Sayfa: [1]
  Yazdır  
.



51. ZÂRİYÂT SÛRESİ    الذاريات

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
31-) Kale fema hatbukum eyyuhel murselun;
 (İbrahiym): “Ey mürseliyn (irsal olunanlar, Rasûller) !.. (Başka, asıl) işiniz nedir?” dedi.

قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
32-) Kalu inna ursilna ila kavmin mucrimiyn;
Dediler ki: “Doğrusu biz mücrim (suçlu) bir kavme irsal olunduk!”.

لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
33-) Linursile aleyhim hıcareten min tıyn;
“Üzerine tıyn (balçık)’den taşlar irsal edelim diye”.

مُسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ

34-) Musevvemeten ınde Rabbike lilmusrifiyn;

“Rabbinin indinde, israf edenler (zayi edenler, haddi aşanlar, müşrikler) için simalandırılmış/işaretlenmiş (taşlar)”.

فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
35-) Feahrecna men kâne fiyha minel mu’miniyn;
Biz de, mü’minlerden (tevhid ehlinden) orada (gadabı ilahinin indiği azab mahallinde) kim varsa (hepsini) çıkardık.

فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ

36-) Fema vecedna fiyha ğayre beytin minel müslimiyn;

Zaten orada bir ev’den (ehl-i beyt’ten; Lut’un ehlinden) başka müslimlerden bulamadık.

وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
37-) Ve terekna fiyha ayeten lilleziyne yehafunel azâbel eliym;
Ve orada o elim azabtan korkanlar için bir ayet (alamet) terkettik (arkaya bıraktık).

وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
38-) Ve fiy Musa iz erselnahu ila fir'avne Bi sultanin mübiyn;
Ve Musa’da da (ayetler var)... Hani Onu Fravun’a apaçık bir sultan (hüccet, karşı konulamaz delil) ile (B sırrıyla, apaçık bir delil olarak) irsal etmiştik.

فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
39-) Fetevella Bi rüknihi ve kale sahırun ev mecnun;
(Fravun) (Bi-) rüknü (tüm varlığı, erkanı, ordusu) ile yüz çevirdi ve dedi ki: “Bir büyücü yahut mecnun”.

فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
40-) Feehaznahu ve cunudehu fenebeznahüm fiyl yemmi ve huve muliym;
Bunun üzerine onu ve ordusunu yakaldık da onları yemm’e (denize) attık... O (Fravun kendini) levmedici olduğu halde (idi).

وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
41-) Ve fiy ‘Adin iz erselna aleyhimur riyhal akıym;
Ve Ad (Hud’un kavmi)’da da (ayetler var)... Hani onların üzerine o kısır (hayır ve bereketi olmayan, bilakis helak edici) rüzgarı (heva-i nefs) irsal etmiştik.

مَا تَذَرُ مِن شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
42-) Ma tezeru min şey'in etet aleyhi illâ cealethu kerremiym;
Üzerine geldiği hiçbir şeyi bırakmıyor, onu ramiym (çer-çöp, un-ufak, toprak, kül) gibi kılıyordu.

وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ
43-) Ve fiy Semude iz kıyle lehüm temetteu hatta hıyn;
Ve Semud (Salih’in kavmi)’da da (ayetler var)... Hani onlara: “Bir süreye kadar faydalanın” denilmişti.

فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
44-) Fe atev an emri Rabbihim feehazethümus saıkatu ve hüm yenzurun;
(Onlar ise) Rablerinin emrine itaattan çıktılar/haddi aştılar... Bunun üzerine onlar bakıp dururlarken kendilerini yıldırım yakalayıverdi.

فَمَا اسْتَطَاعُوا مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنتَصِرِينَ
45-) Femestetau min kıyamin ve ma kânu muntasıriyn;
Ne kıyam’a (ayağa kalkmaya) güçleri yetti ve ne de yardım gördüler/işin üstesinden gelebildiler.

وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ
46-) Ve kavme Nuhın min kabl* innehüm kânu kavmen fasikıyn;
Daha önce de Nuh kavmi (ni helak ettik)... Muhakkak ki onlar fasıklar (diyn’den çıkmışlar) kavmi idiler.

وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
47-) VesSemae beneynaha Bi eydin ve inna lemusiun;
Ve Sema’ya gelince, onu el (kudret ve kuvvetimiz, kuvvelerimiz) ile (B sırrınca kuvvelerimiz olarak) bina ettik ve muhakkak ki (çünkü) biz genişleticileriz.

وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
48-) Vel Arda feraşnaha fenı'mel mahidun;
Arz’ı da (enerji üzerine) döşedik... Ne güzel döşeyenleriz!.

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
49-) Ve min külli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun;
Herşeyden iki çift/iki eş yarattık... Belki tezekkür edersiniz (kendinizi tanırsınız; dengeleşir, bütünleşirsiniz) diye.

فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
50-) Fefirru ilellah* inniy leküm minhu neziyrun mübiyn;
(Bu izafiyet zuhurundan gene) Allah’a (vahdet’e) firar edin!... Muhakkak ki ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.

وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
51-) Ve la tec'alu meAllahi ilahen ahar* inniy leküm minhu neziyrun mübiyn;
Allah ile beraber başka bir ilah (vücud, müessir) oluşturmayın... Muhakkak ki ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.

كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
52-) Kezâlike ma etelleziyne min kablihim min Rasûlin illâ kalu sahırun ev mecnun;
İşte (gerçek durum) böyle... Onlardan öncekilere de (Allah’a, hakikatlarına çağıran) herhangi bir Rasûl geldiğinde, mutlaka: “Bir büyücü veya mecnun” dediler.

أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
53-) Etevasav Bih* belhüm kavmun tağun;
 (Aceba) bunu (B gerçeği ile, genetik olarak) birbirlerine tavsiye mi ettiler?!... Hayır, onlar tuğyan etmiş (genetik olarak azgın) bir kavimdir.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنتَ بِمَلُومٍ
54-) Fetevelle anhüm fema ente Bi melum;
Onlardan yüz çevir... Sen (bu yüzden) Bi-melum (levmedilecek, kınanacak) değilsin.

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
55-) Ve zekkir feinnez zikra tenfeul mu’miniyn;
Öğüt ver/hatırlat!... Muhakkak ki (Kur’an ile) öğüt mü’minlere fayda verir (arındırıp imanlarını artırır).

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
56-) Ve ma halaktül cinne vel inse illâ liya'budun;
Ben cinn’i ve ins’i ancak (sadece) beni tanıyıp kulluk/ibadet etsinler diye yarattım!.

مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
57-) Ma uriydü minhüm min rizkın ve ma uriydü en yut'ımun;
Ben onlardan bir rızk istemiyorum (onları rızk külfeti ile yaratmadım, rızkları bana aittir, hazırdır)... Beni doyurmalarını da istemiyorum (bu kadar kesin?).

إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
58-) İnnAllahe HUverRezzaku ZulKuvvetil Metiyn;
Muhakkak ki Allah, Rezzak’tır (rızıklandıranın ta kendisidir), Zül Kuvvet’il Metiyn’dir (Metiyn kuvvet sahibidir).

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

59-) Feinne lilleziyne zalemu zenuben misle zenubi ashabihim fela yesta'cilun;

Muhakkak ki zalim (müşrik) olanların, (kendilerinden önceki geçmiş) arkadaşlarının zenubu (günahı, payı) misli zenubları (günah-azab payları) vardır... Acele etmesinler.

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
60-) Feveylun lilleziyne keferu min yevmihimülleziy yuadun;
Kendilerine va’dolunan (uyarıldıkları) o günlerinin azabından dolayı veyl olsun o küfr (gerçeği red) edenlere.

52.  TÛR SÛRESİ         الطور

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

وَالطُّورِ

1-) Vet Tur;

Andolsun O Tur’a (İlahi Kelam’ın işitilip dinlendiği, vahyin indiği Tur dağına; beyn’e),

وَكِتَابٍ مَّسْطُورٍ
2-) Ve Kitabin mestur;
Satır satır yazılmış/dizilmiş kitab’a (Levh-i Mahfuz’a),

فِي رَقٍّ مَّنشُورٍ
3-) Fiy rakkın menşur;
Menşur (neşrolmuş, açılıp yayımlanmış) ince bir deri içinde (cildli kitab?),

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
4-) Vel Beytil Ma'mur;
Beyt-i Ma’mur’a,

Beyt-i Ma’mur (ma’mur ev) ne?...

Rivayet edilen hadis-i şerifler ile şöyle işaret edilir:

“Beyt-i Ma’mur, yedinci Sema’dadır... Her gün Ona yetmiş bin melek girer, O Saat’a (kıyamet’e) kadar da geri dönmezler”.

“Beyt- Ma’mur Sema’dadır... Ona <Durah> denilir... Beyt-i Haram’ın (Ka’benin) hizasında onun mislidir... Eğer düşecek olsa Onun (Ka’be’nin) üzerine düşer... Hergün Oraya yetmiş bin melek girer, bir daha dönmezler”.

“Sema’larda ve Arz’larda Allah’ın onbeş evi vardır: Yedisi Sema’larda, yedisi Arz’larda ve bir de Ka’be... Herbiri Ka’be’nin mukabilidir”.

Evet işaretler böyle... Nihayet şunları yazalım:

Hz.İbrahiym a.s. Mekke’deki Beyt-in yerini de önce Beyt-i Ma’mur’u keşfederek tesbit etmiştir!...

Birşeyin imarı, meleki yoğunlukla doğru orantılıdır!...

Sema’da, meleklerin Ka’besi olarak da tarif edilen Beyt-i Ma’mur/Durah, bir bakıma melaikenin öldüğü yerdir!...

Peki ya cami varlık, eşref-i mahlukat insan’da ne?... Onu eşrefi mahlukat yapan nesne ne ise o elbette?...

وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ
5-) Ves sakfil merfu';
Ref’olunmuş (herşey’in fevkıne yükseltilmiş) tavan’a,

وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ
6-) Vel bahril mescur;
Doldurulmuş/kızdırılıp kaynatılmış deniz’e ki,

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
7-) İnne azâbe Rabbike le vakı';
Muhakkak ki Rabbinin azabı elbette vaki’dir (olan bir gerçek, yadsınamaz bir olgudur).

مَا لَهُ مِن دَافِعٍ
8-) Ma lehu min dafi';
Onu def’edecek/reddedecek yoktur.

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاء مَوْراً
9-) Yevme temurus Semau mevra;
O gün Sema bir dalgalanışla dalgalanır (döne döne çalkalanır, gelir gider ki).

وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْراً
10-) Ve tesiyrul cibalu seyra;
Dağlar bir yürüyüşle yürür (ki).

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
11-) Feveylün yevmeizin lilmükezzibiyn;
O Gün o yalanlayanların vay haline!.

الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
12-) Elleziyne hüm fiy havdın yel'abun;
Ki onlar (o yalanlayanlar) daldıkları (hayali yaşam) içinde oynamaktadırlar.

يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعّاً
13-) Yevme yuda' (ğğ) une ila nari cehenneme da' (ğğ) a;
Cehennem Narı’na bir çekilişle çekilip sürüklenecekleri gün.

هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
14-) Hazihin narulletiy küntüm Biha tükezzibun;
“İşte bu, (B sırrınca) kendisini yalanlayıp durduğunuz o Nar” (denilir).

أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
15-) Efe sıhrun hazâ em entum la tubsırun;
“Bu bir büyü müdür yoksa siz mi görmüyorsunuz?”.

اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاء عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
16-) Islevha fasbiru ev la tasbiru* sevaun aleyküm* innema tüczevne ma küntüm ta'melun;
“Dalın/maruz kalın ona (ateşe)... Artık ister sabredin ister sabretmeyin... Size müsavidir (birdir)... Siz ancak yaptığınız şeyle cezalanırsınız”.

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ
17-) İnnel müttekıyne fiy cennatin ve na’ıym;
Muhakkak ki muttekıyler cennetler ve naim (ni’metler) içindedirler.

فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
18-) Fakihiyne Bima atahüm Rabbuhüm* ve vekahüm Rabbuhüm azâbel cahıym;
Rablerinin kendilerine (B sırrınca) verdiği ile fakihler (hoşnud, mutlu, lezzetlenmekte olanlar) olarak... Rableri, onları Cahıym (cehennem)’in azabından korumuştur.

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
19-) Külu veşrebu heniy’en Bima küntüm ta'melun;
“Yaptığınız amellere mukabil (B sırrınca) afiyetle yeyin, için”.

مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ
20-) Muttekiiyne alâ sururin masfufetin, ve zevvecnahüm Bi hurin ıyn;
 “Sıra sıra dizilmiş serirler üzerinde yaslananlar olarak”... Onları Hur-i Iyn (iri gözlü, gözlerinin beyazı çok beyaz, siyahı çok siyah beyaz tenli dişi eşler-huriler) ile (B sırrınca) tezvic ettik (çiftleştirdik, eşleştirdik).

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
21-) Velleziyne amenu vettebeathüm zurriyyetühüm Bi iymanin elhakna Bihim zurriyyetehüm ve ma eletnahüm min amelihim min şey'* küllümriin Bima kesebe rehiyn;
İman eden (saidler, muvahhidler, muhacir-ensar), zürriyyetleri de (Bi-) iman olarak (babalarının hak imanı ile) kendilerine tabi olanlar var ya, onlara zürriyyetlerini de (B sırrınca) ilhak ettik (kattık) ve onların amellerinden (derecelerinden) hiçbir şeyi de onlara eksiltmedik... Her kişi kazandığı/yaptığı ile (B sırrınca) bir rehiyndir.

وَأَمْدَدْنَاهُم بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
22-) Ve emdednahüm Bi fakihetin ve lahmin mimma yeştehun;
Onlara canlarının çektiği/temenni ettikleri meyva ve etten (B sırrınca) bol bol verdik.

يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْساً لَّا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ
23-) Yetenazeune fiyha ke'sen la lağvun fiyha ve la te'siym;
Orada, (onu içtiklerinden dolayı) içinde ne bir boş söz-saçmalama ve ne de günah kazanma olan bir kase çekiştirirler/kapışırlar.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَّكْنُونٌ
24-) Ve yetufu aleyhim ğılmanün lehüm keennehüm lü'lüün meknun;
Üstlerinde, onlar için/kendilerine ait ğılman tavaf edip dolaşır; ki sanki onlar korunmuş-saklı inci.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ
25-) Ve akbele ba'duhüm alâ ba'din yetesaelun;
Birbirlerine ikbal edip (dönüp-yönelip geçmiş hallerini) soruşurlar.

قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ
26-) Kalu inna künna kablu fiy ehlina müşfikıyn;
Dediler ki: “Doğrusu biz daha önce ehlimiz içinde (hata yapmamak için, korkudan) titreyenler idik”.

فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ
27-) FemennAllahu aleyna ve vekana azâbessemum;
“Allah bize menn (lutf) etti ve bizi Semum (insan bedeninin gözeneklerinden geçici dumansız ateş; cinni enerji yapı; mikrodalga radyasyon)’un azabından korudu”.

إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
28-) İnna künna min kablu ned'uh* inneHU HUvel Berrur Rahıym;
“Muhakkak ki biz bundan önce de (yalnız) O’nu çağırıyor (şirksiz dua-ibadet ediyor) idik... Muhakkak ki O, Berr (iyilik eden, kolaylık sağlayan)’dir, Rahıym’dir”.

فَذَكِّرْ فَمَا أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
29-) Fezekkir fema ente Bi nı'meti Rabbike Bi kahinin ve la mecnun;
(Rasûlüm) sen öğüt ver/hatırlat... Rabbinin ni’meti ile (B sırrınca Rabbinin ni’meti olarak) sen ne bir (Bi-) kahinsin ve ne de bir mecnun.

أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

30-) Em yekulune şaırun neterabbesu Bihi raybelmenun;

Yoksa: “Bir şairdir... Zamanın (ölümün) ızdırap veren musibetini (ölmesini) gözetiyoruz (Bi-) Onun” mu diyorlar.

قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
31-) Kul terebbesu feinniy meakum minelmuterabbisıyn;
De ki: “Gözetip bekleyin!.. Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim”.

أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُم بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
32-) Em te'muruhüm ahlamuhüm Bihazâ em hüm kavmun tağun;
Yoksa onlara (Bi-) bunu (inkarı, yalanlamayı) akılları mı emrediyor?... Yoksa onlar tuğyan eden (azgın) bir kavim mi?.

أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَل لَّا يُؤْمِنُونَ
33-) Em yekulune tekavveleh* bel la yu'minun;
Yoksa “O’nu takavvul ediyor (aslında olmayan şeyi söylemeye çalışıyor, uyduruyor)” mu diyorlar?... Hayır, onlar iman etmiyorlar.

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِن كَانُوا صَادِقِينَ
34-) Felye'tu Bi hadiysin mislihi in kânu sadikıyn;
Eğer doğru söyleyenler iseler (B sırrınca) onun misli bir söz getirsinler (Kur’an Hakk’dır, aslı olmayan bir söze benzemez).

أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
35-) Em huliku min ğayri şey'in em hümül halikun;
Yoksa onlar hiçbir şeysiz (bir varlık, bir öz, bir ana-baba; bir Rab, bir yaratan olmadan) mi yaratıldılar?... Yoksa onlar mı halikler (yaratanlar) ?.

أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَل لَّا يُوقِنُونَ
36-) Em haleküs Semavati vel Ard* bel la yukınun;
Yoksa Semavat’ı ve Arz’ı onlar mı yarattılar?... Hayır onlar ikan/yakiyn sahibi değildirler.

أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
37-) Em ındehüm hazainu Rabbike em hümülmusaytırun;
Yoksa Rabinin hazineleri (rızık, ilim,...) onların indinde mi?... Yoksa onlar mı musaytırler (musallat-egemen olan; levh-i mahfuzları üzere kontrol altında tutan) ?.

أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ
38-) Em lehüm süllemün yestemiune fiyh* felyeti müstemiuhüm Bi sultanin mübiyn;
Yoksa onların içinde (üzerinde yükselip ilahi sırları) dinledikleri bir süllem (merdiven)’i mi var?... (Eğer öyleyse) onların dinleyenleri apaçık bir (Bi-) sultan (karşı konulmaz delil) getirsinler.

أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
39-) Em lehül benatu ve lekümül benun;
Yoksa kız çocuklar O’nun da oğullar sizin mi?.

أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْراً فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
40-) Em tes'eluhüm ecren fehüm min mağremin müskalun;
Yoksa onlardan bir ecir (karşılık) istiyorsun da (haliyle) onlar borçtan ağır bir yük altına mı girmişler?.

أَمْ عِندَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
41-) Em ındehümül ğaybu fehüm yektubun;
Yoksa gayb onların indinde de (yaptıklarını) onlar mı yazıyorlar?.

أَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ
42-) Em yuriydune keyda* felleziyne keferu hümül mekiydun;
Yoksa tuzak kurmak mı diliyorlar?.. O kafir olanlar tuzağa düşenlerin ta kendileridir.

أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
43-) Em lehüm ilahun ğayrullah* subhanAllahi amma yüşrikûn;
Yoksa onların Allah’ın gayrı bir ilahları (müessirleri, yaratıcıları) mı var?.. Subhan’dır Allah, ortak koştuklarından!.

وَإِن يَرَوْا كِسْفاً مِّنَ السَّمَاءِ سَاقِطاً يَقُولُوا سَحَابٌ مَّرْكُومٌ
44-) Ve in yerav kisfen mines Semai sakıtan yekulu sehabün merkum;
Eğer Sema’dan düşen bir parça görseler: “Üst üste yığılmış bulutlar (dır)” derler.

فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ

45-) Fezerhüm hatta yulaku yevmehümülleziy fiyhi yus'akun;

Kendisinde bayıltılacakları (ölüm) günlerine kavuşuncaya/karşılaşıncaya kadar bırak onları.

يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
46-) Yevme la yuğniy anhüm keydühüm şey’en ve la hüm yunsarun;
O gün ne tuzakları onlardan bir şey savar ve ne de onlar yardım olunurlar.

وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَاباً دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
47-) Ve inne lilleziyne zalemu azâben dune zâlike ve lakinne ekserehüm la ya'lemun;
Muhakkak ki o zalim olanlar (müşrikler) için bundan gayrı/önce bir azab (?) vardır... Fakat onların ekseriyeti bilmezler.

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ
48-) Vasbir lihükmi Rabbike feinneke Bi a'yunina ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike hıyne tekum;
Rabbinin hükmüne sabret!... Muhakkak ki sen (B sırrınca) gözetimimizdesin... Kıyam ettiğinde Rabbinin hamdini (B sırrınca) tesbih et!.

وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ
49-) Ve minelleyli fesebbıhHU ve idbaren nücum;
Gece’den bir kısımda ve yıldızların ardlarında (Güneş doğduğunda?) da (Rabbinin hamdi olarak) O’nu tesbih et!.


53. NECM SÛRESİ    النجم

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
1-) Ven necmi iza heva;
Andolsun battığı vakit O Yıldız’a,

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
2-) Ma dalle sahıbuküm ve ma ğava;
Ki sahibiniz (arkadaşınız) ne (Zat’tan) saptı ne de şaştı/azdı (nefse düştü).

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
3-) Ve ma yentıku anil heva;
(O), hevasından (nefsinden, beşeriyyetinden) nutketmez (konuşmaz; Hakkani hitabtır; O’nun sünneti, sünnetullah’tır).

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

4-) İn huve illâ vahyun yuha;

O vahyolunan bir vahiyden başka değil.

عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
5-) Allemehu şediydulkuva;
Ona kuvveleri şiddetli olan (Cibriyl) ta’lim etti (Onu).

ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
6-) Zu mirretin, festeva;
(Cibriyl) Üst Akıl (Akl-ı küll) /sağlam güç sahibidir... Bu yüzden istiva etti (aynileşti).

وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى
7-) Ve huve Bil ufukıl a'la;
O, (Bi-) Ufuk’u A’la (da) olduğu halde.

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
8-) Sümme dena fetedella;
Sonra (Rabbine) yaklaştı (yükseldi), (akabinden) tedelli etti (aşağı indi; uruc’u sağlayan nüzül nurlarının inişi).

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
9-) Fekâne kabe kavseyni ev edna;
De böylece iki yay kadar veya Edna (daha da yakın) oldu (vahdet; rü’yet).

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

10-) Feevha ila abdiHİ ma evha;

Böylece kuluna vahyettiğini (vasıtasız) vahyetti.

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
11-) Ma kezebel fuadu ma rea;
Rü’yet ettiği şeyi fuad (kalb) yalanlamadı (HAKKın kendisi).

أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
12-) Efe tumarunehu alâ ma yera;
Rü’yet ettiği şey üzerine Onunla tartışıyor musunuz?.

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
13-) Ve lekad reahu nezleten uhra;
Andolsun ki Onu (Cibriyl’i) diğer bir inişte (inişinde, ikinci bir kere) daha gördü.

عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
14-) Inde SidretilMünteha;
Sidre-i Münteha (Nebîyi mürsel ve Melek-i Mukarrebun’un nihayet bulduğu yer) indinde.

عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
15-) Indeha Cennetül Me'va;
Cennet’ül Me’va (şehidlerin ruhlarının sığınağı) da Onun (Sidre-i Münteha’nın) yanındadır.

إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى
16-) İz yağşes sidrete ma yağşa;
O vakit Sidre’yi bürüyen/kaplayan (Nur) bürüyordu.

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
17-) Ma zağal basaru ve ma tağa;
Basar (göz?) ne (gayrına) kaydı ve ne de tuğyan etti (haddi aştı).

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
18-) Lekad rea min ayati Rabbihil kübra;
Andolsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden ba’zını gördü.

أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى
19-) Efe raeytümüllate vel uzza;
Gördünüz mü (bir düşünün) Lat’ı, Uzza’yı?.

وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى
20-) Ve menates salisetel uhra;
Ve diğer üçüncüleri Menat’ı (bunların bir gücü, bir tesiri var mı; böyle bir mi’rac yaşatabilirler mi?) ?.

أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنثَى
21-) Elekümüzzekeru ve lehül ünsa;
Erkek sizin, dişi O’nun mu (bu putlar, müşriklerce Allah’ın kızları kabul edilen meleklerin birer sembolüdür ve her put bir kabilenin özel ilahıdır) ?.

تِلْكَ إِذاً قِسْمَةٌ ضِيزَى
22-) Tilke izen kısmetun dıyza;
O takdirde bu insafsız/zalimce bir kismettir (pay, taksimdir).

إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَاءهُم مِّن رَّبِّهِمُ الْهُدَى
23-) İn hiye illâ esmaun semmeytumuha entum ve abaukum ma enzelAllahu Biha min sultan* in yettebiune illazzane ve ma tehvel enfüs* ve lekad caehüm min Rabbihimül hüda;
Onlar ancak sizin ve babalarınızın/atalarınızın isimlendirdiği, Allah’ın (B sırrınca) hiçbir sultan (varolduklarına dair hüccet, inkar edilemez delil) inzal etmediği (boş) isimlerden başka bir şey değildir... Onlar ancak zanna (yakiyn yok) ve nefislerin hoşlandığı şeye/hevalarına uyarlar... Andolsun ki kendilerine Rablerinden huda (hidayet, ilim) gelmiştir.

أَمْ لِلْإِنسَانِ مَا تَمَنَّى
24-) Em lil’ İnsani ma temenna;
Yoksa insana (nefsinin) temenni ettiği şey mi var (putları şefaatçı olsa, kurtaran bir tanrısı olsa) ?.

فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى
25-) FeLillahil ahıretu vel’ ula;
Son da ilk de/Ahiret te dünya da (sevap, şefaat ve keramet te; hidayet, inayet ve ma’rifet te) Allah’ındır (Allah’a ait özelliğin, Allah ahlakının açığa çıkması içindir) !.

وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئاً إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى
26-) Ve kem min melekin fiys Semavati la tuğniy şefaatuhüm şey'en illâ min ba'di en ye'zenAllahu li men yeşau ve yerda;
Semavat’ta (putları-kuvveleri nisbet ettiğiniz, Allah’a yaklaştırması için şefaatını zannettiğiniz) nice melek vardır ki, onların şefaatı hiçbir şey savmaz/hiçbir fayda vermez... Ancak Allah’ın dilediği ve razı olduğu (rıza makamındaki) kimse için izin vermesinden sonra olan hariç (Ta-Ha: 109?).

إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنثَى
27-) İnnelleziyne la yu'minune Bil ahıreti leyusemmunel Melaikete tesmiyetel ünsa;
Muhakkak ki Ahiret’e (kudret-bilinç boyutuna, evrenin gerçek yapısına B sırrıyla) iman etmeyenler, melekleri elbette dişi tesmiye eder/isimlendirir.

وَمَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً
28-) Ve ma lehüm Bihi min ‘ılm* in yettebiune illezzann* ve innezzanne la yuğniy minel Hakkı şey'a;
Oysa bu hususta onların (B sırrınca) bir ilmi (delilleri) yoktur... Onlar ancak zanna uyuyorlar... Muhakkak ki zann Hakk’dan bir şey ifade etmez/Hakk olan bir şeyin yerini tutmaz.

فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّى عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
29-) Fea'rıd an men tevella an zikriNA ve lem yurid illel hayated dünya;
Bizim zikrimizden vazgeçen (sırtını dönen) ve dünya hayatından başka birşey dilemeyenden yüz çevir.

ذَلِكَ مَبْلَغُهُم مِّنَ الْعِلْمِ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى
30-) Zâlike mebleğuhüm minel ‘ılm* inne Rabbeke HUve a'lemu Bi men dalle an sebiliHİ ve HUve a'lemu Bi menihteda;
İlim’den onların ulaşacağı yer (son nokta) işte budur (ki evrensellik, melaike hakkındaki itikatları böyle)... Muhakkak ki Rabbin, (B sırrınca) O daha iyi bilir yolundan sapanı... Ve (B sırrınca) O daha iyi bilir doğru yola ereni/hidayet üzere yürüyeni.
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal