmeniz beni muhakkak mahzun eder... Siz ondan gafiller iken kurt’un Onu yemesinden korkarım”.
قَالُواْ لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذاً لَّخَاسِرُونَ
14-) Kalu lein ekelehüzzi'bü ve nahnu usbetün inna izen lehasirun;
Dediler ki: “Andolsun ki biz usba (kuvvetli bir topluluk) iken eğer Onu kurt yer ise, o takdirde doğrusu biz hüsrana uğrayanlar olururz”.
فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمْرِهِمْ هَـذَا وَهُمْ لاَ يَشْعُرُون
15-) Fe lemma zehebu Bihi ve ecmeu en yec'aluhu fiy ğayabetil cübbi, ve evhayna ileyhi le tünebbiennehüm Bi emrihim hazâ ve hüm la yeş'urun;
Nihayet Onu (B sırrınca) götürdüler ve Onu kuyu’nun dibi’nde bırakmağa cem’ oldular... Biz de Ona: “Andolsun ki onların şu işlerini (B sırrınca) kendilerine haber vereceksin, onlar farkına varmadıkları halde iken” diye vahyettik.
وَجَاؤُواْ أَبَاهُمْ عِشَاء يَبْكُونَ
16-) Ve cau ebahum ışaen yebkûn;
Işaen (akşamleyin, yatsı vakti), ağlayarak babalarına geldiler.
قَالُواْ يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لِّنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ
17-) Kalu ya ebana inna zehebna nestebiku ve terekna Yusufe ınde metaına fe ekelehüzzi'bü, ve ma ente Bi mu'minin lena velev künna sadikıyn;
Dediler ki: “Ey babamız!... Doğrusu biz gittik, yarışıyorduk... Yusuf’u da meta’mızın (eşya, azık) yanına bırakmıştık... Onu o kurt yemiş... Biz doğru söyleyenler olsak bile, sen bize (Bi-) inanmazsın”.
وَجَآؤُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْراً فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
18-) Ve cau alâ kamıysıhi Bidemin kezib* kale bel sevvelet leküm enfüsüküm emra* fesabrun cemiyl* vallAhulMüsteanu alâ ma tasıfun;
Onun gömleğinin üstünde (Bi-) yalan kan/yalancıktan kan/taze kan ile geldiler... (Babaları) dedi ki: “Hayır... Nefisleriniz sizi bir emr’e/iş’e teşvik etmiş/sevdirmiştir... Sabr, cemiyl’dir... Allah, sizin vasıflamalarınız üzerine Müstean (yardımına, vasıflarına sığınılan) dır”.
وَجَاءتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُواْ وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَـذَا غُلاَمٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
19-) Ve caet seyyaretün feerselu varidehüm feedla delveh* kale ya büşra hazâ ğulam* ve eserruhu bidaaten, vAllahu Aliymun Bi ma ya'melun;
Seyyare (gezici bir yolcu kafilesi) gelmişti... Varidlerini (inenlerini, gelenlerini) irsal ettiler... (O da) kovasını sarkıttı... Dedi ki: “Hey müjde!... Bu bir oğlan (ĞULAM, İsa’nın Meryem’e müjdelenme ifadesi de)”... Onu bıtaa (ticaret malı, sermaye) olarak sırladılar (sakladılar)... Allah onların yapmakta olduklarını (B sırrınca; onların hakikatı ve meydana getiricisi olarak) Aliym’dir.
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُواْ فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ
20-) Ve şeravhü Bi semenin bahsin derahime ma'dudetin, ve kânu fiyhi minez zahidiyn;
Onu (Mısr’ın Aziyzi’ne?) (B sırrınca) eksik bir bahaya, sayılı (gümüş?) dirhemlere sattılar... Onun hakkında zahidlerden idiler.
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِن مِّصْرَ لاِمْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَكَذَلِكَ مَكَّنِّا لِيُوسُفَ فِي الأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُون
21-) Ve kalellezişterahu min mısra limraetihi ekrimiy mesvahu asa en yenfeana ev nettehızehu veleda* ve kezâlike mekkenna li Yusufe fiyl Ard* ve linuallimehu min te'viylil ehadiys* vAllahu ğalibün alâ emrihi ve lâkinne ekseranNasi la ya'lemun;
Onu satın alan Mısır’lı karısına dedi ki: “Onun mesva’sına (konak yerine) ikram et/hürmet et... Umulur ki bize faydası olur, yahut Onu evlad ediniriz”... Böylece Yusuf’u o Arz’da temkin ettik (Nefs-i Mutmainne?) ki, hadiselerin te’vilini Ona ta’lim edelim (Yusuf’a has kemalat ortaya çıksın)... Allah, EMRi üzere gaalib’dir (Hükmü muhakkak yerine gelir, zira Emir’dir)... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler.
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
22-) Ve lemma beleğa eşüddehu ateynahü hükmen ve ılma* ve kezâlike neczil muhsiniyn;
 (Yusuf) eşüdde’sine (buluğu’na, fıtrat noktasına) erişince Ona bir hüküm ve bir ilim verdik... Muhsinleri işte böyle mükafatlandırırız.
وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
23-) Ve ravedethülletiy huve fiy beytiha an nefsihi ve ğallekatil ebvabe ve kalet heyte lek* kale meazâllahi inneHU Rabbiy ahsene mesvaye, innehu la yüflihuz zalimun;
Yusuf’un evinde kaldığı dişi kişi, Onun (Yusuf’un) nefsinden murad almak istedi/yumuşak bir şekilde talep etti... Kapıları sımsıkı kapattı/kilitledi... “Çabuk, haydi; seninim, gel” dedi... (Yusuf) dedi ki: “Maazallah= Allah’a sığınırım!... Muhakkak ki O (Allah/Mısır’ın Aziyzi) Rabbim’dir, mesva’mı (kalma yerim, mevkim) ihsan etmiştir... Muhakkak ki zalimler iflah etmezler”.
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
24-) Ve lekad hemmet Bihi ve hemme Biha* levla en rea burhane Rabbih* kezâlike linasrife anhüssue velfahşa'* innehu min ıbadinel muhlesıyn;
Andolsun ki (o kadın) Onu (Yusuf’u B sırrınca) arzulamıştı/meyletmişti... (Yusuf da) ona (B sırrınca) meyletmişti, eğer Rabbinin burhanını görmeseydi (akıl gücü)... Biz böylece Ondan kötülüğü (benliği, duygusallığı) ve fahşa’yı (şehveti) uzak tutarız... Çünkü O, ihlaslı (kemalatı saf) kullarımızdandır.
وَاسُتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِن دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَى الْبَابِ قَالَتْ مَا جَزَاء مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوَءاً إِلاَّ أَن يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيم

25-) Vestebekal babe ve kaddet kamısahu min dübürin ve elfeya seyyideha ledel bab* kalet ma cezaü men erade Bi ehlike suen illâ en yüscene ev azâbün eliym;

 (İkisi de) kapıya (yarışırcasına) koştular... (Kadın) Onun gömleğini dübüründen (Yusuf’un nefs-beden tarafından?) boylu boyunca/uzunlamasına yırttı... Kapının (hemen) yanında, kadının efendisi (Aziyz?) ile karşılaştılar... (Kadın) dedi ki: “Ehline (B sırrınca) kötülük irade edenin cezası, zindana atılmaktan veya elim bir azabtan başka nedir?”.
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَن نَّفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّنْ أَهْلِهَا إِن كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِن قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الكَاذِبِينَ
26-) Kale hiye ravedetniy an nefsiy ve şehide şahidün min ehliha* in kâne kamiysuhu kudde min kubulin fesadekat ve huve minel kâzibiyn;
 (Yusuf) dedi ki: “Nefsimden murad almak isteyen odur”... Onun (kadının) ehlinden bir şahid şöyle şahidlik etti: “Eğer Onun (Yusuf’un) gömleği ön tarafından yırtılmışsa, (kadın) doğru söylemiştir, O (Yusuf) yalancılardandır”.
وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِن دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِن الصَّادِقِينَ

27-) Ve in kâne kamiysuhu kudde min dübürin fekezebet ve huve mines sadikıyn;

 “Ve eğer Onun gömleği dübürden yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir, O (Yusuf) sadıklardandır”.
فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِن دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِن كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ
28-) Felemma rea kamiysahu kudde min dübürin kale innehu min keydikünne, inne keydekünne azîym;
Ne vakit (Aziyz) Onun (Yusuf’un) gömleğini dübürden (yırtılmış) görünce, şöyle dedi: “Şüphesiz bu siz kadınların hilesindendir... Muhakkak ki siz kadınların hilesi azıym’dir”.
يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَـذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنبِكِ إِنَّكِ كُنتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ

29-) Yusufu a'rıd an hazâ vestağfiriy li zenbiki, inneki künti minel hatıiyn;

 “Yusuf!... Yüz çevir bundan (bu olanları unut)... (Kadın!) Sen de günahın için mağfiret dile... Muhakkak ki sen (kasten) hata edenlerden (günahkarlardan) oldun”.
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَن نَّفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبّاً إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلاَلٍ مُّبِين
30-) Ve kale nisvetün fiyl Medinet imraetül aziyzi türavidü fetaha an nefsih* kad şeğafeha hubba* inna leneraha fiy dalalin mübiyn;
O Medine’de (şehirde) ki kadınlar dediler ki: “Aziyz’in karısı fetası’nın nefsinden murad almak istiyormuş... Hubb (sevgi) itibarıyla, (Yusuf) onun şugaf’ına (Kalbi’nin içine) işlemiş (muhabbetül halk)... Doğrusu biz onu apaçık bir dalalet içinde görüyoruz”.
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّيناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّهِ مَا هَـذَا بَشَراً إِنْ هَـذَا إِلاَّ مَلَكٌ كَرِيم
31-) Felemma semiat Bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a'tedet lehünne müttekeen ve atet külle vahıdetin minhünne sikkiynen ve kaletıhruc aleyhinne, felemma raeynehu ekbernehu ve katta'ne eydiyehünne ve kulne haşe Lillahi ma hazâ beşera* in hazâ illâ melekün keriym;
 (Aziyz’in karısı) onların (şehirli kadınların) mekrini (B sırrınca) işitince, onlara (haber) irsal etti (da’vette bulundu)... Onlar için müttekeen (yaslanarak rahatça oturacakları yer, ziyafet) hazırladı... Onlardan her birine de bir bıçak verdi ve (Yusuf’a): “Onların üzerine/karşılarına çık (görün)!” dedi... (Şehirli kadınlar) Onu (Yusuf’u) görünce, Onu (Yusuf’u) büyüklediler/büyük gördüler ve kendi ellerini kestiler... Dediler ki: “Haşa!.. Allah için, bu bir beşer değildir... Bu ancak keriym (şerefli) bir melektir”.
قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ وَلَقَدْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ فَاسَتَعْصَمَ وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُوناً مِّنَ الصَّاغِرِينَ
32-) Kalet fe zâlikünnelleziy lümtünneniy fiyh* ve lekad ravedtühu an nefsihi festa'sam* ve lein lem yef'al ma amüruhu leyüscenenne ve leyekûnen mines sağıriyn;
 (Aziyz’in karısı) dedi ki: “Kendisi hakkında beni levmettiğiniz işte bu... Andolsun ki Onun nefsinden murad almak istedim de O, ismetli (ma’sum, temiz) olmayı istedi (kendini korudu)... Yemin ederim eğer Ona emrettiğimi işlemez ise kesinlikle zindana atılacak ve alçalanlardan olacak”.
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُن مِّنَ الْجَاهِلِينَ
33-) Kale Rabbissicnü ehabbu ileyye mimma yed'uneniy ileyh* ve illâ tasrif anniy keydehünne asbü ileyhinne ve ekün minel cahiliyn;
 (Yusuf) dedi ki: “Rabbim!.. Zindan, (bu kadınların) beni kendisine da’vet ettikleri şeyden daha sevimlidir bana... Eğer sen onların tuzaklarını benden savmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum”.
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

34-) Festecabe lehu Rabbuhu fesarefe anhü keydehünne, inneHU HUves Semiy’ul Alîym;

 (Yusuf’un) Rabbi Onun duasına icabet etti de onların tuzaklarını Ondan savdı... Muhakkak ki O, Semi’dir, Aliym’dir.
ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّن بَعْدِ مَا رَأَوُاْ الآيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ
35-) Sümme beda lehüm min ba'di ma raevül ayati le yescününnehu hatta hıyn;
Sonra, (bunca) ayetleri (delilleri) gördükten sonra (bile) Onu belli bir süreç için zindana (halvet’e; yalnızlığa) atmaları kendilerine zahir oldu.
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانَ قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْراً وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزاً تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ

36-) Ve dehale meahüssicne feteyan* kale ehadühüma inniy eraniy a'sıru hamra* ve kalel aharu inniy eraniy ahmilü fevka ra'siy hubzen te'külüt tayru minh* nebbi'na Bi te'viylih* inna nerake minel muhsiniyn;

Onunla (Yusuf ile) beraber zindana iki de feta (delikanlı) girdi... Onlardan biri dedi ki: “Muhakkak ki ben (rüyamda) görüyorum ki, hamr (şarap, aklı örten; aşk) sıkıyorum”... Öbürü de dedi ki: “Muhakkak ki ben de (rüyamda) görüyorum ki, başımın fevkınde ekmek taşıyorum, kuş (cinsi) de ondan yiyor”... “Onun te’vilini (B sırrınca) bize haber ver... Doğrusu biz seni muhsinlerden görüyoruz”.
قَالَ لاَ يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلاَّ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَن يَأْتِيكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَهُم بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُون
37-) Kale la ye'tiyküma taamün türzekanihi illâ nebbe'tüküma Bi te'viylihi kable en ye'tiyeküma* zâliküma mimma alemeniy Rabbiy* inniy terektü millete kavmin la yu'minune Billahi ve hüm Bil ahireti hüm kafirun;
 (Yusuf) dedi ki: “Kendisinden rızıklanacağınız bir taam size gelmez ki, o size gelmeden önce onun (Bi-) te’vilini sizin ikinize illa haber veririm... Bu Rabbimin bana ta’lim ettiklerindendir... Muhakkak ki ben, Allah’a (B sırrıyla) iman etmeyen ve kendileri (B sırrınca) ahirete kafirler olan bir kavmin milletini (dinini, yaşamını) terkettim”.
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَآئِـي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَن نُّشْرِكَ بِاللّهِ مِن شَيْءٍ ذَلِكَ مِن فَضْلِ اللّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُون
38-) Vetteba'tü millete abaiy İbrahîyme ve İshaka ve Ya'kub* ma kâne lena en nüşrike Billahi min şey'* zâlike min fadlillahi aleyna ve alenNasi ve lâkinne ekseranNasi la yeşkürun;
“Ve atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un milletine (tevhid diyni’ne) tabi oldum... Allah’a herhangi bir şeyi (B gerçeğince) ortak koşmamız bizim için olacak şey değildir... Bu hem bizim üzerimize ve hem de insanlar üerine Allah’ın fazlındandır... Fakat insanların ekseriyeti şükretmezler”.
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
39-) Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillahul Vahıdül Kahhar;
 “(Yusuf dedi:) Ey zindan arkadaşlarım!.. Müteferrık (çeşitli/başka başka) rab’lar mı daha hayırlı, yoksa Vahid’ül Kahhar olan Allah mı?”.
مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُون
40-) Ma ta'budune min duniHİ illâ Esmaen semmeytümuha entüm ve abaüküm ma enzelAllahu Biha min sültan* inil hükmü illâ Lillah* emera ella ta'budu illâ iyyaHU, zâlikedDiynül kayyimü ve lâkinne ekseranNasi la ya'lemun;
“Onun yanısıra (?) ibadet/kulluk ettikleriniz, sadece İSİMler (yani o isimlerin müsemması olarak hiçbir varlıkları yoktur; hayal ve zandır) ki, o isimleri de siz ve atalarınız verdiniz; Allah onların varlıkları hakkında (B sırrınca) herhangi bir kanıt indirmemiştir... Hüküm ancak ve yalnız (tek vücud) Allah’ındır; Emretmiştir, ancak O’na (kendisine) ibadet/kulluk etmenizi... İşte dosdoğru/payidar/geçerli Diyn budur... Fakat NASın ekserisi bilmezler”.
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْراً وَأَمَّا الآخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِن رَّأْسِهِ قُضِيَ الأَمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَان
41-) Ya sahıbeyissicni emma ehadüküma feyeskıy Rabbehu hamra* ve emmel aharu feyuslebü fete'külüt tayru min ra'sih* kudıyel emrulleziy fiyhi testeftiyan;
 “Ey zindan arkadaşlarım!... İkinizden biri (zindandan kurtulup) Rabbine hamr (aşk) sunacak... Diğerine gelince, asılacak da başından kuş (cinsi) yiyecek (ölecek?)... Hakkında fetva istediğiniz emr böyle hükmedilmiş/olup bitmiştir”.
وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِّنْهُمَا اذْكُرْنِي عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ
42-) Ve kale lilleziy zanne ennehu nacin minhümezkürniy ınde Rabbik* feensahuş şeytanü zikre Rabbihi felebise fiyssicni bid'a siniyn;
 (Yusuf,) bu ikisinden kurtulacağını zannettiği kimseye dedi ki: “Rabbinin indinde beni zikret!”... Şeytan (vehim) Ona (Yusuf’a) Rabbinin zikrini unutturdu da nice yıllar zindanda kaldı.
وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
43-) Ve kalel melîkü inniy era seb'a bekaratin simanin ye'külühünne seb'un ıcafün ve seb'a sünbülatin hudrin ve uhara yabisat* ya eyyühel meleü eftuniy fiy ru'yaye in küntüm lirru'ya ta'bürun;
Melik dedi ki: “Muhakkak ki ben (rüyada) yedi semiz bakara görüyorum ki, onları yedi zayıf bakara yiyor (fena)... Ve bir de yedi yeşil başak ile diğerleri kuru (yedi başak) görüyorum... Ey mele’ (ileri gelenlerim) !.. Eğer rüya ta’birliyorsanız, rüyam hakkında bana fetva verin (hükmünü açıklayın)”.
قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأَحْلاَمِ بِعَالِمِينَ
44-) Kalu adğasü ahlam* ve ma nahnü Bi te'viylil ahlami Bi alimiyn;
Dediler ki: “Adğasü Ahlam= demet demet hayal halitası, hayalet yığını vizyon... Biz, Ahlam’ın (rüyalar’ın) (Bi-) te’vilinin (B sırrınca) alimleri değiliz”.
وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَاْ أُنَبِّئُكُم بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ
45-) Ve kalelleziy neca minhüma veddekera ba'de ümmetin ene ünebbiüküm Bi te'viylihi feersilun;
O ikisinden (Yusuf’un zindan arkadaşlarından) kurtulmuş olan, bir ümmet (müddet) sonra hatırladı da dedi ki: “Ben size bunun (Bi-) te’vilini haber vereyim... Hemen beni (zindana, halvete; Yusuf’un yanına) irsal edin!”.
يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَّعَلِّي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
46-) Yusufu eyyühes sıddiyku eftina fiy seb'ı bekaratin simanin ye'külününne seb'un ıcafün ve seb'ı sünbülatin hudrin ve uhara yabisatin, lealliy erciu ilenNasi leallehüm ya'lemun;
“Yusuf!... Ey Sıddık!... Yedi semiz bakara ile onları yiyen yedi zayıf bakara ve bir de yedi yeşil başak ile diğerleri kuru (yedi başak) hakkında bize fetva ver (sembollerinin hükmünü açıkla)... Umarım ki (gerçeğini açıklayan te’vilin ile) insanlara rücu’ ederim... Belki onlar da bilirler”.
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَباً فَمَا حَصَدتُّمْ فَذَرُوهُ فِي سُنبُلِهِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّا تَأْكُلُو
47-) Kale tezreune seb'a siniyne deeba* fema hasadtüm fezeruhu fiy sünbülihi illâ kaliylen mimma te'külun;
 (Yusuf) dedi ki: “Yedi sene adetiniz üzere/müdavemetle-aralıksız ziraat yaparsınız (ekersiniz)... Hasad ettiklerinizi (biçtiklerinizi) başağında bırakın... Yiyeceğiniz az (bir miktar) hariç”.
ثُمَّ يَأْتِي مِن بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّا تُحْصِنُو
48-) Sümme ye'tiy min ba'di zâlike seb'un şidadün ye'külne ma kaddemtüm lehünne illâ kaliylen mimma tuhsınun;
“Sonra bunun ardından yedi şediyd (şiddetli-kurak yedi yıl) gelir... Onlar (o seneler) için takdim ettiklerinizi (önceden biriktirdiklerinizi) yerler... Sakladığınız az (bir miktar) hariç”.
ثُمَّ يَأْتِي مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ
49-) Sümme ye'tiy min ba'di zâlike amün fiyhi yüğasün Nasu ve fiyhi ya'sırun;
 “Sonra bunun ardından bir yıl gelir ki, onda (o yılın içinde) insanlar (rahmet olan) bol yağmura kavuşturulur ve onda (o senenin içinde) asr edecekler (süt sağmak, yağ çıkarmak, meyve-üzüm suyu sıkmak)”.
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ فَلَمَّا جَاءهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللاَّتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ
50-) Ve kalel melîkü'tuniy Bih* felemma caehür Rasûlü kalercı' ila Rabbike fes'elhü ma balünnisvetilletiy katta'ne eydiyehünne, inne Rabbi Bi keydihinne Alîym;
Melik dedi ki: “Onu (Yusuf’u) bana (B sırrınca) getirin!”... Ne zaman ki O’na (Yusuf’a) Rasûl geldi, (Yusuf o Rasûl’e): “Rabbine rücu’ et!... O’na, ‘ellerini kesen kadınların hali ne idi?’ diye sor... Muhakkak ki Rabbim, onların tuzaklarını (B sırrınca) Aliym’dir”.
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَاوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفْسِهِ قُلْنَ حَاشَ لِلّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِن سُوءٍ قَالَتِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ الآنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ أَنَاْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ

51-) Kale ma hatbükünne iz ravedtünne Yusufe an nefsih* kulne haşe Lillahi ma alimna aleyhi min su'in, kaletimraetül azîyzil’ANe hashasal hakku, ene ravedtühu an nefsihi ve innehu lemines sadikıyn;

 (Melik, kadınlara) dedi ki: “Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde durumunuz/mevzunuz ne idi?”... “Haşa!.. Allah için, Onun aleyhine bir kötülük bilmedik” dediler... Aziyz’in karısı ise: “Şimdi Hak ortaya çıktı... Ben Onun nefsinden murad almak istedim... Muhakkak ki O (Yusuf) sadıklardandır”.

Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal