Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



  42.  ŞÛRÂ SÛRESİ   الشورى
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ
32-) Ve min ayatiHİl cevari fiyl bahri kel a'lam;
Deniz’de dağlar gibi akıp giden (gemi) ler de O’nun ayetlerindendir.
إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
33-) İn yeşe' yüskinirriyha feyazlelne revakide alâ zahrih* inne fiy zâlike le âyâtin likülli sabbarin şekûr;
Eğer dilerse, rüzgarı iskan eder (durdurur) de (rüzgarın gücü ile akıp gidenler, denizin) sırtının üzerinde (zahirde) durup kalırlar... Muhakkak ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için elbette ayetler vardır.
أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ
34-) Ev yubıkhünne Bima kesebu ve ya'fü an kesiyr;
Yahut kazandıkları ile (B sırrınca, kazandıkları olarak) onları helak eder... (Allah) bir çoğunu da affediyor.
وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ
35-) Ve ya'lemelleziyne yücadilune fiy ayatiNA* ma lehüm min mahıys;
Ta ki ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için bir mahıys (sığınak/kaçış yeri) bulunmadığını, bilsinler.
فَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
36-) Fema utiytüm min şey'in femetaul hayatid dünya* ve ma ındAllahi hayrun ve ebka lilleziyne amenu ve alâ Rabbihim yetevekkelun;
Size verilmiş olan şey’ler, dünya (en aşağı) hayatının (fani alemin, göresellik boyutunun) meta’sı (geçimliliği, faydası) dır... Allah indindekiler ise, iman edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ
37-) Velleziyne yectenibune kebairel ismi velfevahışe ve iza ma ğadıbuhüm yağfirun;
Ve günahın kebairinden (şirk, iftira) ve fevahiş (zina, şehvet)’den ictinab edenler içindir (o Allah indindekiler)... Ve gadaplandıkları vakit te onlar mağfiret ederler (örtüp bağışlarlar).
وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
38-) Velleziynestecabu liRabbihim ve ekamus Salate, ve emruhüm şura beynehüm* ve mimma razaknahüm yünfikun;
Ve onlar ki Rablerine icabet edip namazı ikame ettiler... İşleri, aralarında şura (teşavur, müşavere etme ile) olduğu halde... Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler.
وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنتَصِرُونَ
39-) Velleziyne iza esabehümülbağyü hüm yentesırun;
Ve onlar ki, kendilerine zulm/tecavüz isabet ettiğinde, onlar (zulmedenlere) galip gelirler (zillete boyun eğmezler, zulmetmezler).
وَجَزَاء سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
40-) Ve cezaü seyyietin seyyietün mislüha* femen ‘afa ve asleha feecruhu alellah* inneHU la yuhıbbuz zalimiyn;
Bir kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür... Kim affeder ve ıslah (sulh) yaparsa, onun ecri Allah’ın üzerinedir... Muhakkak ki O, zalimleri sevmez.
وَلَمَنِ انتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُوْلَئِكَ مَا عَلَيْهِم مِّن سَبِيلٍ
41-) Ve lemenintesare ba'de zulmihi feülaike ma aleyhim min sebiyl;
Kim de zulmünden (zulme uğramasından) sonra zalime karşı durur/galip gelir ise, işte onların aleyhine bir yol yoktur.
إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ
42-) İnnemes sebiylü alelleziyne yazlimunenNase ve yebğune fiyl Ardı Bi ğayril hakk* ülaike lehüm azâbün eliym;
Ancak insanlara zulmedenlerin ve Bi-gayrilHakk (haksız olarak) Arz’da azgınlık yapanların aleyhine yol vardır (cezalarını görürler)... İşte onlar için elim bir azab vardır.
وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
43-) Ve lemen sabere ve ğafere inne zâlike lemin azmil ümur;
Kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak ki bu, azm gerektiren/üzerinde durmaya değer işlerdendir.
وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن وَلِيٍّ مِّن بَعْدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ إِلَى مَرَدٍّ مِّن سَبِيلٍ
44-) Ve men yudlililahu fema lehu min Veliyyin min ba'diHİ, ve teraz zalimiyne lemma raevül azâbe yekulune hel ila mereddin min sebiyl;
Allah kimi saptırırsa, ondan sonra artık onun için bir veliy yoktur... Zalimleri, azabı gördüklerinde: “(Dünya’ya) geri dönecek bir yol var mı?” dediklerini görürsün.
وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِيٍّ وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُّقِيمٍ
45-) Ve terahüm yu'redune aleyha haşiıyne minez zülli yenzurune min tarfin hafiyy* ve kalelleziyne amenu innel hasiriynelleziyne hasiru enfüsehüm ve ehliyhim yevmel kıyameti, ela innez zalimiyne fiy azâbin mukıym;
Onları, zilletten huşu’ etmişler (baş eğip pusmuşlar), gizli gözle/bakışla bakıyor oldukları halde ona (ateşe) arzolunurlarken görürüsün... İman edenler dedi ki: “Muhakkak ki asıl husrana uğrayanlar şol kimselerdir ki, kıyamet günü nefslerini ve ehillerini (kuvvelerini) husrana uğratmışlardır... Dikkat edin!... Muhakkak ki zalimler mukıym (daimi) bir azab içindedirler”.
وَمَا كَانَ لَهُم مِّنْ أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن سَبِيلٍ
46-) Ve ma kâne lehüm min evliyae yensurunehüm min dunillah* ve men yudlilillahu fema lehu min sebiyl;
Onların Allah’dan başka kendilerine yardım edecek velileri de yoktur... Allah kimi saptırırsa (kendinden, sistem’den perdelerse), onun için artık bir yol yoktur.
اسْتَجِيبُوا لِرَبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ مَا لَكُم مِّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُم مِّن نَّكِيرٍ
47-) İstecıybu liRabbiküm min kabli en ye'tiye yevmün la meredde lehu minallah* ma leküm min melcein yevmeizin ve ma leküm min nekiyr;
Allah’dan (olan), reddolunması imkansız bir gün gelmezden önce Rabbinize icabet edin... O gün ne bir melce’ (sığınacak bir yeri) niz vardır, ne de bir nekiyr’iniz (inkar-red-tanımamanız) olur.
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الْإِنسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الْإِنسَانَ كَفُورٌ
48-) Fein a'redu fema erselnake aleyhim hafiyza* in aleyke illel belağ* ve inna iza ezâknel İnsane minNA rahmeten feriha Biha* ve in tusıbhüm seyyietün Bima kaddemet eydiyhim feinnel İnsane kefur;
Eğer yüz çevirirlerse, seni onlar üzerine bir hafiyz (koruyup kollayan, bekçi) irsal etmedik... Sana düşen ancak tebliğdir... Doğrusu biz insana bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla (B gerçeğince) ferahlar (sevinir; perdelenir?)... Eğer ellerinin takdim ettiği dolayısıyla (B gerçeğince) kendilerine bir kötülük isabet ederse, muhakkak ki insan kefur (çok nankör) dur (gene perdelenir?).
لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ إِنَاثاً وَيَهَبُ لِمَن يَشَاءُ الذُّكُورَ
49-) Lillahi Mülküs Semavati vel Ard* yahlüku ma yeşa'* yehebü limen yeşau inasen ve yehebü limen yeşaüz zükur;
Semavat’ın ve Arz’ın mülkü (onları kendi Esması ile yoktan yaradan) Allah’ındır... Dilediğini yaratır... Dilediğine dişiler hibe eder, dilediğine de erkekler hibe eder.
أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَاناً وَإِنَاثاً وَيَجْعَلُ مَن يَشَاءُ عَقِيماً إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
50-) Ev yüzevvicühüm zükranen ve inasa* ve yec'alü men yeşau akıyma* inneHU Aliymun Kadiyr;
Yahut onlara erkekler ve dişiler tezvic eder (çiftleştirir, eş yapar; ikisinden birden verir)... Dilediğini de akıym (kısır) kılar... Muhakkak ki O, Aliym’dir, Kadiyr’dir.
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
51-) Ve ma kâne libeşerin en yükellimehullahu illâ vahyen ev min veraiy hıcabin ev yursile Rasûlen feyuhıye Bi iznihi ma yeşa'* inneHU Aliyyün Hakiym;
Bir beşer (yeryüzü insanı) için Allah’ın kendisiyle konuşması olacak şey (mümkün) değildir... Ancak vahyen (mi’rac’da Hz.Rasûlullah’a olduğu gibi vasıtasız), yahut hicab (perde) arkasından (Hz.Musa’ya olduğu gibi), ya da bir Rasûl (melek) irsal edip Bi-iznihi (izniyle) dilediğini vahyetmesi (ilham etmesi gibi) müstesna... Muhakkak ki O, Aliyy’dir, Hakiym’dir.
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُوراً نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
52-) Ve kezâlike evhayna ileyke ruhan min emriNA* ma künte tedriy melKitabu ve lel iymanü ve lâkin cealnahu nuren nehdiy Bihi men neşau min ıbadiNA* ve inneke le tehdiy ila sıratın müstekıym;
Ve böylece sana emrimizden bir ruh (Can) vahyettik... (Yoksa) sen, Kitab (Sistem, Diyn) nedir, iman (ikan) nedir bilmezdin... Fakat biz O’nu (RUHu), kullarımızdan dilediğimize (B sırrınca) kendisiyle hidayet ettiğimiz bir NUR yaptık... Ve muhakkak ki sen de (nurumuzla) kesinlikle Sırat-ı Müstakıym’e hidayet edersin.
صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأمُور
53-) Sıratıllahilleziy leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ela ilAllahi tasıyrul ümur;
Semavat’ta ne var ve Arz’da ne varsa (hepsi) kendisinin olan Allah’ın Sıratı’dır (o sırat-ı müstakıym)... Dikkat edin, işler Allah’a döner!.

43.  ZUHRUF SÛRESİ    الزخرف
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
حم
1-) Haa, Miiiym;
Ha, Miym.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
2-) Vel Kitabil mübiyn;
O Kitab-ı Mubiyn’e yemin olsun ki,
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
3-) İnna cealnaHU Kur'ânen Arebiyyen lealleküm ta'kılun;
Doğrusu biz O’nu akletmeniz için Arapça bir Kur’an kıldık.
وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
4-) Ve inneHU fiy Ümmil Kitabi ledeyNA le Aliyyün Hakiym;
Muhakkak ki O, yanımızda/katımızda Ümmül Kitab’tadır, Aliyy’dir, Hakiym’dir.
أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً أَن كُنتُمْ قَوْماً مُّسْرِفِينَ
5-) Efenadribü ankümüz Zikre safhan en küntüm kavmen müsrifiyn;
Siz israf eden (zayi eden, haddi aşan) bir kavimsiniz diye Zikr’i sizden (sizi uyarmaktan) vaz mı geçelim?.
وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ
6-) Ve kem erselna min Nebîyyin fiyl evveliyn;
Öncekiler içinde de nice Nebîler irsal ettik (uyarsınlar diye).
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون
7-) Ve ma ye'tiyhim min Nebîyyin illâ kânu Bihi yestehziun;
Onlara bir Nebî geldiğinde, mutlaka onunla (B sırrınca) alay ederlerdi.
فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشاً وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ
8-) Feehlekna eşedde minhüm batşen ve meda meselül evveliyn;
Bu yüzden batş (güç, imkan) itibarıyla onlardan daha şiddetli olanları helak ettik... Öncekilerin meseli (ibret dolu hikayesi) mazi oldu (geçti).
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
9-) Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda le yekulünne halekahünnel Aziyzül Aliym;
Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Aziyz ve Alim olan yarattı” diyecekler.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُون
10-) Elleziy ceale lekümül Arda mehden ve ceale leküm fiyha sübülen lealleküm tehtedun;
O ki, Arz’ı sizin için bir mehd (beşik) kıldı ve doğru yolu bulasınız diye orada sizin için yollar oluşturdu.
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتاً كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
11-) Velleziy nezzele mines Semai maen Bi kader* feenşerna Bihi beldeten meyta* kezalike tuhrecun;
O ki, Sema’dan bir (Bi-) kader (ölçü, miktar) ile bir su indirdi... Onunla (B sırrınca) ölü bir beldeyi inşar ettik (dirilttik)... Böylece (kabirlerden) çıkarılırsınız.
وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ
12-) Velleziy halekal ezvace külleha ve ceale leküm minel fülki vel en'ami ma terkebun;
O ki, bütün çift/eşleri yarattı ve sizin için gemilerden ve en’am (mismil nefsler, hayvanlar?) dan bindiğiniz şeyleri oluşturdu.
لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
13-) Li testevu alâ zuhurihi sümme tezküru nı'mete Rabbiküm izesteveytüm aleyhi ve tekulu subhanelleziy sahhare lena hazâ ve ma künna lehu mukriniyn;
Ki, zahr’larına (sırtlarına, üzerlerine, zuhuruna) istiva edesiniz (oturup kurulasınız), sonra onun üzerine istiva ettiğinizde Rabbinizin ni’metini zikredesiniz ve: “Bunu bize musahhar kılan (itaata boyun eğdiren) Subhan’dır... (Yoksa) biz buna mukrin (zabt altına alan, hizmetimize yanaştıran; bir araya getirip maslahata vasıta yapan) değildik” diyesiniz.
وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ
14-) Ve inna ila Rabbina le münkalibun;
“Ve doğrusu biz (halden hale, tavırdan tavıra kalb olarak) Rabbimize inkılab olacağız (seferimizin nihayeti O’dur)”.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءاً إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ
15-) Ve cealu leHU min ıbadiHİ cüz'a* innel İnsane lekefurun mübiyn;
O’na, O’nun kullarından bir cüz kıldılar (çocuk isnad ettiler; O’nda tecezzi kabul ettiler)... Muhakkak ki insan apaçık bir kefur (gerçeği örtücü, nankör) dur.
أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ
16-) Emittehaze mimma yahlüku benatin ve asfaküm Bil beniyn;
Yoksa (Allah) yarattıklarından kızlar edindi ve (Bi-) oğlanlar ile sizi mi seçti (oğlanları size mi tercih etti) ?.
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدّاً وَهُوَ كَظِيمٌ
17-) Ve iza büşşira ehadühüm Bima darebe lirRahmani meselen zalle vechuhu müsvedden ve hüve kezıym;
Onlardan biri Rahman’a mesel ettiği (Rahman’a nisbet ettiği kızlar) ile (B sırrınca) müjdelendiğinde, öfkeli/gamlı bir halde, vechi simsiyah gölge kesilir (yüzü simsiyah kesilir).
أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
18-) Evemen yüneşşeü fiyl hılyeti ve huve fiyl hısami ğayru mübiyn;
Yoksa süs içinde yetiştirilen ve tartışmada gayrı mubiyn’i (beyan gücü olmayanı) mı (Allah’a cüz-çocuk isnad ettiler) ?.
وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثاً أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ
19-) Ve cealül Melaiketelleziyne hüm ıbadur Rahmani inasa* eşehidu halkahüm* setüktebü şehadetühüm ve yüs'elun;
Ve onlar Rahman’ın kulları olan melaikeyi dişiler kıldılar... Onların yaratılışına şahid mi oldular (ki) ?... Onların (bu) şahadetleri yazılacak ve sual edilecekler (kabullerinden sorulacaklar).
وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
20-) Ve kalu lev şaerRahmanu ma abednahüm* ma lehüm Bi zâlike min ılm* in hüm illâ yahrusun;
Ve dediler ki: “Eğer Rahman dileseydi onlara kulluk yapmazdık”... Bununla ilgili (B sırrınca) onların bir ilmi (delilleri, yakinleri) yoktur... Onlar ancak tahmin üzere konuşup saçmalıyorlar.
أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِّن قَبْلِهِ فَهُم بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
21-) Em ateynahüm Kitaben min kablihi fehüm Bihi müstemsikûn;
Yoksa bundan önce onlara bir Kitab verdik de onlar (B sırrınca) Ona mı sarılıp tutunuyorlar.
لْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ
22-) Bel kalu inna vecedna abaena alâ ümmetin ve inna alâ asarihim mühtedun;
Bilakis, dediler ki: “Doğrusu biz babalarımızı/atalarımızı bir ümmet (diyn) üzere bulduk ve muhakkak ki biz onların eserleri (izleri, şartlanmaları, genleri) üzere doğru yolu bulanlarız”.
وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ
23-) Ve kezâlike ma erselna min kablike fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna vecedna abaena alâ ümmetin ve inna alâ asarihim muktedun;
Böylece senden önce hangi bir karye’ye (şehre) bir neziyr (uyarıcı) irsal ettiysek, oranın mutrafları (dünyevi-şehvani imkanların bolluğu ile şımaran, ni’metleri yerli yerinde kullanmayanlar’ı) şöyle dediler: “Doğrusu biz babalarımızı/atalarımızı bir ümmet (diyn) üzere bulduk ve muhakkak ki biz onların eserleri (izleri, şartlanmaları, genleri) üzere iktida edenleriz (uyanlarız)”.
قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ آبَاءكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
24-) Kale evelev ci'tüküm Bi ehda mimma vecedtüm aleyhi abaeküm* kalu inna Bima ürsiltüm Bihi kafirun;
(Hz.Rasûlullah) dedi ki: “Ya ben size, babalarınızı/atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğruyu/daha hidayet ediciyi (B sırrınca) getirmiş isem de mi?”... Dediler ki: “Doğrusu biz (B sırrıyla) kendisiyle irsal olunduğuna (B gerçeğince) kafirleriz”.
فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
25-) Fentekamna mihüm fenzur keyfe kâne akıbetül mükezzibiyn;
Bunun üzerine onlardan intikam aldık... Yalanlayanların akibeti nasıl oldu bir bak!.
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاء مِّمَّا تَعْبُدُونَ
26-) Ve iz kale İbrahiymü liebiyhi ve kavmihi inneniy beraün mimma ta'budun;
Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: “Muhakkak ki ben tapınıp kulluk yaptıklarınızdan beriyim”.
إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ
27-) İllelleziy fetareniy feinneHU seyehdiyn;
“Ancak beni (fıtraten) yaratan müstesna... Muhakkak ki O, bana hidayet (klavuzluk) edecektir”.
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
28-) Ve cealeha kelimeten bakıyeten fiy akıbihi leallehüm yerciun;
(İbrahim) onu (bu sözünü) belki rücu’ ederler diye kendinden sonra gelecekler içinde kelime-i bakıyye (kalıcı söz, baki mana) kıldı (haniflik genetik?).
بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى جَاءهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ
29-) bel metta'tü haülai ve abaehüm hatta caehümül Hakku ve Rasûlün mübiyn;
Doğrusu bunları ve onların babalarını/atalarını, kendilerine Hakk ve apaçık bir Rasûl gelinceye kadar faydalandırdım.
وَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
30-) Ve lemma caehümül Hakku kalu hazâ sıhrun ve inna Bihi kafirun;
Hakk onlara geldiğinde dediler ki: “Bu bir büyüdür... Muhakkak ki biz (Bi-) Onu kafirleriz”.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
31-) Ve kalu levla nüzzile hazel Kur’ânu alâ racülin minel karyeteyni azıym;
Ve dediler ki: “Bu Kur’an şu iki karye (şehir; Mekke-Medine)’den büyük bir adam üzerine indirilmeli değil miydi?”.
مْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضاً سُخْرِيّاً وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
32-) Ehüm yaksimune rahmete Rabbik* nahnu kasemna beynehüm meıyşetehüm fiyl hayatid dünya ve refa'na ba'dahüm fevka ba'dın derecatin li yettehıze ba'duhüm ba'dan suhriyya* ve rahmetü Rabbike hayrun mimma yecmeun;
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?... Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksım ettik... Bazısını bazısı üzerinde derecelerle ref’ettik ki bazısı bazısına boyun eğdirsin/emir altında tutsun... Rabbinin rahmeti, onların cem’ettikleri şeylerden daha hayırlıdır.
وَلَوْلَا أَن يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفاً مِّن فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
33-) Ve levla en yekûnen nasu ümmeten vahıdeten lecealna limen yekfüru BirRahmani li buyutihim sükufen min fiddatin ve mearice aleyha yazherun;
Eğer insanların tek bir ümmet olması (tek bir ümmet haline gelmeleri) olmasaydı, elbette Rahman’a (B gerçeğince) küfr edenler (o gerçeği reddedenler, hakikatlerinden kililtliler, nankörlük edenler) için evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinde zahir olacakları mi’raclar (yükseltici nesneler, asansörler) kılardık.
وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَاباً وَسُرُراً عَلَيْهَا يَتَّكِؤُونَ
34-) Ve libuyutihim ebvaben ve süruren aleyha yettekiun;
Evlerine kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları serirler (kılardık).
وَزُخْرُفاً وَإِن كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
35-) Ve zuhrufa* ve in küllü zâlike lemma metaul hayatid dünya* vel ahıretü ınde Rabbike lil müttekıyn;
Ve zuhruf (altın, altından süs eşyaları kılardık)... İşte bunların hepsi dünya hayatının meta’ından (faydasından, aletinden) başka bir şey değildir... Ahiret ise Rabbinin indinde muttekıyler içindir.
وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَاناً فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
36-) Ve men ya'şü an zikrir Rahmani nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn;
Kim (dünyevi şeylerle, maddi nesnelerle, nefsani haz ve şehvetlerle, diyn hobiciliği ile) Rahman’ın zikrinden a’ma olursa, ona bir şeytan (vehim, hayal) hazırlarız/takdir ederiz... O (şeytan?), ona bir kariyn (yakın arkadaş?)’dir.
وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
37-) Ve innehüm leyesuddunehüm anissebiyli ve yahsebune ennehüm mühtedun;
Muhakkak ki bunlar (şeytanlar) onları yoldan (İslam’dan; arınma, fena, tefekkür, ilim’den) alakoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal