Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



ENBİYÂ SÛRESİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِه عَالِمِينَ
51-) Ve lekad ateyna İbrahiyme rüşdehu min kablü ve künna Bihi Alimiyn;
Andolsun ki biz İbrahim’e daha önceden (tefekkür ve akletmesinden önce) rüşdünü (haniflik, hüllet) verdik... Biz Onu (B sırrınca) Alimler idik.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ
52-) İz kale liebiyhi ve kavmihi ma hazihit temasiylülletiy entüm leha akifun;
Hani (İbrahim) babasına ve kavmine dedi ki: “Kendilerine ibadete kapandığınız bu heykeller de nedir?”.

قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءنَا لَهَا عَابِدِينَ
53-) Kalu vecedna abaena leha abidiyn;
Dediler ki: “Babalarımızı bunlara abidler (ibadet edenler, tapanlar) bulduk”.

قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

54-) Kale lekad küntüm entüm ve abaüküm fiy dalalin mübiyn;

 (İbrahim) dedi ki: “Andolsun ki siz de babalarınız da apaçık bir delalet içerisindesiniz”.

قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ
55-) Kalu eci'tena Bil Hakkı em ente minel laıbiyn;
Dediler ki: “Sen bize Bil-Hakk (Hakk olarak) mı geldin (gerçeği mi söylüyorsun) yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?”.

قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ
56-) Kale bel Rabbuküm Rabbüs Semavati vel Ardılleziy fetarehünne, ve ene alâ zâliküm mineş şahidiyn;
 (İbrahim) dedi ki: “Hayır!.. Sizin Rabbiniz Semavat’ın ve Arz’ın Rabbidir ki, onları (belli bir proğram ve sistemle) O (Fatır olan Rabbiniz) yaratmıştır... Ve ben buna şahidlerdenim”.

وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ
57-) Ve tAllahi le ekiydenne asnameküm ba'de en tüvellu müdbiriyn;
 “Tallahi (risalet kemalatına yemin?), siz arkanızı dönüp gittikten sonra, sizin putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım”.

فَجَعَلَهُمْ جُذَاذاً إِلَّا كَبِيراً لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ
58-) Fecealehüm cüzazen illâ kebiyren lehüm leallehüm ileyhi yerciun;
 (Nihayet İbrahim), belki O’na (?) rücu’ ederler diye, en büyükleri (?) dışında onları (putları) paramparça etti.

قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ

59-) Kalu men feale hazâ Bi alihetina innehu le minez zalimiyn;

Dediler ki: “Bunu (Bi-) ilahlarımıza kim yaptı ise, muhakkak ki o zalimlerdendir”.

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ
60-) Kalu semi'na feten yezküruhüm yukalu lehu İbrahiym;
Dediler ki: “Bunları (putları) zikreden (ağzına alan; onların asla mevcud olmadıklarını, kudret ve kuvvetlerinin sözkonusu olamayacağını söyleyen), kendisine İbrahim denilen bir feta (genç, yiğit; fütüvvet sahibi) işitmiştik”.

قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ
61-) Kalu fe'tu Bihi alâ a'yüninNasi leallehüm yeşhedun;
Dediler ki: “Onu (B sırrınca) nas’ın (halkın, insanların) gözleri önüne getirin ki, şahidlik yapsınlar”.

قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ
62-) Kalu eente fealte hazâ Bialihetina ya İbrahiym;
Dediler ki: “(Bi-) ilahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?”.

قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ
63-) Kale bel fealehu, kebiyruhüm hazâ fes'eluhüm in kânu yentıkun;
 (İbrahim) dedi ki: “Hayır!.. Onların şu büyükleri yapmıştır onu... Onlara (putlara) sorun, eğer nutkediyorlar (konuşabiliyorlar; kendi kudretleri var) ise!”.

فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ
64-) Feraceu ila enfüsihim fekalu inneküm entümüzzalimun;
Bunun üzerine enfüslerine rücu’ ettiler de: “Muhakkak ki siz, evet siz zalimlersiniz” dediler (kendilerine).

ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ

65-) Sümme nükisu alâ ruusihim* lekad alimte ma haülai yentıkun;

Sonra kafaları üzere baş aşağı oldular (kendi hazır hallerinden alt üst oldular)... “Andolsun sen (özünden gelen bir şekilde) bildin ki bunlar nutketmezler (varlıkları sözkonusu değil)” (dediler).

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئاً وَلَا يَضُرُّكُمْ
66-) Kale efeta'budune min dunillahi ma la yenfeuküm şey’en ve la yedurruküm;
 (İbrahim) dedi ki: “Allah’ı (hakikatınızı) bırakıp, size hiçbir fayda sağlamayan ve size zarar da veremeyen şeylere mi tapınıp kulluk yapıyorsunuz?”.

أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
67-) Üffin leküm ve lima ta'budune min dunillah* efela ta'kılun;
”Üff size ve sizin Allah’dan gayrı taptıklarınıza!.. Akletmiyormusunuz?”.

قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ
68-) Kalu harrikuhu vensuru aliheteküm in küntüm faıliyn;
Dediler ki: “Onu (ibrahim’i) ateşle (aşk ateşiyle) yakın da ilahlarınıza yardım edin... Eğer bir şey yapıcılar iseniz (bunu yapın)”.

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْداً وَسَلَاماً عَلَى إِبْرَاهِيمَ
69-) Kulna ya naru kûniy berden ve selâmen alâ İbrahiym;
Dedik: “Ey Nar!.. İbrahim’e serin ve selam (selamet) ol!”.

وَأَرَادُوا بِهِ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ
70-) Ve eradu Bihi keyden fecealnahümül ahseriyn;
Ona (B sırrınca) bir tuzak irade ettiler de biz onları en hüsrana uğrayanlar kıldık.

وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطاً إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ
71-) Ve necceynahu ve Lutan ilel Ardılletiy barekna fiyha lil alemiyn;
Biz Onu (İbrahiym’i) da Lut’u da, alemler (istidatlı insanlar) için bereketlendirdiğimiz o Arz’a (kavuşturup) kurtardık.

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلّاً جَعَلْنَا صَالِحِينَ

72-) Ve vehebna lehu İshak* ve Ya'kube nafileten, ve küllen cealna salihıyn;

Ve biz Ona İshak’ı hibe ettik, nafileden de Ya’kub’u verdik... Hepsini salihler kıldık.

وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ
73-) Ve cealnahüm eimmeten yehdune Bi emriNA ve evhayna ileyhim fi'lel hayrati ve ikamas Salati ve iytaez Zekati, ve kânu lena abidiyn;
Onları (Bi-) emrimizle hidayet eden imamlar kıldık... Ve onlara hayrat fi’li’ni (hayırlı işler yapmayı; arınıp kendini tanıma eylemini; vahdet deneyimini), namaz ikame etmeyi ve zekat vermeyi vahyettik... (Onlar) bize abidler idiler.

وَلُوطاً آتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَت تَّعْمَلُ الْخَبَائِثَ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ
74-) Ve Lutan ateynahu hukmen ve ılmen ve necceynahu minel karyetilletiy kânet ta'melül habais* innehüm kânu kavme sev'in fasikıyn;
Lut’a (gelince), Ona bir hüküm ve bir ilim verdik... O’nu habislik (pislik) leri işleyen o karye (o ülke; beden) den kurtardık... Muhakkak ki onlar fasık, kötü bir kavim idi.

وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
75-) Ve edhalnahu fiy rahmetiNA* innehu mines salihıyn;
O’nu rahmetimizin içine dahil ettik... Muhakkak ki O salihlerden idi.

وَنُوحاً إِذْ نَادَى مِن قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
76-) Ve Nuhan iz nada min kablü festecebna lehu fenecceynahu ve ehlehu minel kerbil azîym;
Ve Nuh (u da an)... Hani (Nuh) daha önce nida etmişti de Ona icabet etmiş; (böylece) Onu ve ehlini o aziym sıkıntıdan kurtarmıştık.

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
77-) Ve nesarnahu minel kavmilleziyne kezzebu Bi ayatiNA* innehüm kânu kavme sev'in fe ağraknahüm ecmeıy’n;
O’na, (B sırrınca) ayetlerimizi yalanlayan kavminden (gelenlere karşı) yardım etmiştik... Muhakkak ki onlar kötü bir kavim idi... Biz de onların hepsini birden suda (madde boyutunda) ğark edip boğduk.

وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ
78-) Ve Davude ve Süleymane iz yahkümani fiyl hars* iz nefeşet fiyhi ğanemül kavm* ve künna li hükmihim şahidiyn;
Davud ile Süleyman’ı da (an)... Hani o ikisi, o hers (ekin; ameller ve hasılaları) hakkında hüküm veriyorlardı... Hani kavmin koyunları (geceleyin) onun (ekinin) içinde (onları yemek, ifsad etmek için) yayılmıştı... Biz onların hükümlerinin şahidleri idik.

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلّاً آتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماً وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ
79-) Fefehhemnaha Süleyman* ve küllen ateyna hukmen ve ılma* ve sahharna mea Davudel cibale yüsebbıhne vettayr* ve künna faıliyn;
Biz onu Süleyman’a tefhim ettik (kavrattık)... Her birine bir hüküm ve bir ilim verdik... Davud’a da tesbih ediyor halde dağları ve kuş cinsini musahhar kıldık (boyun eğdirdik)... Failler biz idik.

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ
80-) Ve allemnahu san'ate lebusin leküm li tuhsıneküm min be'siküm* fehel entüm şakirun;
O’na (Davud’a), sizin için, be’sinizden (mücahade ve savaş sıkıntılarınızdan) sizi tahsin etsin (korusun) diye, lebus (giyecek, silah elbise, zırh; takva) yapma san’atını ta’lim ettik... İmdi siz şükrediyor musunuz?.

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ
81-) Ve li Süleymaner riyha asıfeten tecriy Bi emriHİ ilel Ardılletiy barekna fiyha* ve künna Bi külli şey'in alimiyn;
Süleyman’a da şiddetli esinti (heva-i nefs) halinde rüzgarı (musahhar kıldık; boyun eğdirdik)... O’nun (Süleyman’ın) (Bi-) emri ile, içinde bereketler kıldığımız Arz’a doğru akıp gider (di)... Biz her şeyin (B sırrınca) alimleriyiz.

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِين
82-) Ve mineş şeyatıyni men yeğusune lehu ve ya'melune amelen dune zâlik* ve künna lehüm hafizıyn;
O’nun (Süleyman) için dalgıçlık yapan (denizin dibine dalan) ve ondan başka iş de yapan şeytanlardan da (Süleyman’a musahhar kıldık)... Biz onların hafızları (koruyucuları) yız.

وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
83-) Ve Eyyube iz nada Rabbehu enniy messeniyeddurru ve ente Erhamur Rahımiyn;
Ve Eyyub (u da zikret)... Hani Rabbine: “Muhakak ki durr (hastalık, zayıflık) bana dokundu ve sen ErhamurRahımiynsin (her maniyi ortadan kaldıracak rahmet sahibisin; en merhametlisin)” diye nida etti.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
84-) Festecebna lehu fekeşefna ma Bihi min durrin ve ateynahu ehlehu ve mislehüm meahüm rahmeten min ındiNA ve zikra lil abidiyn;
Biz de ona icabet ettik (duasını kabul ettik) ve durr’dan (B sırrınca) ona olanı keşfettik (kaldırdık, açtık)... Ve dahi Ona, indimizden bir rahmet ve abidler (yakiyn gelene kadar gerekli çalışmaları yapanlar) için bir öğüt/hatırlatma olmak üzere, ehlini ve onlarla beraber onların mislini (kuvveler) de verdik.

وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ
85-) Ve İsmaıyle ve İdriyse ve Zel kifl* küllün mines sabiriyn;
İsmail, İdris ve Zülkifl (i de zikret)... Hepsi sabredenlerdendi.

وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ
86-) Ve edhalnahum fiy rahmetiNA* innehüm mines salihıyn;
Onları rahmetimizin içine dahil ettik... Muhakkak ki onlar salihlerden idiler.

وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
87-) Ve Zennuni iz zehebe muğadıben fezanne en len nakdire aleyhi fenada fiyz zulümati en la ilahe illâ ente subhaneKE inniy küntü minez zalimiyn;
Ve ZünNun (balık sahibi’ni, Yunus’u da zikret)... Hani gadaplanarak gitmiş ve kendisini (imtihan; balık karnı ile) sıkıştırmayacağımızı zannetmişti... Nihayet zulumatlar içinde: “Senden gayrı vücud yok; (ancak) seni tesbih ediyorum (başkaca varlığım yok)... Muhakkak ki ben (nefsine zulmeden) zalimlerden oldum” diye nida etti.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ
88-) Festecebna lehu, ve necceynahu minel ğamm* ve kezâlike nüncil mu’miniyn;
Biz de ona icabet ettik (duasını kabul ettik)... Kendisini ğamm’dan kurtardık... Mü’minleri (arınma çalışmaları yapanları) işte böyle kurtarırız.

وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْداً وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
89-) Ve Zekeriyya iz nada Rabbehu Rabbi la tezerniy ferden ve ente hayrul varisiyn;
Ve Zekeriyya (yı da zikret)... Hani: “Rabbim!.. Beni ferd olarak (hayatta tek başıma) bırakma!.. Sen varislerin en hayırlısısın” diye Rabbine nida etti.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباً وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ
90-) Festecebna lehu, ve vehebna lehu Yahya ve aslahna lehu zevceh* innehüm kânu yusariune fiyl hayrati ve yed'unena rağaben ve raheba* ve kânu leNA haşiıyn;
Biz de onun için icabet ettik (duasını kabul ettik), Ona Yahya’yı hibe ettik ve eşi’ni Onun için ıslah ettik (çocuk doğurmak için uygun hale getirdik)... Muhakkak ki onlar (Nebîler) hayrat’ta yarışırlar, rağbet ederek ve korkarak bize dua ederlerdi... Bizim için huşu edenler idiler.

وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ
91-) Velletiy ahsanet ferceha fenefahna fiyha min ruhıNA ve cealnaha vebneha ayeten lil alemiyn;
Ve o ferci (avret yeri) ni koruyan dişi kimseyi (Meryem’i de zikret)... Onun içinde/Ona ruhumuzdan nefhettik... Onu ve oğlunu alemler için bir ayet kıldık.

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
92-) İnne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdeten, ve ene Rabbuküm fa'budun;
Muhakkak ki bu (dua ve kıssaları anlatılan Nebîler ve ümmetler) tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir... Ben, sizin Rabbinizim!... O halde bana kulluk edin!.

وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ
93-) Ve tekattau emrehüm beynehüm* küllün ileyNA raciun;
 (Diyn bir iken) onlar aralarında işlerini paramparça ettiler... (Oysa) hepsi bize rücu’ edicilerdir.

فَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ
94-) Femen ya'mel minas salihati ve huve mu'minun fela küfrane lisa'yih* ve inna lehu kâtibun;
Kim mü’min olarak salihattan amel yaparsa, onun sa’yi için küfran yoktur (sa’yı meşkur’dur;
amelinin neticesi hasıl olmuştur)... Biz onun için katibleriz.

وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
95-) Ve haramün alâ karyetin ehleknaha ennehüm la yerciun;
Helak ettiğimiz bir karye üzerine (şu) haramdır; onlar (asıllarına) rücu’ edemezler.

حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ
96-) Hatta iza futihat ye'cucü ve me'cucü ve hüm min külli hadebin yensilun;
Nihayet Ye’cuc ve Me’cuc fetholunduğu (açıldığı, dağıldığı) vakit, her hadeb (yüksekçe yer) den hızlıca inerler onlar.

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ
97-) Vakterabel va'dül Hakku feiza hiye şahısatün ebsarulleziyne keferu* ya veylena kad künna fiy ğafletin min hazâ bel künna zalimiyn;
Hakk va’d (ölüm, vefat) yaklaştığında, bir de bakarsın ki kafir olanların basarları bir şahıstır (donup kalmıştır)... “Vay bize!.. Gerçekten biz bundan gaflette imişiz... Hayır, zalimler imişiz” (derler).

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

98-) İnneküm ve ma ta'budune min dunillahi hasabü cehennem* entüm leha varidun;

Muhakkak ki siz de, Allah’dan gayrı taptıklarınız da cehennem odunusunuz... Siz oraya varidlersiniz (gelicilersiniz, varıcılarsınız).

لَوْ كَانَ هَؤُلَاء آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ
99-) Lev kâne haülai aliheten ma vereduha* ve küllün fiyha halidun;
Eğer bunlar ilahlar olsalardı, oraya varid olmazlar (gelip girmezler) idi... Hepsi orada ebedi kalıcılardır.

لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
100-) Lehüm fiyha zefiyrun ve hüm fiyha la yesmeun;
Onlar için orada zefiyr (şiddetli-horultulu nefes veriş; çaresizce ah ediş) vardır ve onlar orada (Hakk’ı) işitmezler de.

إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ
101-) İnnelleziyne sebekat lehüm minnel hüsna, ülaike anha müb'adun;
Bizden kendilerine hüsna (güzellik, saadet) sebkatmiş (takdir edilmiş) olan kimselere gelince, işte onlar ondan (cehennem’den) uzaklaştırılmışlardır.

لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ
102-) La yesmeune hasiyseha* ve hüm fiy meştehet enfüsühüm halidun;
Onun (cehennem’in hareket) sesini işitmezler... Canlarının (nefslerinin) arzu ettiği şeyler içinde ebedilerdir.

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
103-) La yahzünühümül fezeul ekberu ve tetelakkahümül Melaiketü, hazâ yevmükümülleziy küntüm tuadun;
O en büyük korku (ölüm) onları mahzun etmez ve melekler onları (şöyle diyerek) karşılar: “İşte bu va’dolunduğunuz sizin gününüzdür”.

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْداً عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ

104-) Yevme natvis Semae ketayyis sicilli lilkütüb* kema bede'na evvele halkın nuıydüh* va'den aleyna* inna künna faıliyn;

O gün, Sema’yı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz... İlk yaratmağa başladığımız gibi onu iade ederiz (başka bir yaratış, ba’s)... Üzerimize bir va’ddır (bu)... Doğrusu biz failleriz.

قَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
105-) Ve lekad ketebna fiyz Zeburi min ba'diz Zikri ennel’ Arda yerisüha ıbadİYes salihun;
Andolsun ki Zikir’den sonra Zebur’da da yazdık ki: “Arz’a, Benim salih kullarım varis olur” (diye).

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغاً لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ
106-) İnne fiy hazâ le belağan likavmin abidiyn;
Muhakkak ki bunda, abidler (arınma-tanıma çalışmaları yapanlar) kavmi için elbette belağ (yeterli tebliğ) vardır.

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
107-) Ve ma erselnake illâ rahmeten lil alemiyn;
Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak irsal ettik (zahiri şirk, toptan helak dönemi bitti; istidadı müsayit olanlar da veliy olacak).

قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
108-) Kul innema yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* fehel entüm müslimun;
De ki: “Bana ancak şu vahyolunuyor: Sizin ilahınız ancak İlah-un Vahid’dir (Bir Tek Vücud’dur)... Siz müslimler (tam faniler) misiniz peki?”.

فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَى سَوَاء وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ
109-) Fein tevellev fekul azentüküm alâ seva'* ve in edriy ekariybün em baıydün ma tuadun;
 Eğer yüz çevirirler ise de ki: “Eşit olarak size ilan ettim/bildirdim (ilan ettiklerimin geçerliliği hepimize eşittir)... Size va’dolunan (korkutulduğunuz) şey yakın mıdır, uzak mıdır, bilmiyorum”.

إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ
110-) İnnehu ya'lemülcehre minel kavli ve ya’lemu ma tektümun;
 “Muhakkak ki O, kavl (söz; gen) den açığa vurduğunuzu da bilir, gizlemekte olduğunuzu da bilir”.

وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
111-) Ve in edriy leallehu fitnetün leküm ve metaun ila hıyn;
 “Bilmiyorum, belki de o (mühlet verilmesi) sizin için bir fitnedir ve muayyen bir süreye kadar bir meta’ (ni’metlendirme, faydalanma) dır”.

قَالَ رَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
112-) Kale Rabbıhküm Bil hakk* ve RabbunerRahmanul Müsteanu alâ ma tasıfun;
Dedi ki: “Rabbim, Bil-Hakk (Hakk olarak) hükmet!... Rabbimiz Rahman’dır, sizin vasıflamalarınız üzerine Müstean (yardımına, vasıflarına sığınılan) dır”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal