Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



18.KEHF SÛRESİ    الكهف

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُّكْراً
74-) Fentaleka* hatta iza lekıya ğulamen fe katelehu, kale ekatelte nefsen zekiyyeten Bi ğayri nefs* le kad ci'te şey'en nükra;
Derken (ikisi) yine bir gittiler… Nihayet bir oğlan çocuğa (reşid olmamış bir nefs’e) rastgeldiler/karşılaştılar (da tuttu Hızır) onu katletti… (Musa) dedi: “Bi ğayri nefs, bir nefs-i zekiyye’yi (günahsız birini) mi katlettin? (=bir nefse karşılık olmaksızın, tertemiz bir nefsi mi öldürdün?..) … Gerçekten çok münker (anlaşılmayan, bilinmeyen, bu nedenle reddedilen) bir şey yaptın”.

قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْراً
75-) Kale elem ekul leke inneke len testetıy'a meıye sabra;
 (Hızır) dedi: “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?”.

قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْراً
76-) Kale in seeltüke an şey’in ba'deha fela tusahıbniy* kad belağte min ledünniy ‘uzra;
 (Musa) dedi: “Eğer bundan sonra sana (herhangi) şey’den sorarsam artık bana arkadaşlık etme… Hakikaten tarafımdan (son) özre ulaştın”.

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَاراً يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْراً
77-) Fentaleka* hatta iza eteya ehle karyetinistat'ama ehleha feebev en yudayyifuhüma feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekameh* kale lev şi'te lettehazte aleyhi ecra;
Bunun üzerine yine bir gittiler… Nihayet ahalisinden yiyecek istedikleri bir karye (kasaba, şehir) ehline (insan aleminin beden memleketine) vardılar… Ama onlar (ahali) bu ikisini misafir etmekten kaçındılar… Derken orada yıkılmayı dileyen bir cidar (duvar) buldular, (Hızır; Zati Kudret) tuttu onu ikame etti (doğrulttu, dikti; Hakkani muşahade’yi kaim kıldı) … (Musa) dedi: “Eğer isteseydin elbette buna karşılık bir ecr/ücret alırdın (amelinin karşılığında sevap istemek?)”.

قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْراً
78-) Kale hazâ firaku beyniy ve beynik* seünebbiüke Bi te'viyli ma lem testetı' aleyhi sabra;
 (Hızır) dedi: “İşte bu benimle senin aramızda bir fırak (ayrılma) dır (İndimden olan rahmet ve ledünnümden olan ilim ile Allah ahlakı gereği bunları yaparım; yaptıklarımın sevap, makam gibi bir amacı yoktur) … Sana, sabretmeye muktedir olamadığın o şeylerin (Bi-) TE’VİL’ini haber vereceğim”.

أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْباً
79-) Emmes sefiynetü fe kânet li mesakiyne ya'melune fiyl bahri feeredtü en eıybeha ve kâne veraehüm melikün ye'huzü külle sefiynetin ğasba;
 “O sefineden (Gemiyi delmeden) başlayalım: O Sefine, denizde (madde aleminde) amel eden miskinlerin (iş gören fakat hiç bir şeyi olmayan yoksulların) idi… Ben onu (Nebî Musa’nın şeriatında şart olmayan disiplinlerle) ayıplı-kusurlu yapmak diledim... (Çünkü) onların arkasında (gerisinde-ötesinde) her sefineyi gasben alan bir Melik (bedensel rububiyyet; nefs-i emmare) var idi”.

وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً
80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu'mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;
“O oğlan çocuğa (rüşde ermemiş nefs’e) gelince: Onun babası-annesi iki mü’min idi… Binanaleyh (beden hükmünde büluğ çağına gelseydi, o kişiliğe bürüneceği için) onları tuğyan ve küfr’e giriftar etmesinden haşyet ettik”.

فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْماً
81-) Feeredna en yübdilehüma Rabbuhüma hayren minhu zekaten ve akrebe ruhma;
 “Böylece istedik ki, Rableri onlara o çocuktan tezkiye ve temizlik olarak daha hayırlı ve rahmet olarak daha yakını ibda’=izhar etsin”.

وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحاً فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْراً
82-) Ve emmel cidaru fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyneti ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve kâne ebuhüma saliha* feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve ye stahrica kenzehüma* rahmeten min Rabbik* ve ma fealtühu an emriy* zâlike te'vilü ma lem testı' aleyhi sabra;
“Duvara gelince: O, şehirde (beden memleketinde, babaları olan Ruh’ül Kudüs’den perdeli ve gafil olmaları dolayısıyla) iki yetim oğlanın idi (biyolojik olarak babasız olan Hz. İsa bu manada babalı idi; yetim değildi… Nitekim Hadis-i Şerif’te <Nebîler BABA BİR kardeştirler; anaları muhteliftir; DİYNleri birdir>, buyuruluyor) … Onun altında onlara (iki yetim çocuğa) ait bir hazine var idi… Ve babaları da salih idi (Ruh’ül Kuds ile teyid edildiği ayetle belirtilen İsa a.s.ın babası bu Ruh idi… Salih olma bu Ruh’a nisbetledir ki bu nedenle insanların salihler sınıfı en önemli üst sınıftır; <Kudsi Nebîlik Ruh’u>?) … Bundan dolayı Rabbin diledi ki, o iki çocuk buluğ çağına (ayetlerde genel olarak bulüğ iki aşamadır: Cinsiyet hormonlarının devreye girmesi ile olan akli bulüğ, mükellefiyet çağı ve 40 yaşında olan kemal) ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini (kuvveden fiile) çıkarsınlar… Ve ben onu (bütün bu yaptıklarımı kendi) EMR’imden yapmadım… İşte senin sabretmeye güç yetiremediğinin te’vili budur”.

وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْراً
83-) Ve ye s'eluneke an Ziyl karneyn* kul seetlu aleyküm minhu zikra;
Sana Zül’karney (iki karn/boynuz sahibi)’den sual ediyorlar... De ki: Ondan size bir zikr (anma, öğüt, hatırlatma) okuyacağım.

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَباً
84-) İnna mekkenna lehu fiyl Ardı ve ateynahu min külli şey'in sebeba;
Hakikaten biz O’nu Arz’da (beden’de) temkin ettik (imkanlandırdık; muktedir kıldık; iktidar sahibi yaptık) ve O’na herşeyden (istediği kemalattan) bir sebep (yol, çare, yöntem, ilim) verdik.

فَأَتْبَعَ سَبَباً
85-) Feetbea sebeba;
O da bir sebebe tabi oldu (bir yol-yöntem izledi).

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْماً قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْناً
86-) Hatta iza beleğa mağribeşŞemsi vecedeha tağrubu fiy aynin hamietin ve vecede ındeha kavma* kulna ya Zelkarneyni imma en tuazzibe ve imma en tettehıze fiyhim hüsna;
Ta Güneş’in (Can’ın) battığı yere ulaştığında onu (güneşi) bir ayn-i hamiet’te (siyah balçıklı göze’de; yani beşeri biyolojik bedende) batarken buldu...Ve (bir de) onun (güneşin) indinde bir kavm (beden memleketinin ahalisi hükmünde olan çeşitli kuvveler) buldu... Dedik: “Ey Zül’karneyn!.. İster (onlara) azap edersin (onlara ters geleni uygularsın);ister onlar hakkında bir güzellik (güzel bir yol, tavır) edinirsin”.

قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُّكْراً
87-) Kale emma men zaleme fesevfe nuazzibuhu sümme yüreddü ila Rabbihi feyuazzibuhu azâben nükra;
 (Zül’karneyn) dedi ki: “Zulmedene (haddi aşana) azap edeceğiz (arınması için disiplinleri uygulayacağız; zaten herşeyin sebebi/yolu da bize verilmiş)... Sonra Rabbına döndürülecek (ölüm-kıyamet) ve böylece (Rabbı) ona görülmedik/ta’rifsiz bir azap edecek”.

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْراً
88-) Ve emma men amene ve amile salihan felehu cezaenilhüsna* ve senekulu lehu min emrina yüsra;
Ve amma kim (hakikatına) iman eder ve salih amel işlerse (arınıp, hakikatının gereği bilinçli yaşam, sünnetullah’a uygun amel ortaya korsa);işte ceza onun için hüsna (en güzel; cennet hali) dir... Ve ona emrimizden yusra’yı (kolayı, bir kolaylığı) söyleyeceğiz.

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَباً
89-) Sümme etbea sebeba;
Sonra (Zül’Karneyn diğer) bir sebebe (daha) tabi oldu.

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْراً
90-) Hatta iza beleğa matliaş Şemsi vecedeha tatlüu alâ kavmin lem nec'al lehüm min duniha sitra;
Ta güneşin tulu ettiği= doğduğu yere (ki doğu anlamına gelen maşrık tabiri burada kullanılmamış,matlı’=tulu yeri kullanılmış) ulaşınca, onu (güneşi) öyle bir kavim (akli, şuuri kuvveler) üzerine doğar buldu ki, onlar için ona (güneşe) karşı bir sitr (perde, örtü) oluşturmamıştık (İlahi manaları idraklarından perdeleyen bir örtü yok).

كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْراً
91-) Kezâlik* ve kad ehatna Bima ledeyhi hubra;
İşte böyle... Ve hakikaten biz, O’nun (Zül’karneyn’in) yanındaki/katındaki olarak (O’nu B sırrınca) ihata etmişiz- ve dolayısıyla, böylece O’nun durumundan- hakkıyla haberdarız.

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَباً
92-) Sümme etbea sebeba;
Sonra (Zül’Karneyn) bir sebebi (daha) izledi.

حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلا
93-) Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;
Nihayet (doğu ve batı seyrinden sonra) iki sed (set, dağ) arasına (zül’karneyn’in asıl yerine) ulaştı... Orada (o iki seddin önünde veya arasında) neredeyse -hiçbir- söz anlamayacak halde (akılsız) bir kavim buldu.

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدّاً
94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;
Dediler: “Ey Zül’karneyn!.. Şüphesiz ki ye’cüc ve me’cüc (cinni kuvveler) Arz’da ifsad/bozgunculuk yapmaktadırlar... Bizimle onlar arasına bir sed (ameli tedbirler, sistem bilinci) oluşturman üzerine sana bir vergi (bizimle hasıl olan veriler?) verelim mi?”.

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماً
95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;
 (Zül’karneyn) dedi ki: Rabbimin (seyri afaki ve seyri enfüsi ile) beni imkanlandırdığı/muktedir kıldığı daha hayırlıdır... Kuvvetinizle-gücünüzle (kuvveleriniz, melekeleriniz ile B sırrınca) bana yardım edin de sizinle onlar arasına bir radm (set, engel) oluşturayım.

آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَاراً قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً
96-) Atuniy züberel hadiyd* hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu* hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;
Bana demir kütleleri (azim, sebat, amel) getirin... Nihayet iki taraf (veya iki dağ, iki uç, iki yan) arasını müsavi edince (mizan/denge sağlayınca): “NEFHEDİN” dedi (NEFH, öz’den dışa doğru olan Can/Bilinç çıkışıdır ki bu sayede ilim, gerçeği algılama, idrak hasıl olur)... Ta ki onu nar haline getirince,”getirin bana, üzerine eritilmiş bakır/katran dökeyim” dedi.

فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْباً
97-) Femestau en yazharuhu ve mestetau lehu nakba;
Artık onu ne aşmaya muktedir olabildiler ve ne de onu delebildiler (zira dengeyi sağlayan sed artık meleke ve kuvvelerden, onların devamından meydana gelmiş).

قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقّاً
98-) Kale hazâ rahmetün min Rabbiy* feiza cae va'dü Rabbiy cealehu dekkâ'* ve kâne va'dü Rabbiy hakka;
 (Zül’karneyn) dedi: “Bu Rabbimden bir rahmettir... Dolayısıyla Rabbimin va’di gelince onu yerle bir eder (rububiyyetin hükmü böyledir; rububiyyet boyutuna, bedenlere, dünyalara yatırım olmaz)... Ve Rabbimin va’di Hakk’tır”.

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاً
99-) Ve terekna ba'dahüm yevmeizin yemucü fiy ba’din ve nüfiha fiysSuri fecema'nahüm cem'a;
O gün (zilzal sûresi?) onları (o tecelliye) terk ederiz, dalgalar halinde birbirlerine girerler… Sur’a da üflenmiştir (kiyamet);artık hepsini cem’etmişizdir.

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضاً

100-) Ve aradna cehenneme yevmeizin lil kafiriyne arda;

O gün Cehennemi (keşfi şakk’dan sonra, bu müşahade için kafi olmayanlara) kafirlere (gerçeği reddeden perdelilere) öyle bir arz edişle sunmuşuzdur ki.

الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعاً
101-) Elleziyne kânet a'yünühüm fiy ğıtain an zikriy ve kânu la ye stetıy'une sem'a;
Onlar (o kafirler), benim zikrimde, gözleri perdeliydi (ölümü tatmadan sonra gördükleri bu gerçeği ifade eden açık ayetlerimi, tecellilerimi dünyada iken göremediler) … Dinleyip işitmeğe güçleri de yetmiyordu (görüp/OKUyup anlatanları dinlemeye/vahye güçleri de yoktu).

أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَن يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِن دُونِي أَوْلِيَاء إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلا
102-) Efe hasibelleziyne keferu en yettehızu ıbadiy min duniy evliya'* inna a'tedna cehenneme lilkafiriyne nüzüla;
Gerçeği örten bu kafirler beni bırakıp kullarımı veliy edineceklerini mi sandılar?... Biz Cehennemi (birimsellik, madde, fitne yaşamını) kafirler için bir konak olarak hazırladık.

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالا
103-) Kul hel nünebbiuküm Bil ahseriyne a'mala;
De ki: “Ameller itibarıyla en hüsrana uğrayanları (B sırrınca) size haber vereyim mi?”.

الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً
104-) Elleziyne dalle sa'yühüm fiyl hayatid dünya ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun'a;
Onlar ki (şirk ehli), dünya hayatında tüm sa’yleri/çalışmaları boşa giden kimselerdir… Oysa onlar güzel amel yaptıklarını sanıyorlardı.

أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْناً

105-) Ülaikelleziyne keferu Bi ayati Rabbihim ve LıkaiHİ fehabitat a'malühüm fela nukıymu lehüm yevmel kıyameti vezna;

İşte bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na LIKA’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı B sırrınca) küfr (inkar) eden (Rableri ile ikiliğe düşenler);bu nedenle amelleri boşa giden kimselerdir… Artık onlar için kıyamet günü hiç bir ölçü ikame etmeyiz (tartılacak amelleri yok).

ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُواً
106-) Zâlike cezauhüm cehennemü Bima keferu vettehazu ayatiy ve Rusuliy hüzüva;
İşte gerçeği örtüp kafir olmaları, ayetlerimi ve Rasûllerimi alaya almaları (arınmayı, kendilerini tanımayı reddetmeleri) dolayısıyla (B gerçeğince) onların cezası Cehennemdir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلا
107-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati kânet lehüm cennatül firdevsi nüzüla;
Muhakkak ki (hakıkatlerine) iman edip (arınıp) ve bunun gereği olarak salih amel işleyenlere gelince, onlara konak/konuk yeri olarak Firdevs Cennetleri vardır.

خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلا
108-) Halidiyne fiyha la yebğune anha hıvela;
Ebedi kalıcılardır orada… Oradan (hakıkat halinden) hiç çıkmak istemezler de.

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً
109-) Kul lev kânel bahru midâden likelimati Rabbiy lenefidel bahru kable en tenfede kelimatu Rabbiy velev ci'na Bi mislihi mededa;
De ki: “Eğer Rabbimin kelimeleri (manalar) için Deniz (sûretler mertebesi) mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden (sınırsız) önce elbette Deniz tükenirdi (sonsuz) … Ve eğer onun (o denizin) bir (Bi-) mislini daha getirsek (gene yetmezdi)”.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً
110-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya'mel amelen salihan ve la yüşrik Bi ibadeti Rabbihi ehada;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz bir beşerim, ancak (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?) … O halde kim Rabbine LIKA (kavuşma)’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı) umuyorsa salih (sünnete uygun, marifete mutabık) amel işlesin ve Rabbi’nin ibadetine (B sırrınca) birini ortak koşmasın”.

 




   19.MERYEM SÛRESİ   مريم

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

كهيعص
1-) Kâââf, Ha, Ya, Ayyynnn, Saaad;
Kâf, Ha, Ya, Ayn, Sad.

ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا
2-) Zikru rahmeti Rabbike abdeHU Zekeriyya;
 (Bu,) senin Rabbinin, kulu (na yani) Zekeriyya’ya rahmetinin zikridir.

إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيّاً
3-) İz nada Rabbehu nidaen hafiyya;
Hani o, Rabbine hafiy bir nidayla nida etti.

قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً
4-) Kale Rabbi inniy vehenel azmü minniy veştealerre'sü şeyben ve lem ekün Bi duaike Rabbi şakıyya;
Dedi ki: “Rabbim!.. Muhakkak ki kemiğim (in yapısı) zayıfladı/ (işe) gevşedi benden, başım saçın ağarıp beyazlaması itibarıyla tutuştu/aklaştı... Rabbim!.. Senin duan ile (B sırrınca) hiç şakıy (bedbaht) olmadım”.

وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً فَهَبْ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً

5-) Ve inniy hıftül mevaliye min veraiy ve kânetimraetiy akıren feheb liy min ledünKE Veliyya;

“Muhakkak ki ben, arkamdan (gelecek, din işinde yerime geçecek) mevaliy (mevlalar, dostlar, yakınlar)’den korktum... Karım ise zaten kısır... O halde ledünnünden benim için bir veliy hibe et”.

يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيّاً
6-) Yerisüniy ve yerisü min ali Ya'kub* vec'alhü Rabbi radıyya;
 “Ki bana da varis olsun, Al-i Ya’kub’a da varis olsun... Rabbim onu radiyye (mardiyye) kıl”.

يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيّاً
7-) Ya Zekeriyya inna nübeşşiruke Bi ğulaminismuhu Yahya lem nec'al lehu min kablü semiyya;
“Ya Zekeriyya!.. Doğrusu biz seni kendisinin ismi Yahya olan bir (Bi-) oğlan ile müjdeliyoruz... (Yahya’dan) daha önce ona bir adaş da yapmadık (hiç kimseyi Yahya ismi ile isimlendirmedik)”.

قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيّاً
8-) Kale rabbi enna yekûnü liy ğulamun ve kânetimraetiy akıren ve kad belağtü minel kiberi ıtiyya;
 (Zekeriyya) dedi ki: “Rabbim, karım kısır ve ben de ihtiyarlıktan sınıra ulaşmış olduğum halde, benim nasıl bir oğlum olur?”.

قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً
9-) Kale kezâlik* kale Rabbüke huve aleyYE heyyinün ve kad halaktüke min kablü ve lem tekü şey'a;
“Orası öyledir (dediğin gibidir)” dedi (Rabbi)... (Ancak) Rabbin dedi ki: <O(nu yapmak), bana kolaydır... Sen (anılır herhangi) bir şey değilken (bundan) daha önce (insani hakikat olarak) seni halkettim>” dedi.

قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيّاً
10-) Kale Rabbic'al liy ayeten, kale ayetüke ella tükellimen Nase selâse leyalin seviyya;
 (Zekeriyya) dedi ki: “Rabbim!.. Bana bir ayet (alamet) ver”... (Rabbi) dedi ki: “Senin ayetin, kamil/sağlam olduğun halde insanlarla üç gece (üç gün) konuşmamandır”.

فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيّاً
11-) Feharece alâ kavmihi minel mihrabi feevha ileyhim en sebbihu bükreten ve aşiyya;
 (Zekeriyya) mihrab’dan (ma’bed, beyin) kavminin üzerine çıktı ve onlara: “Sabah-akşam tesbih edin” diye vahyetti/gizli konuştu/işaret etti.

يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيّاً
12-) Ya Yahya huzil Kitabe Bi kuvvetin, ve ateynahul hükme sabiyya;
 “Ya Yahya!.. Kitab’ı (Bi-) kuvvetle tut!”... Biz ona (Yahya’ya) hükm’ü (hikmeti) sabiy iken verdik.

وَحَنَاناً مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيّاً
13-) Ve hananen min ledünNA ve zekaten, ve kâne tekıyya;
Ve ledünnümüzden bir hanan (rahmet) ve bir zekat (temizlik) ta verdik... Ve (Yahya) takıyy (çok korunan) idi.

وَبَرّاً بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّاراً عَصِيّاً
14-) Ve berran Bi valideyhi ve lem yekün cebbaren asıyya;
 (Yahya) (Bi-) ana-babasına berr idi (iyi davranıyordu; ikisinin de hakkına riayet ediyordu), cebbar ve asi değildi.

وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيّاً
15-) Ve Selâmun aleyhi yevme vulide ve yevme yemutu ve yevme yüb'asü hayya;
Doğduğu gün, öldüğü gün (fena) ve Hayy olarak ba’solunacağı gün (baka) selam olsun ona.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَاناً شَرْقِيّاً
16-) Vezkür fiyl Kitabi Meryem* izintebezet min ehliha mekanen şarkıyya;
Kitab’ta Meryem’i de zikret... Hani o ehlinden (ailesinden uzaklaşıp) şarkıy bir mekan’a (doğu bir yere) çekilmişti.

فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَاباً فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً
17-) Fettehazet min dunihim hıcaben fe erselna ileyha ruhaNA fetemessele leha beşeran seviyya;
Onların (ehlinin) dunundan bir hicab edindi (aralarına perde edindi; onlardan kendini tecrid etti)... Ona ruhumuzu (ruh’ül kuds, cebrail) irsal ettik de Ona tam bir beşer olarak temessül etti.

قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيّاً
18-) Kalet inniy euzü Bir Rahmani minke in künte tekıyya;
 (Meryem) dedi ki: “Muhakkak ki ben, (B sırrıyla) Rahmana sığınırım senden... Eğer takıyy (çok korunan, tecerrüd eden) isen”.

قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَاماً زَكِيّاً
19-) Kale innema ene Rasûlü Rabbiki, li ehebe leki ğulamen zekiyya;
 (Ruh) dedi ki: “Ben yalnızca senin Rabbinin Rasûlüyüm!... Sana zekiyy (temiz) bir oğlan hibe edeyim için”.

قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيّاً
20-) Kalet enna yekûnü liy ğulamün ve lem yemsesniy beşerun ve lem ekü bağıyya;
 (Meryem) dedi ki: “Bana bir beşer dokunmadığı ve ben de bir bağıy (iffetsiz kadın) olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olur?”.

قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا وَكَانَ أَمْراً مَّقْضِيّاً
21-) Kale kezâlik* kale Rabbüki huve aleyye heyyin* ve linec'alehu ayeten linNasi ve rahmeten minna* ve kâne emren makdıyya;
“Orası öyle (dediğin gibidir)... (Ancak) Rabbin dedi ki: <O (nu yapmak), bana kolaydır... O’nu insanlar için bir ayet ve bizden bir rahmet kılalım diye... Hükmedilmiş bir emr (iş) idi” dedi (Ruh).

فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَاناً قَصِيّاً
22-) Fehamelethü fentebezet Bihi mekanen kasıyya;
 (Meryem) O’nu (ruh-ul kuds’ü, İsa’yı) yüklendi... O’nunla (B sırrınca) kasıyy (uzak) bir mekana (batı’ya) çekildi.

فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْياً مَّنسِيّاً
23-) Feecaehel mehadu ila ciz'ın nahleti, kalet ya leyteniy mittü kable hazâ ve küntü nesyen mensiyya;
Doğum sancısı onu hurma ağacı dalına doğru getirdi... “Keşke ben bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulup gitseydim” dedi.

فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيّاً
24-) Fenadaha min tahtiha ella tahzeniy kad ceale Rabbüki tahteki seriyya;
Onun (Meryem’in) tahtından (altından): “Mahzun olma, Rabbin senin alt tarafında bir seriyye (nehir, su arkı) oluşturdu” diye (Cebrail) nida etti.

وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيّاً
25-) Ve hüzziy ileyki Bi ciz'ın nahleti tüsakıt aleyki rutaben ceniyya;
 “O hurma ağacı dalını (B sırrınca) kendine doğru hazzet (salla, harekete geçir), üzerine olgun, taze hurma düşecektir”.

فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْناً فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْماً فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيّاً
26-) Feküliy veşrabiy ve karriy ‘ayna* feimma tereyinne minel beşeri ehaden fekuliy inniy nezertü lirRahmani savmen felen ükellimel yevme insiyya;
 “Artık ye, iç, gözün aydın olsun!... Eğer beşer’den birini görürsen: “Ben Rahman için bir oruç adadım; artık bugün insiy (insan cinsine ait biri) ile konuşmayacağım” de.

فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئاً فَرِيّاً
27-) Feetet Bihi kavmeha tahmilüh* kalu ya Meryemü lekad ci'ti şey'en feriyya;
 (Meryem) Onu (çocuğu) taşıyarak onunla (çocukla B sırrınca) kavmine geldi... Dediler ki: “Ya Meryem!... Andolsun sen feriyy (korkunç, tuhaf, görülmedik) bir şey ettin”.

يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيّاً
28-) Ya uhte Harune ma kâne ebukimrae sev'in ve ma kânet ümmüki beğıyya;
 “Ey Harun’un kızkardeşi!... Senin baban kötü bir kişi değildi... Senin anan da bağıy (iffetsiz kadın) değildi”.

فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيّاً
29-) Feeşaret ileyh* kalu keyfe nükellimü men kâne fiyl mehdi sabiyya;
Bu sebeple (Meryem) O’na (çocuğa) işaret etti (çocuğu gösterdi)... “Sabiy (çocuk) olarak mehd (beşik; beden)’de olan kimse ile nasıl konuşuruz?” dediler.

قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيّاً
30-) Kale inniy Abdullah* ataniyel Kitabe ve cealeniy Nebîyya;
 (Çocuk, İsa) dedi ki: “Şüphesiz Ben Abdullahım; (bu nedenle) bana Kitab verdi ve beni Nebî kıldı”.

وَجَعَلَنِي مُبَارَكاً أَيْنَ مَا كُنتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيّاً
31-) Ve cealeniy mübareken eyne ma küntü, ve evsaniy Bis Salati vez Zekati ma dümtü hayya;
“Ve nerde olursam oliyim beni mubarek kıldı... Hayy olduğum sürece salat’ı (namaz’ı) ve zekat’ı (B sırrınca)
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal