Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



50. KAF SÛRESİ    ق

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ
1-) Kaaaf* vel Kur'ânil Meciyd;
Kaf!...Kur’an-ı Meciyd’e (şanlı, üstün, ikincilenemez şu Kur’an’a) kasem ederim ki,

“Kaaaf” hakkında bir açıklama...

Başta Abdullah İ. Abbas r.a. olmak üzere bazı sahabe ve alimlerin sözleri:

“Kaf, Allah’ın isimlerindendir”

“Kaf, Kur’an’ın isimlerindendir”

“Kaf, Hz.Muhammed’in kalbi’dir”

“Allah’u Teala şu Arz’ın arkasından (Arz’ı kapsayan) bir bahr-ı muhıyt yaratmıştır, sonra onun arkasından da <Kaf> denilen bir dağ (Kaf Dağı?) yaratmıştır ki dünya seması (?) onun üzerinde dalgalanır!!!”.

“Allah bir dağ yaratmıştır ki ona <Kaf> denilir (Kaf Dağı?)... Bu dağ alemi ıhata etmiştir ve onun kökleri/damarları Arz’ın üzerinde bulunduğu Kaya’ya (atom boyutuna) uzanır... Allah bir karyeyi zelzele etmek dilediğinde o dağa emreder de o karyeye giden kökü/damarı tahrik eder... Böylece (Allah) orayı zelzele eder ve hareketler...”.

Bu sembolik anlatım bizce hakkani mevcudiyeti, somut realiteyi anlatmaktadır... Kudreti ilahinin evrensel enerjiyi, onun atom boyutunu ve cismani varlıkları meydana getirişini ve her dem geçerli üzerlerindeki ilahi tesir ve tasarrufu dillendirmektedir...

Tasavvuf’ta “Kaf Dağı”nın arkasında “Anka” diye isimlenen, bazen “Zümrüt-ü Anka” da denilen kuştan bahsedilir ki O’na vasıl olmak için devlerle savaşmak ve “Kaf Dağı”nı aşmak gerekir?!...

Bu Dağ’ı, ZülKarneyn’in görüp konuştuğu da rivayet edilir ki, Kehif Sûresinde bahsedilen niteliklerine uygundur...

Dünya Seması (en yakın sema?) nın (bilinçlerin, veliler’in) üzerinde dalgalandığı/dayandığı “Kaf” ile işaret edilen O Dağ’ın ve Şanlı Kur’an’ın şefaatı ile ayetlerin kalan kısmının mealine devam edelim...

بَلْ عَجِبُوا أَن جَاءهُمْ مُنذِرٌ مِّنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ
2-) Bel acibu en caehüm munzirun minhüm fe kalel kafirune hazâ şey'un aciyb;
Bilakis kendilerinden bir uyarıcı onlara geldi diye şaştılar da o kafirler (gerçeği reddedenler) şöyle dedi: “Bu çok acaib/tuhaf/şaşılacak bir şey”.

أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ
3-) Eiza mitna ve künna turaba* zâlike rec'un baıyd;
“Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi (ba’solunacağız) ?... O, çok uzak (dönüşü mümkün olmayan) bir dönüştür”.

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِندَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ
4-) Kad alimna ma tenkusul Ardu minhüm* ve ındeNA Kitabun Hafiyz;
Arz’ın onlardan noksanlaştırdığı şeyi gerçekten bilmişizdir... Kitab-u Hafiyz (koruyup muhafaza eden kitab) indimizdedir.

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَّرِيجٍ
5-) Bel kezzebu Bil Hakkı lemma caehüm fehüm fiy emrin meriyc;
Hayır, onlara geldiğinde Hakk’ı (B sırrınca) yalanladılar... Onlar pek karışık/sıkıntılı bir iş içindedirler.

أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ
6-) Efelem yenzuru iles Semai fevkahüm keyfe beneynaha ve zeyyennaha ve ma leha min furuc;
Fevklerindeki Sema’ya bakmadılar mı (tefekkür etmediler mi) ki, onu nasıl bina ettik ve ziynetlendirdik... Onun hiçbir yarığı/çatlağı da yoktur.

وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
7-) Vel Arda medednaha ve elkayna fiyha revasiye ve enbetna fiyha min külli zevcin behiyc;
Arz’ı med ettik (uzatıp yaydık, genişlettik)... Ve onda sabit dağlar ilka ettik (attık, koyduk)... Ve orada her güzel çiftten inbat ettik (bitirdik, yetiştirip büyüttük).

تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ
8-) Tebsıraten ve zikra li külli abdin muniyb;
Muniyb (hakikatına dönen) her kula tebsıra (basiretini açmak, açıkça göstermek) ve zikra (öğüt, ibret, idrak) vermek için.

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُّبَارَكاً فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ
9-) Ve nezzelna mines Semai maen mubareken fe enbetna Bihi cennatin ve habbel hasıyd;
Sema’dan mübarek bir su indirdik de onunla (B sırrınca) cennetler (bahçeler) ve hasad edilen/biçilen taneler bitirdik.

وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَّهَا طَلْعٌ نَّضِيدٌ
10-) Ven nahle basikatin leha tal'un nadıyd;
(O su ile) yüksek/uzayıp giden/ağır yükler taşıyan hurma ağaçları da (bitirdik)... Üst üste binmiş/dizilmiş tomurcukları (salkım) vardır onların.

رِزْقاً لِّلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتاً كَذَلِكَ الْخُرُوجُ
11-) Rizkan lil ıbadi, ve ahyeyna Bihi beldeten meyta* kezâlikel huruc;
Kullara bir rızk olması için... Ve onunla (o suyla B sırrınca) ölü bir beldeyi dirilttik... İşte huruç (kabirlerden çıkış) böylecedir.

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ
12-) Kezzebet kablehüm kavmu Nuhın ve Ashabur Ressi ve Semud;
Onlardan önce Nuh’un kavmi, Ress (örülmemiş kuyu?) Ashabı ve Semud (Salih’in kavmi) da yalanladı.

وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ
13-) Ve ‘Adun ve fir'avnu ve ıhvanu Lut;
Ad, Fravun ve Lut’un kardeşleri de (yalanladı).

وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ
14-) Ve Ashabul’ Eyketi ve kavmu tubbe’* küllün kezzeber Rusule fehakka vaıyd;
Ashab-ı Eyke (orman halkı, Şuayıb a.s.ın kavmi) ve Tubba’ (Yemen hükümdarına verilen ad) kavmi de (yalanladı)... Hepsi Rasûlleri yalanladı da bu yüzden veıyd’im (tehdidim, duyurulan azabım) hak oldu.

أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ
15-) Efe ayiyna Bil halkıl evvel* bel hüm fiy lebsin min halkın cediyd;
Bil-Halk’ıl Evvel (ilk yaratmada) aciz mi kaldık/ilk yaratmadan dolayı yorulduk mu (daima ilk yaratma tamlığında değilmiyiz) ?... Hayır, onlar halk-ı cediyd’den (neş’etlerden, hep yeni yaratılış’tan) lebs (iltibas, karıştırma, mübhemlik, şüphe) içindeler.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
16-) Ve lekad halaknel İnsane ve na'lemu ma tuvesvisu Bihi nefsuh* ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd;
Andolsun ki insan’ı biz yarattık... Ona (B sırrınca, o olarak) nefsinin vesvese verdiği şeyi (beşeriyyet, varlık halini) biliriz... Biz ona, şah damarından daha yakınız.

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ
17-) İz yetelekkal mutelekkıyani anil yemiyni ve aniş şimali kaıyd;
Sağında ve solunda (olan) iki telakkı edici (alıcı-tesbit edici melek) telakkı (alıp tesbit) ettiklerinde,

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
18-) Ma yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakıybun atiyd;
(İnsan) bir söz lafz (telaffuz) etmeye dursun, illa onun yanında (yazmaya) hazır bir rakıyb (gözetleyici) vardır.

وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ
19-) Ve caet sekretul mevti Bil Hakk* zâlike ma kunte minhu tehiyd;
Ve Sekrat’ül Mevt (ölüm sarhoşluğu-dalgınlığı) Bil-Hakk (hakk olarak) gelmiştir... İşte bu senin kendisinden nefret ettiğin/kaçıp-kaçınıp durduğun şeydir.

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ
20-) Ve nufiha fiys Sur* zâlike yevmul vaıyd;
Sur’a (Sur’da) nefholunmuştur... İşte bu yevm’ül veiyd (uyarıldığınız gün)’dir.

وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ
21-) Ve caet küllü nefsin meaha saikun ve şehiyd;
Her nefs beraberinde bir sevk edici (melek) ve bir şahid (melek) ile gelmiştir.

لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ
22-) Lekad kunte fiy ğafletin min hazâ fekeşefna anke ğıtaeke febasarukel yevme hadiyd;
Andolsun (sen) bundan gaflet içinde idin... Senden perdeni (ölümden sonra gördüğün bu gerçeği anlatan ayetleri, o tecellileri görmenize mani nesneyi-beş duyuyu) keşfettik (açtık, kaldırdık; keşf-i şakk)... Bugün artık basar’ın (görme azan, görme kuvven; görüşün) pek keskindir.

وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ
23-) Ve kale kariynuhu hazâ ma ledeyye atiyd;
Onun kariyni (yakın arkadaşı, candan yoldaşı; vehim) dedi ki: “İşte benim yanımdaki hazır”.

أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ
24-) Elkıya fiy cehenneme külle keffarin aniyd;
(Allah sevkedici ve şahid meleklere emretti): “(Siz ikiniz) her inatçı keffarı (gerçeği reddedici, nankörü) atın Cehennem’in içine!”.

مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُّرِيبٍ
25-) Mennaın lil hayri mu'tedin muriyb;
“O hayrı (hakkani olanı) ziyadesiyle men’edeni, haddi aşanı, şüpheciyi”.

الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ
26-) Elleziy ceale meAllahi ilahen ahare feelkiyahu fiyl azâbiş şediyd;
“O ki Allah ile beraber başka (ikinci) bir ilah (varlık) oluşturdu... Artık atın onu şiddetli azabın içine”.

قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِن كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
27-) Kale kariynuhu Rabbena ma atğaytuhu ve lâkin kâne fiy dalalin baıyd;
Onun kariyni (candan arkadaşı) dedi ki: “Rabbimiz, onu ben tuğyan ettirmedim (azdırmadım), fakat o uzak bir sapkınlık içinde idi”.

قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ
28-) Kale la tahtasımu ledeyYE ve kad kaddemtu ileykum Bil vaıyd;
(Allah) buyurdu: “Huzurumda hasımlaşıp tartışmayın (huzurumda tartışma yoktur) !... Size (Bi-l) veiyd’i (uyarılması gerekeni) gerçekten (önceden) takdim etmiştim”.

مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ
29-) Ma yubeddelul kavlu ledeyYE ve ma ene Bi zallamin lil abiyd;
“Benim katımda kavl (Hakkani söz, hüküm) değiştirilmez... Ve ben kullara (Bi-) zulmedici değilim”.

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ
30-) Yevme nekulu li cehenneme helimtele'ti ve tekulu hel min meziyd;
Gün olur Cehennem’e: “Doldun mu?” deriz... (Cehennem de): “Daha var mı?”der (Cabbar, ayağını koyuncaya kadar?).

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ
31-) Ve uzlifetil cennetu lil müttekıyne ğayre baıyd;
Müttekıylere (korunanlara, kudret zahir olanlara) cennet yaklaştırılmıştır... Zaten uzak değildir.

هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ
32-) Hazâ ma tuadune li külli evvabin hafiyz;
Bu (cennet, Hakkani yaşam), her (korunmasını, temizliğini) muhafaza eden evvab (hakikatına rücu’ eden) için va’dolunduğunuzdur.

مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ وَجَاء بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ
33-) Men haşiyer Rahmane Bil ğaybi ve cae Bi kalbin muniyb;
Bil-Gayb (Gaybı olarak) Rahman’dan haşyet eden ve (hakikatına) dönen bir kalb ile (B sırrı gerçeğiyle) gelen kimse için.

ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ
34-) Udhuluha Bi Selâm* zâlike yevmul hulud;
 (Bi-) Selam (selamet) ile girin ona... İşte bu ebedilik günü’dür.

لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ
35-) Lehüm ma yeşaune fiyha ve ledeyNA meziyd;
Oranın içinde onlar için diledikleri herşey var... Katımızda ise ziyadesi/fazlası var.

وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُم بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِن مَّحِيصٍ
36-) Ve kem ehlekna kablehüm min karnin hüm eşeddu minhüm batşen fenakkabu fiyl bilad* hel min mahıys;
Onlardan önce nice karn (nesil) helak ettik ki onlar batş (güç, kudret; sahiplendiklerine sarılma) itibarıyla bunlardan daha şiddetli idiler... Bu yüzden beldelerde gezip tozdular... (Peki vehmi varlıklarını sürdürmek için) kaçıp sığınacak bir yer var mı?.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ
37-) İnne fiy zâlike le zikra limen kâne lehu kalbun ev elkas sem'a ve huve şehiyd;
Muhakkak ki bunda, bir kalbi olan yahut şahid olarak kulak veren (Hakkı işiten) kimse için elbette zikra (öğüt, ibret) vardır.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِن لُّغُوبٍ
38-) Ve lekad haleknes Semavati vel Arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin ve ma messena min luğub;
Andolsun ki Semavat’ı, Arz’ı ve ikisi arasında olanları altı gün içinde yarattık... Ve bize bir yorgunluk dokunmadı.

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
39-) Fasbir alâ ma yekulune ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike kable tuluış Şemsi ve kablel ğurub;
Onların dediklerine sabret... Güneş’in tulu’u’ndan (doğuşundan) önce de gurubundan (batışından) önce de Rabbinin (Bi-) hamdi (değerlendirişi, izharı) olarak tesbih et.

وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ
40-) Ve minel leyli fesebbıhhu ve edbares sucud;
Gece’nin ba’zında ve secdelerin (fenaların?) ardlarında da O’nu tesbih et!.

وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ
41-) Vestemı’ yevme yunadil munadi min mekanin kariyb;
Münadi (nida edip duyurucu) nin mekan-ı kariyb (yakın bir yer) den sesleneceği günü dinle!.

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ
42-) Yevme yesmeunes sayhate Bil Hakk* zâlike yevmul huruc;
Bil-Hak (Hakk olarak) o sayha’yı (korkunç sesi) işitecekleri gündür (o gün)... İşte o, (kabirlerden) çıkış günüdür.

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ
43-) İnna nahnu nuhyiy ve numiytu ve ileyNEl masıyr;
Muhakkak ki biz, evet biziz dirilten (var kılan, yaşatan), öldüren... Dönüş (ünüz) de bizedir.

يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعاً ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ
44-) Yevme teşakkakul Ardu anhüm siraa* zâlike haşrun aleyNA yesiyr;
O gün Arz (beden) onlardan süra’tlice yarılır (kopup ayrılır)... İşte bu bizim üzerimize kolay bir haşır’dır.

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ
45-) Nahnu a'lemu Bi ma yekulune ve ma ente aleyhim Bi cebbarin fe zekkir Bil Kur’âni men yehafu veıyd;
Biz onların neler söylediklerini (B sırrınca) daha iyi biliriz... Sen onlar üzerinde bir (Bi-) cebbar (zorba, zorla yaptırıcı) değilsin... Veiyd (tehdid)’imden korkanı (Bi-) Kur’an ile tezkir et (hatırlat, öğütle) !.

 51. ZÂRİYÂT SÛRES      الذارياتİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواً
1-) Vezzariyati zerva;
Andolsun o tozutup savuran (rüzgar?) lara.

فَالْحَامِلَاتِ وِقْراً
2-) Felhamilati vıkra;
O ağırlık (su; ilim) taşıyanlara (bulutlara, dalgalara).

فَالْجَارِيَاتِ يُسْراً
3-) Felcariyati yusra;
O kolayca akıp gidenlere (kendilerine amelleri kolaylaştırılanlara).

فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْراً
4-) Felmukassimati emra;
Emri taksim edenlere (muhtelif emirler indiren Cibriyl, Miykail,.. gibi semavi meleklere) ki;

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
5-) İnnema tuadune le sadık;
Vad’olunduğunuz (ba’s?) elbette sadıkdır (kesinlikle gerçektir-doğrudur).

وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ
6-) Ve inned diyne le vakı';
Ve muhakkak ki diyn (sistem; yaptığınızın karşılığına erme, hesab, ceza) mutlaka vaki (olan bir realite)’dir.

وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحُبُكِ
7-) Ves Semai zatil hubük;
Ve o hubük (dalgalar, güzel yollar?) sahibi Sema’ya kasem ederim ki,

إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
8-) İnnekum lefiy kavlin muhtelif;
Muhakkak ki siz muhtelif bir kavl (birbirini tutmayan, hatta zıt olan itikat ve talepler) içindesiniz (nasıl O Sema’nın yollarında yol alırsınız?).

يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
9-) Yu'fekü anhu men üfik;
(Vuslattan, Allah’dan) çevrilmiş kimse Ondan (Hz.Muhammed’den, Kur’an’dan) döndürülür.

قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ
10-) Kutilel harrasun;
Ölsün o (birbirini tutmayan sözler atan, itikadı bozuk) yalancılar.

الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
11-) Elleziyne hüm fiy ğamretin sahun;
Onlar ki bir ğamre (örten, kapatan nesne; gaflet; cehalet ve körlük) içinde sehveden (aldırışsızlıkla-önem vermeyerek terkeden gafil) lerdir.

يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ
12-) Yes'elune eyyane yevmud diyn;
“Diyn (ceza) Günü ne zamandır?” diye sorarlar.

يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
13-) Yevme hüm alen nari yuftenun;
O Gün onlar Nar üzerinde azab edilirler/denenirler (?).

ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
14-) Zuku fitnetekum* hazelleziy küntüm Bihi testa'cilun;
(Zebaniler der ki): “Fitnenizi/azabınızı tadın... İşte o (kendisini B sırrınca) acele istediğiniz bu idi”.

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
15-) İnnel muttekıyne fiy cennatin ve uyun;
Muhakkak ki muttekıyler Cennetler’de ve pınar/kaynaklardadırlar.

آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ
16-) Ahıziyne ma atahüm Rabbühüm* innehüm kânu kable zaâlike muhsiniyn;
Rablerinin kendilerine verdiğini alıcılar olarak (“Vermedi deme, alamadım de”)... Muhakkak ki onlar bundan önce muhsiynler idiler.

كَانُوا قَلِيلاً مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُون
17-) Kânu kaliylen minel leyli ma yehceun;
Geceden az bir bölümde uyurlar idi.

وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
18-) Ve Bil eshari hüm yestağfirun;
Seherlerde (gecenin ahirinde de B sırrıyla) onlar istiğfar ederlerdi.

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
19-) Ve fiy emvalihim hakkun lissaili vel mahrum;
Onların mallarında sail (talep eden) ve mahrum için bir hakk vardı.

وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
20-) Ve fiyl Ardı ayatun lilmukıniyn;
Mukıniyn (ikan sahipleri) için Arz’da (beden’de) ayetler vardır.

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
21-) Ve fiy enfüsiküm* efela tubsırun;
Nefslerinizde (de) !?... Hala görmüyor musunuz?.

وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
22-) Ve fiys Semai rizkuküm ve ma tuadun;
Rızkınız da, va’dolunduğunuz şey de Sema’dadır.

فَوَرَبِّ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
23-) FeveRabbis Semai vel Ardı innehu lehakkun misle ma ennekum tentıkun;
Sema’nın ve Arz’ın Rabbine kasem ederim ki, kesinlikle o (ayetler, rızk, va’dolunanlar), sizin nutketmeniz (konuşmanız) gibi (sizin konuşmanızın misli) bir hakk (gerçek) tır.

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
24-) Hel etake hadiysü dayfi İbrahiymel mükremiyn;
İbrahiym’in ikram olunmuş (şerefli kılınmış) konuklarının (Cibriyl ve Onunla beraber iki melek’in) haberi sana geldi mi?.

إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماً قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
25-) İz dehalu aleyhi fekalu Aelâma* kale Selâm* kavmun münkerun;
Hani Onun (İbrahiym’in) üzerine dahil olduklarında (yanına girdiklerinde): “Selam” dediler... (İbrahiym de): “Selam” dedi... “(Siz) münker (tanımadık) bir kavim (siniz; sizin Selam’ınız bile farklı?)”.

فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاء بِعِجْلٍ سَمِينٍ
26-) Ferağa ila ehlihi fecae Bi ıclin semiyn;
(İbrahiym de onlardan fariğ olup) ehline (ailesine) yöneldi de (B sırrıyla) semiz bir buzağı getirdi.

فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
27-) Fekarrebehu ileyhim kale ela te'kûlun;
Onu onlara yaklaştırıp: “Yemeyecek misiniz?” dedi.

فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
28-) Feevcese minhüm hıyfeten, kalu la tehaf* ve beşşeruhu Bi ğulamin aliym;
 (İbrahiym’in) onlardan (içine) bir korku düştü/hissetti... “Korkma” dediler ve Onu aliym bir oğlan ile (B sırrınca) müjdelediler.

فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
29-) Feakbeletimraetuhu fiy sarretin fesakket vecheha ve kalet acuzun akıym;
Bu yüzden (İbrahiym’in) karısı bir çığlık içinde ikbal etti (döndü) de (ellerini kendi) yüzüne vurdu/kapattı ve dedi ki: “(Ben) kısır bir kocakarı (yım?)”.

قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
30-) Kalu kezâliki, kale Rabbük* inneHU HUvel Hakiymul ‘Aliym;
 (İbrahiym’in misafiri melekler) dediler ki: “İşte (gerçek durum) böyle... (Bunun böyle olmasını) Rabbin dedi... Muhakkak ki O, Hakiym’dir, Aliym’dir”.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal